Bir İşe Doğrulukla Girip Doğrulukla Çıkmak

18 Eylül 2024

Bir işe başlarken en çok neyi düşünüyoruz? Kazancı mı, sonucu mu, insanların bizim hakkımızda ne söyleyeceğini mi? Peki ya o işe nasıl başladığımızı? Bir kapıdan girerken taşıdığımız niyet, o kapıdan çıkarken bıraktığımız iz kadar önemli değil mi?

Kur’an bize yalnızca ne yapacağımızı anlatmaz. Nasıl bir insan olacağımızı da düşündürür. Doğrulukla başlayan, doğruluktan ayrılmayan, zorlukta da kolaylıkta da ölçüsünü kaybetmeyen bir insan olmayı hatırlatır. Çünkü insanın en büyük sınavlarından biri, şartlar değiştiğinde kendi ahlakını koruyabilmesidir.

Allah’ın yasalarında değişiklik bulunmayacağını bildiren ayet, bizi çok temel bir gerçekle karşılaştırır. İçinde yaşadığımız dünyanın bir düzeni var. Bu düzeni yok sayarak doğru sonuç bekleyemeyiz. Doğada belli kuralların işlediğini görüyoruz. Hayatın ahlaki yönünde de yaptığımız tercihlerin sonuçlarıyla karşılaşıyoruz. Bugün bize yararlı görünen bir yanlış, sırf işimize geldi diye doğruya dönüşmez.

İnsan bazen şartlara göre doğruyu değiştirmek ister. Dün sakıncalı bulduğu bir davranışı bugün kendisi yapınca mazur görür. Başkasından dürüstlük bekler ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda başka bir ölçü kullanır. İşte burada durup sormalıyız: Biz gerçekten doğrunun peşinde miyiz, yoksa işimize gelenin mi?

Allah’ın değişmeyen yasalarını düşünmek, hayatı ciddiye almaktır. Sorumluluktan kaçmadan yaşamaktır. Yanlışın sonuçlarını görmemektir değil; doğruyu seçme iradesini kaybetmemektir. Önce kendimiz için kullandığımız ölçüyü gözden geçirmeliyiz.

İsrâ suresinin 78. ayetinde günün farklı vakitleri ve sabah Kur’an’ı anılır. Sabahın Kur’an’la ilişkilendirilmesi üzerinde düşünmeye değer. Gün henüz başlamışken insanın zihnini neyle doldurduğu önemlidir. Bir güne nasıl başlarsak bütün günümüzün mutlaka öyle geçeceğini söyleyemeyiz. Ama başlangıcımız, tercih ettiğimiz yönü gösterir.

Kur’an’la buluşmak yalnızca kelimeleri seslendirmek değildir. Anlamak için yaklaşmak gerekir. Okuduğumuz sözün bize ne söylediğini düşünmek gerekir. Bir davranışımıza dokunmayan, kararlarımızın yanına hiç uğramayan bilgi ile ne kadar değişebiliriz?

Sabah bir ayeti okuyup gün içinde onu unutabiliriz. Oysa öğrendiğimiz doğruluk ölçüsü, iş yerinde de evde de bizimle olmalıdır. İnsanın öğrendiği bilgiyle yaşadığı hayat arasındaki mesafe ne kadar açılırsa, o bilgiden beklediği fayda da o kadar uzaklaşır.

İsrâ suresinin sonraki ayetinde gece ibadetinden söz edilir. Bu ayetlerin Peygamberimize yönelen hitabı, Kur’an’la bağ kurma ve kullukta gayret gösterme üzerine düşünmeye kapı açar. Burada önemli olan yalnızca bir vakti anmak değil, insanın Allah’la kurduğu bağı ciddiye almasıdır. İbadetin bizi nasıl bir insana dönüştürdüğünü de sormalıyız.

Ardından çok güçlü bir dua gelir. İsrâ suresinin 80. ayetinde Rabbimizden doğrulukla girmeyi, doğrulukla çıkmayı ve katından yardımcı bir güç vermesini istememiz öğretilir. Bu duanın hayatın içine ne kadar geniş biçimde yerleşebileceğini düşünün.

Bir işe giriyoruz. Bir müşteriyle görüşüyoruz. Yeni bir insanla tanışıyoruz. Aile içinde zor bir mesele konuşuyoruz. Bir yere gidiyoruz, bir yerden ayrılıyoruz. Başlangıçta iyi niyetli olmayı istiyoruz. Peki sonuna kadar aynı niyeti koruyabiliyor muyuz?

Doğrulukla girmek, daha ilk adımda aldatmamaktır. Olduğumuzdan farklı görünmemektir. Karşımızdaki insanı yalnızca bize sağlayacağı yararla ölçmemektir. Doğrulukla çıkmak ise iş bittiğinde de aynı ahlakı korumaktır. Ayrılırken haksızlık yapmamaktır. Menfaat sona erdi diye verilen sözü unutmamaktır.

Bazen başlangıçta dürüst oluruz ama beklemediğimiz bir tepkiyle karşılaşınca değişiriz. Karşımızdaki kişi doğru davranmadığında biz de yanlış yapmak için kendimize gerekçe ararız. O zaman şu soru önem kazanır: Bir başkasının hatası, bizim yanlış yapmamıza izin verir mi?

İnsan her karşılaşmayı yönetemez. Bir müşteri bize haksızlık edebilir. Bir akraba kırıcı konuşabilir. Eşimiz ya da dostumuz beklemediğimiz bir tavır gösterebilir. Karşımızdaki kişinin niyetini kontrol edemeyiz. Ama kendi davranışımızın sorumluluğunu taşıyabiliriz.

Dua burada sadece istediğimiz sonucu almak için söylenen söz değildir. Nasıl davranacağımızı hatırlatan bir yöneliştir. Allah’tan destek isterken kendimiz de doğru olmaya çalışırız. Bir işe girerken dürüstlük istiyorsak o işe dürüst davranarak başlamamız gerekir.

Kur’an’ın müminler için şifa ve rahmet olarak indirildiğini bildiren İsrâ suresi 82. ayeti de bu çerçevede düşünelim. Şifa arayan insanın, duyduğu söze kulak vermesi gerekir. Bir şeyi bilmek başka, onu kabul edip hayatına taşımak başkadır. Kur’an’ı dinlediğimizde kendimizi daima haklı çıkaran bir gerekçe mi arıyoruz, yoksa yanlışlarımızı fark etmeye hazır mıyız?

İnsanın mutsuzluğunu yalnızca çevresindeki insanlara bağlaması kolaydır. Elbette başkalarının yaptığı haksızlıklar canımızı yakar. Ama bizim de değiştirebileceğimiz yönlerimiz vardır. Bu yüzden önce kendimize dönmeliyiz. Güvenilir miyim? Doğru sözlü müyüm? İnsanların benden emin olabilmesi için nasıl davranıyorum?

Güvenilir olmak büyük sözler vermek değildir. Söylediği ile yaptığı arasındaki bağı korumaktır. Karşımızdaki insan bize güvendiğinde, o güveni kendi çıkarımız için kullanmamaktır. Emanete sahip çıkmaktır. Bir ilişkinin sağlamlığı sadece güzel günlerdeki yakınlıkla ölçülmez. Zor bir durumda gösterilen tutum da o ilişkiyi ortaya koyar.

Şimdi başka bir konuya bakalım. İçinde bulunduğumuz zamanın güç dengeleri her zaman bizim lehimize olmayabilir. Maddi imkânlarımız azalabilir. Bazen hakkı savunduğumuzda yalnız kalabiliriz. Ama ahlaki temeli korumak ile her şartta güçlü görünmek aynı şey değildir. İnsanın dışarıdaki imkânı sarsılabilir; içindeki doğruluk duygusunu korumak için yine de mücadele edebilir.

Tarih boyunca insanlar kendilerini koruyacak sağlam yerler aradılar. Âd ve Semûd toplulukları üzerine anlatılanlar, yalnızca maddi kuvvete güvenmenin yeterli olmadığını düşündürür. Kayalara oyulmuş sağlam evler, insanın ahlaki sorumluluğunun yerine geçmez. Korunaklı bir yer edinmek başka, güvenilir bir hayat sürmek başkadır.

Burada yanlış bir sonuca da gitmeyelim. Tedbir almak gereksiz değildir. Maddi önlemler hayatın parçasıdır. Ancak maddi güvence, doğruluk ve sorumluluğun yerini tutamaz. Sağlam duvarların içinde yaşayan kişi de yalan söyleyebilir. Büyük imkânlara sahip biri de başkasına haksızlık edebilir. Demek ki insanın asıl sağlamlığı yalnızca sahip olduklarıyla ölçülmez.

Biz çoğu zaman gördüğümüz şeyleri büyütüyoruz. Ev, araba, para, eşya, konfor… Bunları artırınca huzurun da kendiliğinden artacağını düşünüyoruz. Oysa bu ikisi her zaman aynı yönde ilerlemiyor. Bir imkâna kavuşmak hayatı kolaylaştırabilir ama kolaylık tek başına mutluluk demek değildir.

Geçmişte bazı ailelerde imkânlar çok sınırlıydı. Kıyafet, ayakkabı ya da et her zaman kolayca bulunmazdı. Bir ihtiyacın karşılanması büyük sevinç oluşturabilirdi. Bugün birçok şey daha ulaşılabilir. Ama bir şeyin sürekli elimizin altında olması, onu fark etme biçimimizi de değiştiriyor.

Çocukken alınan bir çift ayakkabıya duyulan sevinci düşünün. O ayakkabının değeri yalnızca fiyatında değildi. Uzun zamandır beklenen bir ihtiyacın karşılanmasındaydı. Aynı şekilde zor bir yolculuğun ardından akrabalara, köye ya da sevilen bir yere kavuşmanın ayrı bir tadı vardı.

Eskiden köye gitmek kolay değildi. Kalabalık bir minibüs, bozuk yollar, yolun kalan kısmını yürümek… Fiziksel olarak yorucu olan bu yolculuk, hatırlandığında bazen büyük bir mutlulukla anlatılır. Bugün aynı mesafe daha kısa ve rahat geçilebilir. Ama o yolculuğun verdiği hissi yalnızca hızla ölçemeyiz.

Buradan geçmişin bütün zorluklarını güzel göstermemeliyiz. Yokluk zorlayıcıdır. İnsanların ihtiyaçlarını karşılayabilmesi elbette değerlidir. Asıl üzerinde duracağımız nokta şu: Sahip olduğumuz şey çoğaldığında, onu fark etme ve ona şükretme duygumuz da kendiliğinden çoğalıyor mu?

Eşyayı artırırken insan ilişkilerindeki emeği azaltıyorsak bir eksiklik oluşur. Daha konforlu yaşarken birbirimize daha az vakit ayırıyorsak bunu düşünmemiz gerekir. Maddi imkânı küçümsemek değil, onun hayatımızın bütün anlamını kaplamasına izin vermemek önemlidir.

Bütün bunların başında aynı soru duruyor: Doğrulukla girecek miyiz, doğrulukla çıkacak mıyız? Sabah Kur’an’dan duyduğumuz bir hatırlatmayı günün içine taşıyacak mıyız? Sahip olduklarımız artarken güvenilirliğimiz, merhametimiz ve sorumluluğumuz da artacak mı?

Bazen hayatımızda çok büyük bir değişiklik yapmamız gerekmez. Bugün başlayacağımız tek bir işte kendimize şu ölçüyü koyabiliriz: Bu işe doğru niyetle başlayacağım. Karşımdaki ne yaparsa yapsın, kendi payıma düşen dürüstlükten vazgeçmemeye çalışacağım. İş bittiğinde de arkamda haksızlık bırakmamaya gayret edeceğim.

İnsanın gerçek değeri, yalnızca ne kadar güçlü olduğu ya da ne kadar çok şeye sahip olduğu değildir. Bir işe nasıl başladığı ve nasıl bitirdiği de onun kim olduğunu gösterir. Allah’tan doğrulukla girmeyi ve doğrulukla çıkmayı isterken, attığımız adımların da bu duaya uygun olması gerekir.

Öyleyse bugün kendimize bir soru soralım: Açmak üzere olduğum kapıdan hangi niyetle gireceğim? Ve o kapıdan çıktığımda ardımda nasıl bir iz bırakacağım?

Doğru bir başlangıç isteyelim. Ama doğru bir bitiş için de emek verelim.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir