Gökyüzüne Bakarken Kendimize Dönmek: Şükür, İrade ve Birlik

24 Eylül 2024

Soru: En son ne zaman gökyüzüne bakıp yalnızca güzelliğini değil, bize ne hatırlattığını düşündük?

Başımızı kaldırıyoruz. Yıldızlar var. Yeryüzüne dönüyoruz. Meyveler var, renkler var, birbirinden farklı tatlar var. Bunlara alıştığımız için bazen hiçbirini fark etmiyoruz. Oysa alışmak başka, anlamak başka. İnsan gördüğü nimeti sıradan saydığında, kendisine verilenin değerini de unutabiliyor.

Gördüğümüz Güzellik, Fark Etmediğimiz Nimet

Hicr suresinde gökte burçların var edilmesinden ve göğün seyredenler için süslenmesinden söz edilir. Bu ifadeyi okurken aklımıza yıldızlar geliyor. Ama mesele yalnızca yıldızların varlığı değil. Bir de onları seyreden insan var. Bakıyor, hayran kalıyor, düşünüyor. Bir güzelliğin karşısında durup onu fark edebiliyor.

Meyveleri düşünelim. Çileğin tadı başka, eriğin başka, armudun başka. Renkleri, kokuları, biçimleri farklı. Süt var, bal var. Bunlardan faydalanıyoruz. Bazen de sadece lezzetini sevdiğimiz için tercih ediyoruz. Bu çeşitlilik, bize verilen nimetleri düşünmek için güçlü bir fırsat.

Bir saksıya domates eken insanı düşünün. İlk meyveyi gördüğünde nasıl seviniyor? Küçücük bir emek verdiği şeye bile kıymet veriyor. Buradan Allah’ın yaratmasına ve insana verilen değere yönelen bir düşünce doğuyor: Biz var edilmişiz. Yaşıyoruz. Seçebiliyoruz. Önümüzde türlü nimetler duruyor.

Fakat nimet yalnızca sahip olduğumuz şey değildir. Onu fark edebilmek de önemlidir. Sürekli eksiklerimizi sayarken önümüzdeki güzelliği göremiyorsak, hayatın bir yönünü kaçırıyoruz.

Soru: Sahip olduklarımızı gerçekten görüyor muyuz, yoksa ancak kaybettiğimizde mi değerlerini anlıyoruz?

Bu soruyu sormak, gördüğümüz her şeyi kolayca açıklayabileceğimiz anlamına gelmez. Bilmediğimiz çok şey var. Ama bilmediğimiz şeyler, bildiğimiz nimetleri de görmezden gelmemizi gerektirmiyor.

Seçim Hakkı ve Sorumluluğumuz

İnsanın önünde bir seçim alanı bulunuyor. İnanmak ya da inkâr etmek, şükretmek ya da nankörlük etmek, doğruya yönelmek ya da ondan uzaklaşmak… Bu tercihler insanın kendi hayatıyla ilgili ciddi bir sorumluluk taşıdığını hatırlatıyor.

Burada önemli bir denge var. Bir yanda Allah’ın gücü ve iradesi var. Öte yanda bizim tercihlerimiz ve çabamız. “Allah dilerse beni doğruya ulaştırır” demek, çaba göstermemek için gerekçe haline gelmemeli. Çünkü insanın önüne seçim yapma imkânı konmuş. Bize düşen, doğruyu istemek ve o yolda gayret etmek.

Ancak başka bir yanılgı da var. İnsan bir süre ibadet eder, iyi işler yapar, sonra kendi kendine, “Ben artık her şeyi hak ettim” diyebilir. O zaman da çabayı bir üstünlük belgesine dönüştürür. Hâlbuki çaba bizim görevimizdir; son hükmün ve mülkün sahibi Allah’tır. İnsanın hem çalışıp hem de haddini bilmesi gerekir.

Bunu günlük hayattan anlayabiliriz. Bir insan işinde büyük emek verir. Yine de beklediği ücreti ya da karşılığı alamayabilir. Emek değersiz değildir. Fakat emek vermek, bütün sonuçları kontrol edebildiğimiz anlamına da gelmez. Aynı şekilde iman yolunda gayret etmek de kendimize mutlak bir başarı payesi vermemizi gerektirmez.

Öyleyse ne yapacağız? Seçeceğiz, çabalayacağız, dua edeceğiz. Ve bunu yaparken başkalarına tepeden bakmayacağız. Kendi yaptıklarımızla övünerek nimetin sahibini unutmayacağız.

Bilmediklerimiz ve Sınırlarımız

Hicr suresinde yeryüzünün yayılması, dağların yerleştirilmesi ve orada ölçüyle bitkilerin yetiştirilmesi de anlatılır. Bu ayetler üzerinde düşünürken dünya, yaratılış ve varlığın başlangıcı gibi büyük sorularla karşılaşıyoruz.

İnsan bunları anlamak istiyor. “Bu nasıl oldu, başlangıcı neydi?” diye soruyor. Soru sormak düşünmenin bir parçası. Ama cevabını bilmediğimiz bir konuda kesin hüküm vermek farklı bir şey. Bir düşünceyi, bir benzetmeyi ya da kişisel yorumu doğrudan ayetin kesin bilgisiymiş gibi söylememeliyiz.

Yapay zekâya da soru sorabiliriz. Bize tanımlar verir, örnekler sıralar, farklı açıklamalar sunar. Fakat verdiği her cevap doğru olmak zorunda değildir. Onun cevabını da sorgulamamız gerekir. Aynı ölçü bizim kendi çıkarımlarımız için de geçerlidir. Bir soruya cevap bulamamış olmamız, kendi düşündüğümüz sonucun mutlaka doğru olduğunu göstermez.

Buradaki esas mesele şudur: İnsan çok şey öğrenebilir ama her şeyi bildiğini söyleyemez. Bilgi arttıkça kibir değil, dikkat artmalı. Hem yaratılışı düşünmeli hem de bilmediğimiz noktada bilmediğimizi kabul edebilmeliyiz.

Soru: Bir konuyu tartışırken hakikati mi arıyoruz, yoksa kendi düşüncemizi mutlaka üstün çıkarmaya mı çalışıyoruz?

Birbirimizi dinleme biçimimiz bile bu sorunun cevabını gösterebilir. Bazen asıl eksik olan bilgi değil, başkasının bildiğine kulak verebilme isteğidir.

Başarı Bir İmtihansa, Geride Kalanlar Ne Olacak?

Bir yarış düşünün. Henüz yürümeyi öğrenen birkaç bebek var. Önlerinde diz seviyesinde bir engel duruyor. Hepsi geçmeye çalışıyor. İçlerinden biri farklı bir yol buluyor: Ellerini engelin ötesine koyup bir ayağını, ardından diğerini geçiriyor. Sonra ilerliyor. Diğerleri hâlâ çözüm arıyor.

Bu küçük sahnede büyük bir soru saklı. Öne geçen insan ne yapacak? “Ben başardım” deyip yalnızca kendi yoluna mı bakacak? Yoksa dönüp geride kalanlara nasıl geçtiğini mi gösterecek?

Birimiz bir işi daha iyi biliyor olabiliriz. Birimiz daha çabuk kavrıyor, birimiz daha çok çalışabiliyor, birimiz başka bir alanda güçlü olabiliyor. Ama hiçbirimiz her konuda aynı imkâna ve beceriye sahip değiliz. Yusuf suresinde, her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bilen birinin bulunduğu hatırlatılır. Bu, bilginin insanı küçümsemeye değil, öğrenmeye ve paylaşmaya yöneltmesi gerektiğini düşündürüyor.

Öne geçenin sınavı kibir olabilir. “Ben kazandım, ötekiler de çalışsaydı” demek kolaydır. Oysa başkalarının şartlarını, imkânlarını ve güçlüklerini tümüyle bilmeyiz. Geride kalanın sınavı ise kıskançlık olabilir. Başkasının başarısını görünce onun iyiliğine sevinmek yerine öfke duymak da insanı yıpratır.

İki taraf için de başka bir yol var. Başaran kişi bilgisini paylaşabilir. Başaramayan kişi öğrenmeye açık kalabilir. Böylece birinin artısı ötekinin eksikliğini tamamlar. Yardım etmek yalnızca para vermek değildir. Bazen bildiğimiz yolu göstermek, bazen bir başkasının elinden tutmak, bazen de onun başarısını içtenlikle kutlamaktır.

Bu yüzden bir arada yaşamak, birbirimizin aynısı olmak demek değildir. Farklarımızla birbirimize destek olabilmektir. Herkesin güçlü yanı başka olabilir. Önemli olan gücü başkalarını dışlamak için değil, iyiliğe katkı için kullanmak.

Nankörlük Yerine Şükür, Ayrılık Yerine Merhamet

İnsan bazen başkasını kolayca suçlar. Kendi payını ise görmeyebilir. “Hep onlar yüzünden” demek, insanın kendisine dönmesini geciktirebilir. Peygamberlerin Allah’a yönelişlerinde kendi yanlışını kabul etme ve bağışlanma isteme bilinci dikkat çeker. Bizim de bu bilinç üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Şükür yalnızca güzel söz söylemekle sınırlı kalmamalı. Sahip olduğumuz bilgiyi, imkânı ve gücü nasıl kullandığımızda da görünmeli. Her şeyi kendimize saklıyorsak, başkalarının sıkıntısına kayıtsız kalıyorsak, nimetin sorumluluğunu yeterince düşünmüyor olabiliriz.

Toplulukların zor zamanlarında da aynı ölçü önemli. Birbirimize karşı sertleşmek, farklılıklarımızı düşmanlığa dönüştürmek kolay. Oysa birlikte kalmak için merhamete, anlayışa ve haksızlık karşısında ortak bir vicdana ihtiyaç var. Âl-i İmrân suresinde Hz. Peygamber’in insanlara yumuşak davranması ve sert olsaydı çevresindekilerin dağılacağı hatırlatılır. Birlikteliğin temelinde yalnızca aynı düşünce değil, birbirine nasıl davrandığımız da vardır.

Peki bütün bunlardan sonra kendimize ne soracağız? Bana verilen hangi nimeti başkalarıyla paylaşıyorum? Bildiğim bir şeyi öğretmekten kaçınıyor muyum? Başkasının başarısını kıskanıyor muyum? Kendi başarımı anlatırken bana sunulan imkânları unutuyor muyum?

Gökyüzüne bakarak başlamıştık. Yıldızlar, çeşit çeşit meyveler, yaşamın kendisi… Hepsi bize verilenler üzerinde düşünmeye çağırıyor. Ama asıl cevap yalnızca göğe bakışımızda değil. Yeryüzünde insanlara nasıl davrandığımızda da ortaya çıkıyor.

Bize verilen nimetin kıymetini bilmek, onu yalnızca kendimiz için tutmamakla anlam kazanır. Şükür, fark etmekle başlar; paylaşmakla görünür olur.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir