Münafıklığın Görünmeyen Tehlikesi: Güzel Söz, Kapalı Kalp

3 Eylül 2021

Bir insanın güzel konuşması, ona güvenmemiz için yeterli mi? Söyledikleri içimizi rahatlatırken davranışlarını da aynı dikkatle görebiliyor muyuz?

Hepimiz anlaşılmak, sevilmek ve güvenmek isteriz. Karşımızda bize benzeyen kelimeler kullanan birini bulduğumuzda aramızdaki mesafenin hızla kapandığını hissedebiliriz.

Aynı inancı dile getirmesi, aynı değerlerden söz etmesi bize yakın gelebilir. Fakat yakınlık hissetmekle bir insanı tanımak aynı şey değildir.

Münafikun suresinin başındaki uyarı bizi tam burada durdurur. Dile getirilen doğru bir sözün arkasında gerçekten nasıl bir niyet bulunduğunu düşünmeye çağırır.

Soru: Beni etkileyen sözün, hayatta karşılığı var mı?

Bu soruyu insanlardan korkarak yaşamak için sormuyoruz. Güvenin yalnızca kulağa hoş gelen cümlelerle kurulamayacağını hatırlamak için soruyoruz.

Üstelik bakışımızı yalnız başkasına çevirmeyelim. Biz de güzel şeyler söyleyip aynı güzelliği davranışımıza taşımakta zorlanabiliriz.

O hâlde bu uyarının önünde birlikte duralım. Kimseye kolayca hüküm vermeden, kendi sözümüzün de hesabını düşünerek başlayalım.

Güzel sözün arkasındaki hayat

Münafıkların, elçinin Allah tarafından gönderildiğine tanıklık ettiklerini söylemeleri dışarıdan güçlü bir bağlılık ifadesi gibi görünür. Söyledikleri cümlenin doğru olması, söyleyişlerindeki içtenliği kendiliğinden kanıtlamaz.

Burada sözle onu taşıyan niyet arasındaki ayrımı görüyoruz. İnsan doğru bir cümleyi bile karşısındakinin güvenini kazanmak için kullanabilir.

Bu yüzden bir insanın inançla ilgili sözlerini duymak, onun bütün ilişkilerinde dürüst davrandığını bilmek anlamına gelmez. İbadetini görmek de başka bir insanın hakkını nasıl gözettiğini kendiliğinden göstermez.

Bir mal aldığımızı düşünelim. Bize sağlam olduğu söylenmiş, biz de bu söze güvenerek alışveriş yapmış olalım.

Üründe sorun çıktığında asıl ilişkinin başka bir tarafıyla karşılaşırız. Satıcı sorunu dinliyor mu, incelemeye açık mı, kendi sorumluluğunu gözetiyor mu?

Yoksa başta kullandığı bütün güzel sözlerden sonra bizi dinlemeden uzaklaştırmaya mı çalışıyor? Güven, böyle bir karşılaşmada da sınanır.

Elbette her arıza bir aldatma değildir. Fakat arızanın karşısında gösterilen dürüstlük veya kaçış, söylenen sözün ne kadar taşındığını anlamamıza yardım eder.

Güven, yalnız başlangıçtaki yakınlıkla değil, sorumluluk karşısındaki tavırla da kurulur.

Bir ortaklıkta da aynı dikkat gereklidir. Mali işleri üstlenen kişinin bunları yapacağını söylemesi önemlidir; yapılan işin açık ve takip edilebilir olması da önemlidir.

Vergilerin, ödemelerin veya ortak sorumlulukların yerine getirildiğini bilmek yalnızca şüphe meselesi değildir. Birlikte üstlenilmiş bir işin gereğidir.

İyi niyetimiz, sorumluluklarımızı görmezden gelmemize dönüşmesin. Birine güvenmek isterken onunla açık konuşmaktan vazgeçmeyelim.

Aynı şekilde kendimizden beklenen açıklığı da tehdit gibi görmeyelim. Sözümüz doğruysa yaptığımız işi anlatabilmekten ve sorulara cevap vermekten kaçınmayalım.

Yeminler hakikatin yerini tutar mı?

Surenin dikkat çektiği noktalardan biri, yeminlerin bir kalkan hâline getirilmesidir. İnsan bazen söylediğinin doğruluğunu göstermek yerine sözünün ağırlığıyla itirazı susturmaya çalışır.

Karşımızdaki kişi ısrarla teminat verdiğinde rahatlamak isteyebiliriz. Hele kullandığı kelimeler bizim için kutsal bir anlam taşıyorsa sorgulamayı ayıp görebiliriz.

Fakat bir yeminin duygumuz üzerindeki etkisiyle ortadaki davranışın doğruluğu aynı şey değildir. Sözün ne kadar güçlü söylendiğine bakarken neyi örttüğünü kaçırmayalım.

Soru: Bana güven vermek için söylenen söz, sormam gereken soruyu susturuyor mu?

Bu sorunun kendimizle ilgili tarafı da var. Yanlışımızı anlatmak yerine yemin ederek kendimizi tartışmanın dışında tutmaya mı çalışıyoruz?

Birinin hakkına girdiğimizde onu dinlemektense kendi iyi insan olduğumuzu mu tekrarlıyoruz? Karşımızdakinin yaşadığı zararı, kendimizi anlatan cümlelerle görünmez hâle mi getiriyoruz?

İçten bir açıklama, sorumluluğun yerine geçmemelidir. Bir yanlış yaptıysak onu düzeltmek için de hareket etmemiz gerekir.

Dinin kelimelerini kendi çıkarımızın koruyucusu yapmaktan sakınalım. İnanç, başkasının hakkını konuşmayı engelleyen bir perdeye dönüşmesin.

Bir iş yerinde çalışanların emeğini gözetmek gerekir. Dışarıda sergilediğimiz yardımseverlik, yakınımızdaki insanların hakkıyla ilgili sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

İnsanların bizi cömert tanıması güzel gelebilir. Ama bu görünüşün ardında kime ne borçlu olduğumuzu unutuyorsak kendimize dönüp bakmalıyız.

İyilik, yalnızca görünen yerde iyilik yapabilmek değildir. Yanımızda çalışan, bizimle yaşayan ve emeği hayatımıza karışan insanları da görebilmektir.

Uyarı karşısında kapanan kalp

İnsan bilmeden yanlış yapabilir. Bir sözüyle karşısındakini incittiğini anlamayabilir veya bir davranışının sonucunu yeterince göremeyebilir.

Bunu fark ettiğinde gösterdiği tavır çok şey anlatır. Dinlemeye mi yönelir, yoksa karşısındaki insanı suçlayarak kendini mi korur?

İçten bir özür, “Bunu bilmiyordum, seni incittiğimi şimdi görüyorum” diyebilmeyi gerektirebilir. Ardından aynı davranışı sürdürmemek için çaba gelir.

Bunun yerine “Buna mı alındın?” diyerek yaralanan kişiyi küçümsemek, konuyu çözmez. Yanlışa bir de onun duygusunu önemsiz saymayı ekler.

Soru: Uyarıldığımda anlamaya mı çalışıyorum, kendimi haklı çıkarmaya mı?

Bu soruyu sormak bizi rahatsız edebilir. Çünkü hepimiz kendimizi makul bir açıklamanın içinde görmek isteriz.

Fakat bildiğimiz bir yanlışta ısrar ettiğimizde, kendimize sunduğumuz açıklamalar kalbimizi daha da kapatabilir. Bir süre sonra duymamız gereken sözü baştan reddetmeye başlayabiliriz.

Münafikun suresindeki kalplerle ilgili uyarıyı kendimizden uzaklaştırmayalım. Hakikate kapalı hâle gelmekten sakınmak, kendi yanılma ihtimalimizi kabul etmeyi de gerektirir.

Bunun için öğrenmeye emek verelim. Kur'an'ı yalnızca sesini duyduğumuz bir metin olarak bırakmadan ne söylediğini anlamaya çalışalım.

Aceleyle geçmek yerine durup düşünelim. Bir ayetin davranışımızın hangi yerine dokunduğunu, hangi alışkanlığımızı sorguladığını soralım.

Günlük hayatımızdaki işler için gösterdiğimiz özeni hatırlayalım. Bir şeyi iyi yapmak istediğimizde ayrıntısına bakıyor, anlamadığımız yeri öğrenmeye çalışıyoruz.

İnancımızla ilgili konularda da aynı ciddiyete ihtiyacımız var. Bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri hiç incelemeden başkasına aktarmakla yetinmeyelim.

Bilmediğimiz yerde bunu söyleyebilmek de dürüstlüktür. Her soruya hazır cevap vermek zorunda olmadığımızı kabul edelim.

Görünüşten önce davranışı görmek

Surenin uyarısında dış görünüşün ve etkileyici sözlerin insanı yanıltabileceği hatırlatılır. Birinin duruşundan etkilenmek, iç dünyasının tamamını bildiğimiz anlamına gelmez.

Dışarıdan gördüğümüz rahatlıkla içeride yaşanan huzur da aynı şey değildir. Bir hayatın bize gösterilen kısmından bütününe ilişkin kesin hükümler çıkarmayalım.

Gösterişli bir ev veya dikkat çeken bir araç, o insanın ilişkilerini nasıl yaşadığını anlatmaz. Sosyal çevresinde beğenilmesi, kendi içinde ne taşıdığını bize bütünüyle göstermez.

Bu yüzden yalnız görünüşün peşinden gidersek yanlış bir ölçüyle kendimizi de başkasını da değerlendirebiliriz. Söylenenle yaşanan arasındaki ilişkiye daha çok dikkat etmeliyiz.

Bir insanın sözünü tutup tutmadığını görmek önemlidir. Kendisine yarar sağlamayan bir durumda da adil davranıp davranmadığını fark etmek önemlidir.

Küçük bir sorumluluğu nasıl taşıdığı, bize büyük iddialarından daha somut bir şey gösterebilir. Yanlışını kabul edip etmemesi de aynı şekilde önem taşır.

Yine de kimsenin kalbinin tamamını okuyamayız. Bir davranışa dikkat etmekle bir insanın bütün niyetini kesin olarak bildiğimizi sanmak arasındaki sınırı koruyalım.

Dikkatli olmak, herkese peşinen kötü niyet yüklemek değildir.

Kendi niyetimizi de ihmal etmeyelim. Bir araya geldiğimiz insanlara yalnızca işimizi büyütecek bir çevre olarak bakıyorsak bunu kendimize dürüstçe soralım.

Bir öğrenme ortamına gelirken gerçekten öğrenmek mi istiyoruz? Yoksa oradaki yakınlığı kendi hedefimize ulaşmak için mi kullanıyoruz?

İnsanlarla tanışmak veya iş yapmak tek başına kötü değildir. Fakat ortak inancın oluşturduğu güveni gizli bir çıkarın aracı hâline getirmek başka bir sorumluluktur.

Başlangıçtaki niyetimizi Allah'a açalım. Yaptığımız işin yalnız bize kazandırmasını değil, başkalarına da hayırlı olmasını isteyelim.

Bir işe doğru başlamak kadar onu doğru bitirebilmek için de yardım dileyelim. Kendi gücümüzü her koşulda yeterli görmeden Allah'a sığınalım.

Yanlışımızı gördüğümüzde bağışlanma istemekten utanmayalım. Kendimizi kusursuz göstermeye çalışmak yerine hatamızdan dönmenin yolunu arayalım.

Bunun gündelik hayatta çok somut bir tarafı vardır. Bir işin kurallarını konuşurken kendi tercihimizi herkes için zorunlu bir ölçü gibi sunmamalıyız.

Bir çalışan kendi isteğiyle daha erken gelmeyi seçebilir. Fakat bu seçimi, açıkça belirlenmiş şartların dışında başkalarını suçlamak için kullanması farklı bir şeydir.

Kendi yaptığını mutlak doğruluk sayıp yapmayanı küçümsemek, insanları gereksiz bir baskının içine sokabilir. Yetkimizin ve sözümüzün sınırını bilmek de dürüstlüğün bir parçasıdır.

Aynı özen, din adına konuşurken daha da gereklidir. Bildiğimiz bir hükümle kişisel alışkanlığımızı birbirine karıştırmayalım; kendi tercihimize uymayan herkesi inanç bakımından yargılamayalım.

Anlamak için sorulan sorulara öfkeyle karşılık vermek yerine konunun aslını birlikte inceleyebiliriz. Sormayı ayıp sayan bir ortam, insanların anlamadan tekrar etmesine yol açabilir.

Soru: İnsanların anlamasına mı yardım ediyorum, bana itiraz edememesini mi istiyorum?

Bu soru yalnızca bir başkasının yetkisini sorgulamaz. Kendi evimizde, kendi işimizde ve kendi yakınlarımızın arasında nasıl bir dil kurduğumuzu da önümüze getirir.

Söylediklerimizin dinlenmesini istiyorsak önce bizim de dinleyebilmemiz gerekir. Her farklı düşünceyi saygısızlık kabul ettiğimizde beraber öğrenmenin kapısını kendimiz kapatabiliriz.

Kendi hayatımızı düzeltme çabası ise sözümüze başka bir ağırlık kazandırır. İnsanlar yalnız ne anlattığımızı değil, bir güçlük karşısında nasıl durduğumuzu da görür.

İncittiğimizde özür dileyebilmemizi görürler. Bir çıkar karşısında başkasının hakkını bırakıp bırakmadığımızı, verdiğimiz söze ne kadar dikkat ettiğimizi fark ederler.

Bunların hepsinde kusursuz olmak iddiasında bulunmayalım. Fakat kusurumuzu bildiğimiz hâlde onu korumak için sürekli bir gerekçe üretmekten de sakınalım.

Dürüstlük, hiç yanılmadığımızı söylemekle başlamaz. Yanıldığımız yerde gerçekle karşılaşmayı göze almamızla güçlenir.

Bir insandan zarar gördüğümüzde onun davranışını inancın tamamıyla eşitlememeye de dikkat edelim. Bir kişinin güzel kelimeler kullanarak yanlış yapması, o kelimelerin taşıdığı sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Yanlışı açıkça görebilir, hakkımızı arayabilir ve kendimizi koruyabiliriz. Bunun yanında bütün insanlara kapalı, bütün yakınlıklardan kuşkulanan bir hayatın içine çekilmek zorunda değiliz.

Güvenmeyi yeniden öğrenirken acele etmeyelim. Sözleri davranışlarla birlikte değerlendirelim, ilişkideki açıklığa bakalım ve kendi sorumluluğumuzu da aynı ölçüyle taşıyalım.

Birinin görünüşünden bütün hayatını çıkaramadığımız gibi, yaşadığı bir zorluğu da hemen ahlaki bir hükme bağlamayalım. Bizim bilmediğimiz pek çok şey olabilir; dikkatimiz adaleti kaybetmemize yol açmasın.

Kendimize de başkasına da karşı daha ölçülü bir bakış geliştirebiliriz. Güzel söz duyduğumuzda sevinebilir, yine de o sözün gerektirdiği sorumluluğu unutmadan ilişki kurabiliriz.

Başlangıçta bir insanın güzel konuşmasına duyduğumuz hayranlığı düşündük. Şimdi aynı soruyu kendi sözümüzün önüne koyalım: Bizim anlattığımız güzellik, yakınımızdaki insanların hayatında da hissediliyor mu?

Bizimle çalışan, alışveriş yapan veya aynı evi paylaşan insanlar sözümüzün sorumluluğunu taşıdığımızı görebiliyor mu? Cevabı yalnız kendi hakkımızdaki kanaatimizle vermeyelim.

Bunu bugün küçük bir davranışla başlatabiliriz. Cevap vermekten kaçındığımız bir soruyu dinleyebilir, eksik bıraktığımız bir sorumluluğu tamamlayabilir veya birinin hakkındaki acele hükmümüzü yeniden düşünebiliriz. Kendimizi anlatmaya ayırdığımız dikkati, gerçekten nasıl yaşadığımızı görmeye de ayıralım. Böylece inancımızı taşıyan kelimeler bizi yalnız iyi görünmeye değil, daha dürüst davranmaya da çağırsın. İçimizde başlayan bu açıklık, ilişkilerimize de daha sağlam bir temel kazandırsın.

Allah'ım, bizi güzel sözün arkasına saklanan bir kalpten koru. Söylediğimiz doğruyu yaşayabilmeyi, uyarıldığımızda dinleyebilmeyi ve incittiğimiz yerde onarmaya yönelmeyi nasip et.

Sözümüz insanları bize yaklaştırırken davranışımız güvenlerini incitmesin; dilimizde taşıdığımız iyilik hayatımızda da yer bulsun.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir