Figen-Arda-Hera hikayesi ve RÛM 36–43

İnsan Kendi Geleceğine Ne Gönderiyor?

Bismillahirrahmanirrahim.

Bugün size bir hikâye anlatmak istiyorum.

Ama bu hikâyeyi dinlerken lütfen sadece üç kişinin hayatını dinlemeyin.

Çünkü biraz sonra belki onların evinde kendimizi göreceğiz.

Belki bir cümlede…

Belki bir kırgınlıkta…

Belki yıllardır:

“Bir şey olmaz.”

deyip geçtiğimiz küçücük bir davranışta…

Bu hikâyenin üç kişisi var.

Figen.

Arda.

Ve Hera.

Ama aslında hikâyenin merkezinde bu üç insan değil.

Merkezinde bir soru var:

İnsan yaptığı şeylerin nereye gittiğini fark etmezse ne olur?

Rûm Suresi’nin 36. ayetinde çok dikkat çekici bir ifade geçiyor:

“Qaddamet eydîhim.”

Ellerinin öne gönderdikleri.

Bu kelimeyi aklımızda tutalım.

Öne göndermek.

Çünkü birazdan göreceğiz ki bazen bugün yaptığımız bir şey bugün bitmiyor.

Biz onu yarına gönderiyoruz.


Figen ile Arda birbirlerini severek evlenmişlerdi.

Üstelik ilişkilerinin temeli arkadaşlıktı.

Uzun uzun konuşurlardı.

Arda bazen Figen’le telefonda saatlerce konuşur, telefonu kapatır, beş dakika sonra yeniden arardı.

Figen:

“Ne oldu?”

diye sorardı.

Arda:

“Bir şey söylemeyi unuttum.”

derdi.

Aslında hiçbir şey unutmamıştı.

Sadece onun sesini tekrar duymak istiyordu.

Sonra evlendiler.

Çok paraları yoktu.

Küçük bir evleri vardı.

Eşyalarının bazıları taksitle alınmıştı.

Tabakları bile tam takım değildi.

Ama mutluydular.

Arda iş hayatının başındaydı.

Bazı akşamlar eve yorgun gelirdi.

“Figen, galiba olmayacak.”

“Neyin?”

“Bu işin. Borç var. Müşteri yok. Para yok.”

Figen elini tutardı.

“Emek boşa gitmez Arda. Yeter ki biz doğru kalalım.”

Bakın…

Para azdı.

Ama birbirlerini görüyorlardı.

İmkân azdı.

Ama birbirlerini duyuyorlardı.

Sonra hayat değişmeye başladı.

Arda’nın işi büyüdü.

Maddi imkânlar arttı.

Çocuklar oldu.

Ev büyüdü.

Hayat rahatladı.

Ama çok ilginçtir…

Bazen insanın eşyası çoğalırken birbirine ayırdığı yer azalabiliyor.

İşte burada 37. ayeti düşünelim.

Allah rızkı genişletir, ölçülü verir.

Yani rızık sadece:

“Ne kadarımız var?”

meselesi değil.

Asıl soru:

“Bize verileni nasıl taşıyoruz?”

Figen ve Arda’nın bir zamanlar parası azdı ama birbirlerine vakitleri vardı.

Sonra imkân çoğaldı…

Ama başka şeyler azalmaya başladı.

Demek ki rızkın genişlemesi tek başına huzurun genişlemesi anlamına gelmiyor.


Figen güçlü bir kadındı.

İş hayatında yöneticilik yapmıştı.

İnsan yönetmişti.

Karar vermişti.

Bir şeyi bilmiyorsa araştırır, öğrenirdi.

Arda da başlangıçta bu tarafına hayrandı.

Ama zamanla Figen’in iş yerindeki dili eve taşınmaya başladı.

“Arda şunu yap.”

“Arda bunu getir.”

“Önce bunu hallet.”

Bir akşam Arda:

“Figen, bana emir verir gibi konuşma.”

dedi.

Figen şaşırdı.

“Ne emri?”

“Konuşma şeklin.”

“Ne var konuşmamda?”

Arda:

“Ben senin çalışanlarından biri değilim.”

Figen:

“Saçmalama.”

dedi.

Konu kapandı.

Peki gerçekten kapandı mı?

Hayır.

Qaddamet.

Bir şey öne gönderildi.

Başka bir gün arkadaşlarının yanında Arda bir konuda yanlış bir şey söyledi.

Figen hemen:

“Hayır Arda, yanlış biliyorsun.”

dedi.

Sonra doğrusunu anlattı.

Arda gülmeye çalıştı.

Ama eve dönerken sustu.

“Beni insanların içinde sürekli düzeltmen hoşuma gitmiyor.”

dedi.

Figen:

“Yanlış biliyorsan ne yapayım?”

Arda’nın cevabı çok önemliydi:

“Her doğruyu söylemenin de bir şekli var.”

Ama Figen o gün bunu görmedi.

“Çok alıngansın.”

dedi.

Yine konu kapandı.

Ama yara kapanmadı.

İşte 36. ayetteki qaddamet burada karşımıza çıkıyor.

Bir söz söylendi.

Geçti sanıldı.

Ama geleceğe gönderildi.

Bir söz daha…

Bir davranış daha…

Bir ihmal daha…

Tek tek bakınca küçücük şeyler.

Ama bir yere gidiyorlar.


Sonra çocuklar oldu.

Figen’in hayatının merkezi çocuklar hâline geldi.

Ne yiyecekler?

Ne giyecekler?

Okulları…

Ödevleri…

Hastalıkları…

Çocuklardan biri:

“Anne köfte istiyorum.”

dese köfte yapılırdı.

Diğeri:

“Makarna.”

dese makarna yapılırdı.

Bir akşam Arda:

“Benim sevdiğim yemeği ne zamandır yapmıyorsun.”

dedi.

Figen:

“Çocuklar yemiyor.”

“Çocuklar yemiyor da ben yiyorum.”

“İki ayrı yemek mi yapacağım?”

Arda sustu.

Ama mesele yemek değildi.

Mesele şuydu:

“Beni de hatırla.”

İşte burada 38. ayeti düşünelim.

Kur’an:

Yakına hakkını ver.

diyor.

Ne kadar güzel bir ifade.

“İyilik yap.”

demiyor sadece.

“Hakkını ver.”

Peki eşimizin üzerimizde hakkı yok mu?

Çocuğumuzun hakkı olduğu gibi eşimizin de hakkı yok mu?

Bazen biz bir hakkı yerine getirirken başka bir hakkı tamamen unutabiliyoruz.

Çocuklarımız için her şeyi yaptığımızı düşünüyoruz.

Ama eşimizi ihmal ediyoruz.

Veya eşimize vakit ayırıyoruz, çocukları ihmal ediyoruz.

Anne babamız için koşuyoruz, kendi evimizin hakkını unutuyoruz.

Ayet bize dengeyi öğretiyor:

Hakkı sahibine ver.

Figen kötü bir anne değildi.

Tam tersine çocuklarına çok düşkündü.

Ama zaman içerisinde anne olmak, eş olmanın önüne geçti.

Arda da kendisini giderek evin dışında hissetmeye başladı.

Bir süre sonra içinden:

“Bu evde herkesin ne istediği biliniyor. Benim hariç.”

demeye başladı.


Figen kendisini de bırakmıştı.

Saç…

Giyim…

Kilo…

Kendine ayırdığı zaman…

Hepsi yavaş yavaş kayboldu.

Arda ise dış dünyada bakımlı insanlar görüyordu.

Kendisini beğenenler vardı.

“Bugün çok şıksınız.”

diyenler vardı.

“Bu gömlek çok yakışmış.”

diyenler vardı.

Ve Arda bundan hoşlanmaya başladı.

Şimdi burada dikkat edelim.

Çünkü 39. ayetin sorusuna geliyoruz:

Gerçek kazanç nedir?

İnsanların mallarında artsın diye verilen şeyin Allah katında artmadığından söz ediyor ayet.

Yani Kur’an bize çok temel bir şey öğretiyor:

Her artış kazanç değildir.

Arda dışarıda ilgi kazanmaya başladı.

Beğeniliyordu.

Egosu besleniyordu.

Bir kadın ona:

“Sana ihtiyacım var.”

dediğinde kendisini güçlü hissediyordu.

İyi…

Peki gerçekten ne kazanıyordu?

İşte bunu biraz sonra göreceğiz.


Sonra Hera çıktı karşısına.

Hera gençti.

Arda’dan daha küçüktü.

Arda ona güçlü görünüyordu.

Başarılı…

Tecrübeli…

Hayatı bilen…

Hera’nın da içinde bir boşluk vardı.

Bir liman arıyordu.

Kendisini güvende hissedeceği bir insan.

Arda da başka bir şey arıyordu.

Beğenilmek.

İhtiyaç duyulmak.

Arzulanmak.

Biri:

“Sen olsan ne yapardın?”

desin istiyordu.

Hera Arda’da bir liman bulduğunu düşündü.

Arda da Hera’nın bakışlarında kaybettiğini sandığı erkekliği bulduğunu düşündü.

İkisi de bir şey kazandığını zannetti.

Ama 39. ayeti tekrar soralım:

Her artış kazanç mıdır?

Her hoşumuza giden şey gerçekten bizi artırır mı?

Her istediğimizi elde etmek bizi zenginleştirir mi?

İşte insanın en büyük yanılgılarından biri burada.

O an bize iyi gelen bir şeyi:

“Bu benim için iyidir.”

zannetmek.

Halbuki ikisi de yavaş yavaş çizginin dışına çıkıyordu.

Hera bunun yanlış olduğunu biliyordu.

Belki başkasından duysa:

“Ben asla böyle bir şey yapmam.”

diyecekti.

Ama şimdi kendisi o hikâyenin içindeydi.

Ailesi karşı çıktı.

“Bu adam evli.”

“Çocukları var.”

“Kendini neden bunun içine sokuyorsun?”

Babası bir gün çok önemli bir cümle söyledi:

“Sevmen, her şeyi doğru yapmaz.”

Ama Hera artık bunu duyamıyordu.

Çünkü Arda onun dünyasında giderek büyümüş…

Diğer her şey küçülmüştü.

Arda varsa hayat vardı.

Arda yoksa sanki hayat yoktu.

Şimdi 40. ayeti düşünün.

Sizi yaratan kim?

Rızık veren kim?

Öldüren kim?

Dirilten kim?

Yani hayatın gerçek sahibi kim?

İşte insan bazen bir başka insanı, parayı, makamı, başarıyı, ilişkiyi hayatının merkezine öyle bir koyuyor ki…

O giderse:

“Ben bittim.”

diyor.

Hera’nın problemi artık sadece yanlış bir ilişki değildi.

Hayatının merkezini kaydırmıştı.

Bütün varlığını bir insanın sevgisine bağlamıştı.


Bu sırada Figen gerçeği öğrendi.

Arda:

“Boşanmak istiyorum.”

dedi.

Figen’in dünyası başına yıkıldı.

“Onun için mi?”

Arda:

“Mesele sadece Hera değil. Biz zaten yıllardır kötüydük.”

dedi.

Figen ağladı.

Sonra çok önemli bir cümle söyledi:

“Sen bana gelip ‘Biz kötü durumdayız.’ demek yerine yıllarca biriktirdin.”

İşte kelime tam burada yeniden karşımıza çıkıyor.

Qaddamet.

Biriktirdik.

Gönderdik.

Konuşmadık.

Üzerini örttük.

“Bir şey olmaz.”

dedik.

Sonra…

  1. ayet geldi.

“Zahara’l-fesad.”

Fesat görünür hâle geldi.

Bakın, Kur’an:

“Fesat o gün başladı.”

demiyor.

“Ortaya çıktı.”

diyor.

Bu çok önemli.

Çünkü Figen ile Arda’nın evliliği Hera ortaya çıktığı gün bozulmadı.

Bozulmanın işaretleri yıllar önce başlamıştı.

Figen’in kırıcı dili…

Arda’nın içine atması…

Birbirlerini duymamaları…

İhmal…

Mesafe…

Arda’nın dışarıdaki ilgiden beslenmesi…

Sonra yanlış ilişki…

Ve sonunda:

Fesat görünür oldu.

Hera sebep olan yanlışlardan biriydi ama bütün hikâyenin başlangıcı değildi.

Ve burada çok dikkatli konuşalım.

Figen’in evliliğinde hataları olması, Arda’nın yaptığı ihaneti doğru yapmaz.

Arda’nın kendisini değersiz hissetmesi ona yanlış yapma hakkı vermez.

Hera’nın yalnız olması da yanlış bir ilişkiyi doğru hâle getirmez.

Herkes kendi yaptığı tercihten sorumludur.

Ama aynı zamanda herkes kendi payına bakmak zorundadır.

İşte Rûm Suresi bizi tam burada çok dürüst bir yere çağırıyor.

Başkalarının hatasıyla kendi hatamızı örtme.


Figen bunu yaptı.

Önce öfkeliydi.

Arda’ya kızdı.

Hera’ya kızdı.

Ama bir gece aynanın karşısına geçti.

Kendi geçmişini düşünmeye başladı.

Arda’yı insanların içinde nasıl düzelttiğini…

Nasıl emir verdiğini…

Onu nasıl ikinci plana attığını…

Kendisine nasıl bakmayı bıraktığını…

Ve sonunda şu soruyu sordu:

“Arda’nın ihaneti onun yanlışı. Peki ben evliliğimde hiç mi yanlış yapmadım?”

Cevap canını acıttı.

Yapmıştı.

Bakın…

İşte 41. ayetin sonundaki kapı burada açılıyor:

“Leallehum yerciûn.”

Belki dönerler.

Fesadı görmek, hikâyenin sonu olmak zorunda değil.

Bazen fesat görünür oluyor ki insan:

“Ben ne yapıyorum?”

desin.

Figen ilk defa bunu dedi.

Ve değişmeye başladı.

Sadece saçını, kıyafetini değil.

Konuşmasını değiştirdi.

İletişimi öğrenmeye başladı.

Bir gün:

“Arda şunu yap.”

diyecekti.

Durdu.

Sonra:

“Markete gideceksen bunu da alabilir misin?”

dedi.

Çok küçük bir cümle.

Ama dönüşler bazen çok küçük cümlelerle başlar.

Figen şunu öğrendi:

Yumuşamak, güçsüz olmak değildi.


Fakat Arda hâlâ karar vermemişti.

Bir Figen’e gidiyordu.

Bir Hera’ya.

Hera’nın yanına gidiyor…

Özlem…

Sarılma…

Bir süre mutluluk…

Sonra Hera:

“Ne zaman karar vereceksin?”

diyor.

Kavga çıkıyor.

Arda kapıyı çarpıyor.

Figen’e gidiyor.

Çocukları boynuna sarılıyor.

Bir süre huzur…

Sonra Figen:

“Onun yanından mı geldin?”

diyor.

Yine kavga.

Yine kapı.

Yine araba.

Ve Arda tekrar Hera’ya.

Bir müddet sonra iki kadın da Arda’ya aynı cümleyi söylüyordu:

“Yanımdasın ama burada değilsin.”

Ne kadar ağır bir cümle.

Arda iki ayrı yerdeydi ama aslında hiçbir yerde değildi.

Şimdi 39. ayeti tekrar sorun:

Arda ne kazanmıştı?

Bir kadın daha mı?

Hayır.

İki huzursuz hayat.

Bir yerde Figen ağlıyordu.

Bir yerde Hera ağlıyordu.

Çocuklar babalarının gidip gelmesini izliyordu.

Arda geceleri arabada oturuyordu.

Telefon çaldığında korkuyordu.

Figen mi?

Hera mı?

Biriyle konuşursa diğeri kızacak.

Birine giderse diğerine karşı suçluluk duyacak.

İşte bazen insan:

“Kazandım.”

zannettiği şeyin aslında kendisini nasıl fakirleştirdiğini ancak fesat ortaya çıktığında anlıyor.


Ve Hera…

Hera da çok ağır bir yere geldi.

Ailesiyle ilişkisi bozulmuştu.

Kardeşleriyle arasına mesafe koymuştu.

Arda’nın kendisini bırakacağı düşüncesi dayanılmaz hâle gelmişti.

Bir gün:

“Sen evine döneceksin. Ben ne olacağım?”

dedi.

Bu cümleyi iyi düşünelim:

“Ben ne olacağım?”

Çünkü bütün kimliğini bir başka insana bağladığımızda sonunda bu soruyla baş başa kalabiliriz.

Arda varsa ben varım.

Para varsa ben değerliyim.

Makam varsa ben biriyim.

İnsanlar beni alkışlıyorsa ben iyiyim.

Peki bunlar giderse?

  1. ayetin bizi neden Allah’a döndürdüğünü şimdi daha iyi anlayabiliyoruz.

Çünkü yaratılan hiçbir şey hayatımızın mutlak dayanağı olamaz.

Hera’nın durumu bir noktada ciddi bir ruhsal krize dönüştü.

Kendisine zarar vermekten söz etmeye başladı.

Bu noktada artık mesele bir ayrılık tartışması değildi.

Yakınlarının ve profesyonel yardımın devreye girmesi gereken ciddi bir durumdu.

Çünkü hiç kimsenin hayatı tek bir insanın omuzlarına bağlanamaz.

Hera’nın da yeniden:

“Arda olmadan da ben varım.”

diyebilmeyi öğrenmesi gerekiyordu.


Sonra hikâyenin kırılma anlarından biri geldi.

Bir akşam Arda eve geldi.

Çocuklardan biri koşarak boynuna sarıldı.

“Baba!”

Arda çocuğunu öptü.

Çocuk çok basit bir soru sordu:

“Bu gece burada kalacak mısın?”

Arda dondu.

“Neden sordun?”

Çocuk omuzlarını kaldırdı.

“Kal işte.”

Sonra koşup oyununa devam etti.

Çocuk için birkaç saniyelik bir cümleydi.

Ama Arda’nın içine saplandı.

O gece çocukların odasının kapısında durdu.

Uyuyan çocuklarına baktı.

Ve kendi kendine:

“Ben ne yapıyorum?”

diye sordu.

Bir tarafta arzuları…

Bir tarafta çocukları…

Bir tarafta yeni ve heyecanlı görünen bir hayat…

Bir tarafta on iki yıl…

Sonra Arda’nın sorusu değişti.

Bugüne kadar:

“Ben ne istiyorum?”

diye düşünüyordu.

O gece başka bir soru geldi:

“Doğru olan ne?”

İşte bence 42. ayet tam burada hikâyenin içine giriyor.

“Sîrû…”

Git.

“Fenzurû…”

Bak.

“Âkıbet…”

Sonuna bak.

Arda ilk kez sadece yaşadığı ana değil, bu yolun akıbetine bakmaya başladı.

Ben bu şekilde devam edersem ne olacak?

Çocuklarım ne yaşayacak?

Figen ne olacak?

Hera ne olacak?

Ben neye dönüşeceğim?

Bu yol beni nereye çıkaracak?

Bakın, akıbet çok önemli bir kelime.

Çünkü insan yanlış yaparken çoğu zaman sadece başlangıca bakıyor.

Başlangıç güzel olabiliyor.

Heyecanlı.

Tatlı.

Yeni.

Ama Kur’an:

“Başlangıcına bak.”

demiyor.

“Akıbetine bak.”

diyor.

O zaman biz de kendimize soralım:

Bu öfkenin akıbeti ne?

Bu kibrin akıbeti ne?

Bu konuşma biçiminin akıbeti ne?

Kardeşimizi yıllarca aramamanın akıbeti ne?

Çocuğu sürekli aşağılamanın akıbeti ne?

Eşimizi sürekli ihmal etmenin akıbeti ne?

İşyerinde haksızlığı normalleştirmenin akıbeti ne?

Çünkü 42. ayet bizi sadece geçmiş medeniyetlerin harabelerine götürmüyor.

Bazen kendi evimizin gelecekteki harabesine bakmayı öğretiyor.

“Bu şekilde devam edersem burası nereye varacak?”


Arda sonunda Hera’yla ilişkiyi bitirdi.

Ama hikâye burada:

“Arda eve döndü, herkes mutlu oldu.”

diye bitmedi.

Çünkü insan eve bir gecede dönebilir.

Ama güven bir gecede dönmez.

Figen’in zihninde Hera hâlâ yaşıyordu.

Bir parfümde…

Bir telefon sesinde…

Arda’nın geç kalmasında…

Bir elbisede…

Bir gün Figen, Hera’nın kullandığı parfümden aldı.

Sıktı.

Arda fark etti.

“Figen… Bu parfüm…”

Figen birden patladı:

“Çünkü sen onda bunu seviyordun!”

Sonra ağlamaya başladı.

“Nasıl giyiniyor bakıyorum.”

“Nasıl konuşuyor bakıyorum.”

“Saçını nasıl yapıyor bakıyorum.”

“Sen onda ne sevdin anlamaya çalışıyorum.”

Ve sonra çok acı bir cümle söyledi:

“Ben kendimi onunla kıyaslamadan nasıl yaşayacağımı bilmiyorum.”

Arda dönmüştü.

Ama şimdi Figen’in de dönmesi gerekiyordu.

Çünkü insan bazen yanlış yapan kişi olmadığı hâlde yanlışın yarası tarafından yönetilmeye başlayabilir.

Bir gece Figen aynanın karşısına geçti.

Kilo vermişti.

Saçları güzeldi.

Üzerindeki kıyafet yakışmıştı.

Kendisine baktı.

Ve sordu:

“Ben kime dönüşmeye çalışıyorum?”

“Hera’ya mı?”

Bir süre sustu.

Sonra aynadaki kadına baktı.

“Hayır.”

dedi.

“Ben Figen’im.”

İşte 43. ayet burada geliyor:

“Fe-ekim vecheke…”

Yüzünü doğrult.

Ne kadar güzel.

42’de:

Başkalarının akıbetine bak.

43’te:

Şimdi kendi yüzünü düzelt.

Figen’in sürekli Hera’ya bakarak yaşayamayacağını fark etmesi gerekiyordu.

Arda’nın da Hera ile Figen arasında gidip gelerek yaşayamayacağını fark etmesi gerekiyordu.

Hera’nın da bütün yüzünü Arda’ya dönerek yaşayamayacağını fark etmesi gerekiyordu.

Üçünün de yüzü yanlış bir yere kilitlenmişti.

Şimdi yüzlerini düzeltmeleri gerekiyordu.


Peki:

“Yüzünü dosdoğru dine çevir.”

ne demek?

Sadece bazı ibadetleri yerine getirmek mi?

Elbette onlar bunun içindedir.

Ama bağlama bakın.

Öncesinde Allah ne anlattı?

Rızık.

Hak.

Kazanç.

Hayatın sahibi.

Fesat.

Akıbet.

Sonra:

“Yüzünü doğrult.”

Demek ki ailemizde de yüzümüzü doğrultacağız.

Ticaretimizde de.

Eşimizle konuşurken de.

Çocuğumuza davranırken de.

Bir insanı severken de.

Birinden ayrılırken de.

Öfkelenirken de.

Haklı olduğumuzu düşünürken bile.

Çünkü doğru yön sadece caminin içinde lazım değil.

Doğru yön, en çok hayatın karıştığı yerde lazım.


Arda’nın dönüşü:

“Özür dilerim.”

demekle bitmedi.

Telefonunu saklamadı.

Geç kalırsa haber verdi.

Figen aynı soruyu defalarca sorduğunda mümkün olduğunca cevap verdi.

Çünkü güveni yıkan kendisiydi.

Tamir edilirken çıkan sese de tahammül etmesi gerekiyordu.

Bir gece yarım saat geç geldi.

Figen:

“Neredeydin?”

dedi.

Arda:

“Toplantı uzadı. Sana mesaj attım.”

Figen telefona baktı.

Mesaj gerçekten oradaydı.

Arda sordu:

“Hera geldi aklına, değil mi?”

Figen:

“Evet.”

dedi.

Arda:

“Daha ne kadar böyle devam edecek?”

demedi.

Yanına oturdu.

Elini tuttu.

Figen:

“Bir gün geçecek mi?”

diye sordu.

Arda:

“Bilmiyorum.”

dedi.

Sonra:

“Ama geçmesi için üzerime düşeni yapacağım.”

İşte dönüş budur.

Söz değil.

Yön değişikliği.

  1. ayetteki:

“Aqim.”

Doğrult.

Yani insan:

“Ben döndüm.”

demekle dönmüş olmuyor.

Davranışın yönü değişecek.


Figen de değişti.

Bir gün Arda’nın sevdiği yemeği yaptı.

Arda şaşırdı:

“Bunu sen mi yaptın?”

Figen şaka yaptı:

“Yok, komşu.”

Sonra gülümsedi:

“Tabii ben yaptım.”

Arda:

“Çocuklar yemiyor ama.”

dedi.

Figen:

“Evde sadece çocuklar yaşamıyor.”

dedi.

Mesele yemek değildi.

Mesele:

“Seni görüyorum.”

demekti.

  1. ayeti tekrar hatırlayın.

Hakkını ver.

Bazen bir insanın hakkı para değildir.

Bazen görülmektir.

Dinlenmektir.

Hatırlanmaktır.

Saygıdır.

Güvendir.


Peki Hera?

Hera’nın da dönmesi gerekiyordu.

Onun dönüşü Arda’yı geri kazanmak değildi.

Tam tersine Arda’dan kopabilmekti.

Ailesiyle yeniden konuşabilmekti.

Yanlışını kabul edebilmekti.

Kendisini:

“Arda’nın sevdiği kadın.”

diye tanımlamayı bırakmaktı.

Çünkü insan kendisini bir başka insanın sevgisine sığdıramayacak kadar kıymetlidir.

Hera’nın:

“Arda yoksa ben kimim?”

sorusunun cevabını yeniden bulması gerekiyordu.


Yıllar sonra Figen ile Arda balkonda oturuyorlardı.

Çocukların sesi içeriden geliyordu.

Figen:

“Keşke bunların hiçbirini yaşamasaydık.”

dedi.

Arda başını eğdi.

“Keşke.”

Figen:

“Bunu yaşamak zorunda değildik.”

“Değildik.”

Bir süre sustular.

Sonra Figen:

“Ama bir şey söyleyeyim mi?”

“Söyle.”

“Ben eski Figen olmak istemiyorum.”

Arda ona baktı.

Figen kendisini gösterdi.

“Ben bu kadını daha çok seviyorum.”

Arda gülümsedi.

“Ben de.”

Figen hemen:

“Ben kendim için söyledim.”

dedi.

İkisi güldüler.

Belki yıllar sonra ilk defa rahatça.


Şimdi Rûm 36’dan 43’e tekrar bakalım.

36:

Qaddamet.

Ellerimiz neyi öne gönderiyor?

Figen’in kırıcı sözleri…

Arda’nın içine attıkları…

İhmaller…

Yanlış tercihler…

Hepsi geleceğe gönderildi.

37:

Rızık.

Bize verilen insanları, aileyi, imkânları nimet olarak görebiliyor muyuz?

Yoksa elimizde oldukları için artık fark etmiyor muyuz?

38:

Hak.

Eşimizin hakkını veriyor muyuz?

Çocuğumuzun?

Anne babamızın?

Kardeşimizin?

Çalışanımızın?

39:

Gerçek kazanç.

Arda, Hera’nın ilgisini kazandı.

Ama huzurunu kaybetti.

Hera, Arda’yı kazandığını sandı.

Ama ailesiyle bağlarını ve kendi merkezini kaybetme noktasına geldi.

Figen haklı olmayı çok iyi biliyordu.

Ama bazen haklı çıkarken karşısındaki insanı kaybetti.

Demek ki:

Her kazanç gerçek kazanç değil.

40:

Gerçek sahip kim?

Hayatımızı bir insana, paraya, başarıya, arzuya teslim edersek ölçüyü kaybedebiliriz.

41:

“Zahara’l-fesad.”

Fesat görünür oldu.

Ama hemen arkasından:

“Belki dönerler.”

Yani kapı kapanmadı.

42:

Git. Bak. Akıbete bak.

Bu yol nereye çıkıyor?

Ve 43:

“Yüzünü doğrult.”

Sadece problemi görme.

Yönünü değiştir.

[dur]

Belki bu hikâyeden sonra bize kalan en önemli soru şu:

Biz kendi hayatımızda neyi öne gönderiyoruz?

Bugün çocuğumuza söylediğimiz bir cümle…

Eşimize karşı tavrımız…

Kardeşimize olan kırgınlığımız…

İşyerindeki kararımız…

Bir insanın hakkını ertelememiz…

Bir özrü gururdan söylemememiz…

Hepsi bir yere gidiyor.

Peki nereye?

Ve beş yıl sonra karşımıza çıktığında:

“Bu nereden çıktı?”

diyecek miyiz?

Yoksa:

“Ben bunu yıllardır öne gönderiyordum.”

diyebilecek miyiz?

[dur]

Belki bugün büyük kararlar almamıza gerek yok.

Belki bir kişiyi aramamız gerekiyor.

Belki eşimizi gerçekten dinlememiz gerekiyor.

Belki çocuğumuz konuşurken telefonu bırakmamız gerekiyor.

Belki:

“Ben haklıydım.”

demek yerine:

“Ama seni kırdım.”

dememiz gerekiyor.

Belki bir hakkı sahibine vermemiz gerekiyor.

Belki yanlış bildiğimiz bir kazancın peşinden koşmayı bırakmamız gerekiyor.

Çünkü Rûm 36–43 bize sadece:

“Bakın, insanlar nasıl hata yapıyor.”

demiyor.

Bize çok daha kişisel bir soru soruyor:

Sen ne gönderiyorsun?

Sen kimin hakkını unutuyorsun?

Sen neyi kazanç zannediyorsun?

Senin yaptıklarının fesadı nerede görünmeye başladı?

Bu yolun akıbeti ne?

Ve…

Yüzünü nereye çevireceksin?

[dur]

Figen’in hayatında dönüş başladı.

Arda’nın hayatında dönüş başladı.

Hera’nın da kendi hayatına dönmesi gerekiyordu.

Ama hiçbiri geçmişi silemedi.

Zaten dönüş, geçmiş hiç yaşanmamış gibi yapmak değildir.

Dönüş, geçmişten gelen yönü değiştirmektir.

Belki 43. ayetin bize verdiği en güzel umut da bu.

Dün yanlış yöne bakmış olabiliriz.

Bugün yüzümüzü çevirebiliriz.

Dün bir şeyleri öne göndermiş olabiliriz.

Bugün başka şeyler göndermeye başlayabiliriz.

Dün fesat ortaya çıkmış olabilir.

Bugün tamire başlayabiliriz.

Ve belki yıllar sonra arkamıza baktığımızda:

“Keşke o yanlışı hiç yapmasaydım.”

deriz.

Ama ardından:

“İyi ki yanlışımı fark ettiğimde dönmüşüm.”

diyebiliriz.

Allah bizleri yanlışlarımızın sonucunu görmek için her şeyin yıkılmasını bekleyenlerden değil;

küçük çatlakları zamanında görebilenlerden;

üzerimizdeki hakları fark edebilenlerden;

sahte kazançla gerçek kazancı ayırabilenlerden;

yaptıklarımızın akıbetini düşünebilenlerden;

ve dönüş kapısı açıkken yüzünü doğru yöne çevirebilenlerden eylesin.

Âmin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir