Rûm Suresi’nin 36’dan 43’e kadar olan ayetleri bir bütün olarak okumak
Bismillahirrahmanirrahim.
Bugün Rûm Suresi’nin 36’dan 43’e kadar olan ayetlerini tek tek birbirinden kopararak değil, bir bütün olarak okumaya çalışalım.
Çünkü ilk baktığımızda sanki konular değişiyor gibi.
36’da nimet ve sıkıntı…
37’de rızık…
38’de yakınların, yoksulun ve yolda kalmışın hakkı…
39’da ribâ ve artış…
40’ta yaratılış, rızık, ölüm ve diriliş…
41’de fesat…
42’de geçmiş toplumların akıbeti…
43’te ise yüzümüzü dosdoğru dine çevirmek…
İlk bakışta ayrı ayrı konular.
Ama biraz dikkatli baktığımızda aslında tek bir soru etrafında dönüyor:
İnsan hayatındaki ölçüyü kaybederse ne olur ve tekrar nasıl doğru yöne döner?
- ayetten başlayalım.
Ayet, insana bir rahmet tattırıldığında sevindiğini; fakat kendi ellerinin öne gönderdikleri sebebiyle bir sıkıntıya uğradığında hemen ümitsizliğe düştüğünü söylüyor.
Buradaki ifade çok önemli:
“Qaddamet eydîhim.”
Yani:
“Ellerinin öne gönderdikleri.”
Bu ifade bana çok şey düşündürüyor.
Çünkü biz çoğu zaman yaptığımız bir davranışın o anda bittiğini zannediyoruz.
Bir söz söyledik.
Bitti.
Birine sert davrandık.
Bitti.
Çocuğumuzu kırdık.
Bitti.
Eşimize ağır bir söz söyledik.
Bitti.
Bir çalışana haksızlık yaptık.
Bitti.
Peki gerçekten bitiyor mu?
Belki de bitmiyor.
Belki onu öne gönderiyoruz.
Bugün söylediğimiz söz yarına gidiyor.
Bugünkü davranış ilişkiye gidiyor.
Bugün aldığımız karar geleceğimize gidiyor.
Bir baba çocuğuna sürekli:
“Sen beceremezsin.”
diyor.
Baba bunu söyledikten beş dakika sonra unutabilir.
Ama çocuk unutmayabilir.
Demek ki söz kaybolmadı.
Bir yere gönderildi.
Eşler arasında da aynı.
Bugün küçük gördüğümüz ilgisizlikler…
Dinlememek…
Sürekli eleştirmek…
Özür dilememek…
Bunlar kaybolmuyor.
Bir yere gidiyor.
O zaman 36. ayet bize şu soruyu sorduruyor:
Biz bugün geleceğimize ne gönderiyoruz?
Ama sonra 37. ayet geliyor.
Ve Allah bize rızkı genişletenin de ölçülü verenin de kendisi olduğunu hatırlatıyor.
Peki bunun bir önceki ayetle ilgisi ne?
Bence çok ilgisi var.
Çünkü insan nimete kavuştuğunda kolayca şöyle düşünmeye başlıyor:
“Ben yaptım.”
Ben kazandım.
Ben başardım.
Ben büyüttüm.
Sonra sıkıntı gelince de:
“Her şey bitti.”
diyor.
- ayet iki uç noktayı da düzeltiyor.
Bolluktayken:
Kendini mutlak sahip zannetme.
Darlıktayken:
Rızkın bütün kapılarının yalnız senin elinde olduğunu zannetme.
Bu çok önemli.
Çünkü insan:
“Ben kazandım.”
derse bir süre sonra şunu da söyleyebilir:
“O hâlde hepsi benim.”
İşte 38. ayet tam burada geliyor.
Yakına hakkını ver.
Yoksula hakkını ver.
Yolda kalmışa hakkını ver.
Dikkat edin:
Sadece:
“Yardım et.”
denmiyor.
“Hakkını ver.”
deniyor.
Bu çok farklı.
Çünkü yardım dediğimiz zaman insan kendisini veren, karşısındakini alan gibi görebilir.
Ama:
“Hakkını ver.”
denildiğinde mesele değişiyor.
Demek ki elimizdekinin tamamına:
“Benim.”
deyip geçemiyoruz.
Elimizdeki imkânların içinde başkalarının da hakları var.
Ve bunu sadece para olarak düşünmeyelim.
Eşimizin hakkı var.
Çocuğumuzun hakkı var.
Anne babamızın hakkı var.
Kardeşimizin hakkı var.
Çalışanımızın hakkı var.
Müşterimizin hakkı var.
Bir çocuğun hakkını sadece okul parasını ödeyerek vermiş oluyor muyuz?
Onu dinlemek de hakkı değil mi?
Vakit ayırmak?
Güven vermek?
Kendini değerli hissettirmek?
Bir eşe sadece evin masraflarını karşılamak yeterli mi?
Saygı?
Güzel söz?
İlgi?
Bunlar hak değil mi?
Bir çalışan yalnızca maaş aldığı için bütün haklarını almış sayılır mı?
Adaletli davranmak?
Verilen sözü tutmak?
Emeğini küçümsememek?
Bunlar da hakkın içinde değil mi?
Demek ki 38. ayet bizim hayatımıza hak kelimesini yerleştiriyor.
Sonra 39. ayet geliyor.
Ve bu defa bize çok önemli bir soru soruyor:
Her artış gerçekten kazanç mıdır?
İnsanların mallarında artsın diye verilen ribânın Allah katında artmadığını; Allah’ın rızası gözetilerek verilenin ise gerçek artış olduğunu söylüyor.
Burada kazanç anlayışımız değişiyor.
Biz genellikle rakama bakıyoruz.
Para arttıysa:
“Kazandım.”
diyoruz.
Ciro arttıysa:
“Büyüdük.”
diyoruz.
Mal çoğaldıysa:
“Zenginleştik.”
diyoruz.
Ama Kur’an bize:
“Her çoğalma gerçek artış değildir.”
diyor.
Bir insanın parası arttı ama huzuru azaldı.
Gerçekten zenginleşti mi?
Bir şirketin cirosu büyüdü ama insanların güvenini kaybetti.
Gerçekten büyüdü mü?
Bir tartışmada son sözü biz söyledik.
Karşı tarafı susturduk.
Tartışmayı kazandık.
Ama eşimizin gönlünü kaybettik.
Gerçekten kazandık mı?
Bir baba bağırdı ve çocuk sustu.
Baba:
“Bak, sözümü dinledi.”
dedi.
Ama çocuk artık ona hiçbir şey anlatmıyor.
Bu gerçekten başarı mı?
Demek ki 39. ayet bize şunu öğretiyor:
Kazancı sadece rakamla ölçmeyin.
Bazen bir şeyi kazanırken daha büyük bir şeyi kaybedebiliriz.
Ve 40. ayet geliyor.
Allah:
Sizi yaratan benim.
Size rızık veren benim.
Sizi öldürecek olan benim.
Sonra yeniden diriltecek olan benim.
diyor.
Şimdi 37, 38 ve 39’u düşünün.
Rızık konuştuk.
Hak konuştuk.
Kazanç konuştuk.
Sonra 40:
Bir dakika, sen hayatın sahibi değilsin.
İnsan bunu unutunca ölçü bozuluyor.
Mal bizim olabilir.
Ama sonsuza kadar burada değiliz.
Şirket bizim olabilir.
Ama sonsuza kadar başında değiliz.
Çocuklarımız var.
Ama onların sahibi değiliz.
Eşimiz bizim hayat arkadaşımız.
Ama onun sahibi değiliz.
Biz yaratmadık.
Biz hayat vermedik.
Biz ölümü durduramayız.
Biz yeniden diriltemeyiz.
O zaman insan neden kendini mutlak sahip gibi görüyor?
İşte 40. ayet bizi yerine oturtuyor.
Ve şimdi 41. ayet geliyor:
“Karada ve denizde fesat ortaya çıktı.”
Neden?
“İnsanların ellerinin kazandıkları sebebiyle.”
Buradaki kelime:
Kesebet.
Kazandıkları.
Şimdi 36’yı hatırlayın.
36:
Qaddamet.
Ellerinin öne gönderdikleri.
41:
Kesebet.
Ellerinin kazandıkları.
Aradaki 37, 38, 39 ve 40 da aslında bize şunu anlattı:
İnsan neyi yanlış gönderiyor olabilir?
Rızık anlayışı bozulabilir.
Hak anlayışı bozulabilir.
Kazanç anlayışı bozulabilir.
Sahiplik anlayışı bozulabilir.
Sonra ne oluyor?
Fesat görünür hâle geliyor.
Ayet:
“Zahara’l-fesad.”
diyor.
Ortaya çıktı.
Görünür oldu.
Bence burada çok önemli bir nokta var:
Bir problem, göründüğü gün başlamış olmayabilir.
Biz onu sadece o gün görmüş olabiliriz.
Bir evlilik bir sabah bozulmuyor.
Yıllardır gönderilen şeyler birikiyor.
Sonra bir gün görünür hâle geliyor.
Bir çocuk bir günde ailesinden uzaklaşmıyor.
Bir şeyler birikiyor.
Sonra bir gün:
“Bu çocuk neden bizimle konuşmuyor?”
diyoruz.
Bir şirkette güven bir günde kaybolmuyor.
Sözler tutulmuyor.
Haksızlıklar oluyor.
İnsanlar önemsenmiyor.
Bir süre sonra:
“Neden kimse sorumluluk almak istemiyor?”
diyoruz.
O zaman 41. ayetin karşısında şunu sormamız lazım:
Biz buraya ne gönderdik?
Rızkı nasıl gördük?
Hakları gözetiyor muyduk?
Neyi kazanç zannettik?
Kendimizi ne kadar sahip gördük?
Ve bütün bunlar bize ne kazandırdı?
Ama çok önemli bir şey var.
- ayet:
“Fesat çıktı, bitti.”
demiyor.
Ayetin sonunda:
“Leallehum yerciûn.”
Belki dönerler.
İşte burada umut var.
Demek ki bozulmayı görmek sadece kötü bir şey değil.
Bazen problem bize:
“Buraya bak.”
diyor.
Bir ilişkinin bozulduğunu fark ettik.
Dönebiliriz.
Çocuğumuzla aramız açıldı.
Dönebiliriz.
Kardeşimizle yıllardır konuşmuyoruz.
Dönebiliriz.
İşimizde yanlış bir sistem var.
Dönebiliriz.
Ama insan kendi yanlışını nasıl görecek?
Çünkü hepimizin kendimizi haklı çıkaracak bir açıklaması var.
İşte 42. ayet geliyor:
“Sîrû fi’l-ard.”
Yeryüzünde dolaşın.
“Fenzurû.”
Bakın.
Ve öncekilerin:
“Âkıbetinin nasıl olduğuna bakın.”
Burada üç önemli ifade var:
Sîrû.
Git.
Unzurû.
Bak, incele.
Âkıbet.
Sonuç.
Yani Kur’an bize:
“Sadece inan.”
demiyor.
“Bak.”
diyor.
Tarihe bak.
Toplumlara bak.
Ailelere bak.
İnsanlara bak.
Kendi geçmişine bak.
Ve özellikle:
Sonuna bak.
Biz genellikle karar verirken:
“Şimdi bana ne kazandırır?”
diye düşünüyoruz.
- ayet başka bir soru sorduruyor:
“Bunun akıbeti ne?”
Çocuğu korkutarak susturduk.
Şu anda işe yaradı.
Peki akıbet?
Eşimizi tartışmada susturduk.
Şu anda biz haklı çıktık.
Peki akıbet?
Çalışanın hakkından kısıp biraz para kazandık.
Bugün kâr ettik.
Peki akıbet?
Kardeşimiz bizi aramadı diye biz de aramadık.
Gururumuzu koruduk.
Peki akıbet?
İşte akıbet kelimesini hayatımıza sokmamız lazım.
Bir karar vermeden önce:
“Bu yol beni nereye götürüyor?”
sorusunu sormalıyız.
- ayetin sonunda:
“Onların çoğu müşrikti.”
deniyor.
Burada 40. ayetle bağ yeniden kuruluyor.
- ayet ne diyordu?
Sizi kim yarattı?
Kim rızıklandırdı?
Kim öldürecek?
Kim diriltecek?
42’de ise geçmiş toplumların çoğunun müşrik olduğu söyleniyor.
Demek ki asıl mesele yalnızca para değil.
Yalnızca aile değil.
Yalnızca toplum değil.
Asıl mesele:
Hayatımızdaki son sözü kim söylüyor?
Hak mı?
Menfaat mi?
Allah’ın koyduğu ölçü mü?
Çoğunluk mu?
Para mı?
Güç mü?
Kendi heva ve isteğimiz mi?
Ve artık 43. ayet geliyor.
Çözüm geliyor.
“Fe-ekim vecheke li’d-dîni’l-qayyim.”
Yüzünü dosdoğru dine çevir.
Buradaki üç ifade çok güzel:
Aqim.
Doğrult.
Wajhaka.
Yüzünü.
Qayyim.
Dosdoğru, sağlam, ayakta duran.
42:
Başkalarının akıbetine bak.
43:
Şimdi kendi yüzünü düzelt.
İşte bence çok önemli olan bu.
Kur’an bize geçmiş toplumları:
“Bakın ne kadar kötülermiş.”
diyelim diye anlatmıyor.
Onları gösteriyor ve sonra:
“Şimdi sen kendi yönüne bak.”
diyor.
Peki yüzümüzü dine çevirmek ne demek?
Bunu sadece belli ibadetlerle sınırlamayalım.
Çünkü bu ifadenin öncesinde ne konuşuldu?
Rızık.
Hak.
Kazanç.
Mal.
Sahiplik.
Fesat.
Akıbet.
Demek ki yüzümüzü dine çevirmek:
Ticaretimizde de,
ailemizde de,
çocuğumuzla ilişkimizde de,
kardeşimizle ilişkimizde de,
çalışanımıza davranırken de,
para kazanırken de,
para harcarken de,
aynı ölçüyü korumak demek.
Kendimize başka, başkasına başka ölçü olmayacak.
Biz yaptığımızda:
“Şartlar.”
Başka biri yaptığında:
“Haksızlık.”
Olmaz.
Çünkü qayyim olan ölçü eğilip bükülen ölçü değildir.
Şimdi 36’dan 43’e kadar olan yolu bir kez daha çok kısa görelim.
36:
Ne öne gönderdin?
37:
Rızkı nasıl görüyorsun?
38:
Hakkı veriyor musun?
39:
Neyi gerçek kazanç sanıyorsun?
40:
Gerçek sahibin kim olduğunu hatırlıyor musun?
41:
Bunların sonucunda ne ortaya çıktı?
Ama:
Dönebilirsin.
42:
Git, bak ve akıbeti gör.
43:
Sonra kendi yüzünü doğrult.
İşte bence 36–43’ün bütün hikâyesi bu.
Ve bunu hayatımıza uygulamak istersek kendimize beş soru sorabiliriz.
Birincisi:
Ben bugün geleceğime ne gönderiyorum?
İkincisi:
Hayatımdaki insanların hakkını gerçekten veriyor muyum?
Üçüncüsü:
Ben neyi kazanç zannediyorum?
Dördüncüsü:
Bu şekilde devam edersem akıbet ne olacak?
Beşincisi:
Bugün yönümü düzeltmek için neyi değiştirebilirim?
Belki çözüm çok büyük bir şey olmayacak.
Bir telefon olabilir.
Bir özür olabilir.
Bir hakkı teslim etmek olabilir.
Çocuğumuzu ilk kez gerçekten dinlemek olabilir.
Eşimize:
“Bu konuda seni anlamamışım.”
demek olabilir.
Bir çalışana:
“Burada sana haksızlık etmişiz.”
demek olabilir.
Bir kardeşimizi aramak olabilir.
Çünkü dönüş her zaman büyük cümlelerle başlamaz.
Bazen insan sadece yüzünü çevirir.
Ama yüzünü çevirdiği anda artık gittiği yön değişmiştir.
[dur]
O zaman dersin sonunda şu soruyla kendimizi baş başa bırakalım:
Hayatımızın hangi alanında sonucu değiştirmek istiyoruz ama sebebi değiştirmiyoruz?
Çocuğumuz değişsin istiyoruz…
Ama dilimiz aynı.
Eşimiz değişsin istiyoruz…
Ama tavrımız aynı.
Çalışanımız değişsin istiyoruz…
Ama sistem aynı.
Kardeşimiz yaklaşsın istiyoruz…
Ama biz adım atmıyoruz.
Toplum düzelsin istiyoruz…
Ama kendi ölçülerimiz aynı.
İşte tam burada 43. ayet geliyor:
“Fe-ekim vecheke…”
Yüzünü doğrult.
Başkasının yüzünü değil.
Önce kendi yüzünü.
Çünkü Rûm 36–43 bize sadece:
“Bakın, insanlar yanlış yapmış.”
demiyor.
Bize:
“Sen ne gönderiyorsun?”
diyor.
“Sen hakkı gözetiyor musun?”
diyor.
“Sen neyi kazanç zannediyorsun?”
diyor.
“Senin gittiğin yolun akıbeti ne?”
diyor.
Ve en sonunda:
“Yönünü düzelt.”
diyor.
Allah bizleri neyi öne gönderdiğini fark edebilenlerden;
rızkın gerçek sahibini unutmayanlardan;
üzerindeki hakları yerine getirenlerden;
sahte artışla gerçek kazancı ayırabilenlerden;
ortaya çıkan bozulmada kendi payını dürüstçe görebilenlerden;
akıbeti gelmeden önce akıbeti düşünebilenlerden;
ve yüzünü hakka, adalete ve dosdoğru ölçüye çevirebilenlerden eylesin.
Âmin.
