Bildiğimiz Doğruyu Neden Yaşayamıyoruz?

20 Eylül 2024

Kur’an’ı okuyoruz. Doğruyu duyuyoruz. Yanlışın ne olduğunu da çoğu zaman biliyoruz. Peki bütün bunları bildiğimiz hâlde neden aynı hatayı tekrar ediyoruz? Neden bazen bir kırgınlığı yıllarca taşıyor, bazen de değiştirmemiz gereken bir alışkanlığa sımsıkı sarılıyoruz?

Belki de mesele yalnızca bilmek değildir. Hatırlamak, düşünmek ve bildiğimizi hayatımıza geçirmek gerekir. İşte bu yüzden Kur’an’ın hatırlatma yönü üzerinde durmak zorundayız.

Kur’an Neyi Hatırlatıyor?

Hicr suresinin 9. ayetinde Allah, zikri kendisinin indirdiğini ve onu koruyacağını bildirir. Buradaki “zikir” sözü bize çok önemli bir kapı açar: Hatırlatılan bir hakikat var. İnsan unutuyor. Bildiğini unutuyor, verdiği sözü unutuyor, doğru bildiği yoldan uzaklaşabiliyor. Bu nedenle tekrar tekrar hatırlamaya ihtiyaç duyuyor.

Soru: Kur’an’ı hatırlamak yalnızca ayetleri okumak mıdır?

Hayır, asıl mesele okuduğumuzun bizi neye çağırdığını fark etmektir. Zulmetmemeyi, alay etmemeyi, kibirlenmemeyi, başkasının hakkına girmemeyi hatırlamak gerekir. Bir ayet bize yanlışımızı gösterdiğinde, onu sadece ezberimizde değil, kararlarımızda da yaşatmak gerekir.

Hicr suresinin devamında, önceki topluluklara da elçiler gönderildiği ve elçilerle alay edildiği anlatılır. Bu alay hafife alınacak bir tavır değildir. Çünkü insan bazen doğruyu dinlemek yerine doğruyu söyleyeni küçümser. Böyle yaptığında kendini sorgulamak zorunda kalmaz. Ama yanlışını da göremez.

İnsanların dürüstlükten, paylaşmaktan, ölçülü davranmaktan söz edilince neden rahatsız olabildiğini düşünelim. Çünkü doğru söz bazen alıştığımız düzeni sorgulatır. Kazancımızı, ilişkilerimizi ve tercih ettiğimiz hayatı yeniden değerlendirmemizi ister. Kolay olan, bu sorulardan kaçmaktır. Zor olan ise durup kendimize bakmaktır.

Kibir Kalpte Yer Ederse

Alayla başlayan tutum zamanla kibre dönüşebilir. İnsan kendisini hep haklı görmeye başladığında başkasından gelen öğüde kapısını kapatır. Öyle bir noktaya gelir ki kendisine yapılan uyarıyı anlamaya çalışmaz; hemen savunmaya geçer.

Burada kendimize soracağımız soru çok açık: Benim bir yanlışıma işaret edildiğinde önce ne yapıyorum? Dinliyor muyum, yoksa karşımdakini küçümseyerek konuyu kapatıyor muyum?

Kibir kadar kin de ağır bir yüktür. Bir insana yıllar önce kızmış olabiliriz. O olay çoktan geride kalmıştır. Ama onu yeniden hatırladığımızda aynı öfkeyi duyabiliriz. Kıskançlıkta da benzer bir durum yaşanır. Başkasının evini, işini veya sahip olduklarını düşündükçe kendimizi eksik görmeye başlayabiliriz.

Bu duyguların farkına varmak önemlidir. Çünkü insan bazen dışarıdaki sorunu çözmeye çalışırken içinde büyüttüğü sorunu görmez. Başkasının sözünü, tavrını, kıskançlığını tamamen kontrol edemeyiz. Kendi tepkimizi ise gözden geçirebiliriz.

Allah’a sığınmak, burada içten bir yöneliştir. “Rabbim, beni bu kinden, bu kibirden, bu kıskançlıktan koru” diyebilmek, insanın kendisini sorgulamaya başlamasıdır. Fakat bunu söylemekle birlikte davranışlarımızı da değiştirmek için çabalamamız gerekir.

Alışkanlık Nasıl Oluşur, Nasıl Değişir?

İlk defa araba kullandığımız günleri düşünelim. Direksiyon, vites, fren, aynalar… Her birine ayrı ayrı dikkat ederiz. Bir süre sonra aynı işi çok daha rahat yaparız. Çünkü tekrar ettikçe alışır, öğrendiğimiz hareketleri daha kolay uygularız.

Yemek yapmak da böyledir. İlk kez yapılan bir pilav veya çorba için tarif gerekir. Sonra aynı işlem defalarca tekrar edilince kolaylaşır. Bu, öğrenmenin güzel tarafıdır. Fakat alışkanlıkların bir başka yönü daha vardır: Bize iyi gelmeyen düşünce ve davranışlarda da ısrar edebiliriz.

Soru: Bir şeyi yıllardır böyle yapıyor olmamız onun doğru olduğunu gösterir mi?

Hayır. Alışmış olmakla doğru yapmak aynı şey değildir. İnsan bazen hep aynı tepkiyi verdiği için başka türlü davranabileceğini unutabilir. Yeni bir işe başlamak, eski bir alışkanlığı değiştirmek veya farklı bir yöntemi denemek bu yüzden zor gelebilir.

Bir kişi yıllarca aynı işte çalışmış olsun. İş yerinin durumu kötüleşse bile ayrılmaya cesaret edemeyebilir. Çünkü bildiği ortamı terk etmekten korkar. Bir başkası ise sürekli yeni işe başlar, fakat başladığı işi geliştirmek için yeterince sabretmez. İki farklı davranış gibi görünür. Oysa ikisinde de denge sorunu vardır.

İlk insan değişmekten kaçmaktadır. İkincisi ise bir yerde kalıp emek vermekte zorlanmaktadır. Önemli olan kendimizi tanımaktır. Biz hangi tarafa daha yakınız? Bir şeye başlamaktan mı korkuyoruz, yoksa başladığımızı tamamlamadan başka bir şeye mi geçiyoruz?

Üretimde de aynı durum görülür. Çok sayıda farklı ürün ortaya koymak her zaman başarı getirmez. Bazen tek bir ürünün üzerinde sabırla çalışmak, onu geliştirmek ve sağlamlaştırmak gerekir. Ama yıllarca hiç yenilik yapmamak da insanı aynı noktada bırakabilir. Burada ihtiyaç duyulan şey ölçüdür, yani mizandır.

Emek Vermeden Hemen Sonuç Beklemek

Bir şeyi öğrendiğimizde hemen değişmek istiyoruz. Bir davranışımızın yanlış olduğunu fark ediyoruz ve ertesi gün artık hiçbir zorluk yaşamamayı bekliyoruz. Oysa yıllarca tekrar ettiğimiz bir alışkanlığı değiştirmek emek ister.

İlkokula yeni başlayan çocuktan ileri düzeyde hesap yapmasını beklemek ne kadar yanlışsa, yeni bir beceri öğrenen insandan kusursuz sonuç beklemek de o kadar yanlıştır. İnsan önce öğrenir. Dener. Yanlış yapar. Sonra tekrar dener.

Bir tohumu toprağa ektiğimizde hemen hasat etmeyiz. Önce filizini görürüz. Büyümesini bekleriz. Emek veririz. Sonra ürün alırız. Kendi davranışlarımızdaki değişimi de bu sabırla düşünmek gerekir.

Soru: Ben gerçekten değişmek için emek mi veriyorum, yoksa yalnızca değişmiş olmayı mı istiyorum?

Bu ikisi birbirinden farklıdır. Dua ederken de sorumluluğumuzu unutmamalıyız. Yardım istemek, elimizden geleni yapmaktan vazgeçmek değildir. Yanlışımızı görüp onu düzeltmek için adım atmak, o duanın hayatımızdaki karşılığıdır.

Ölçü ve Sınır Neden Önemli?

Denge ihtiyacı aile ilişkilerinde de karşımıza çıkar. Çocuğumuzu seviyoruz diye her istediğini yapmak zorunda değiliz. Eşimizi, kardeşimizi veya arkadaşımızı önemsiyoruz diye bütün sınırlarımızdan vazgeçmek zorunda değiliz. Sevgi ile sınırsızlık aynı şey değildir.

Çocuğa telefon ve internet kullanımı konusunda sınır koyma örneğini düşünelim. Bir yandan onu korumak ve sorumluluk öğretmek istiyoruz. Diğer yandan her talebini karşılamayı sevgi sanabiliyoruz. Oysa bir sınırın neden gerekli olduğunu anlatmak, o sınırı tutarlı biçimde uygulamak da emek ister.

Sınır koymak karşıdakini küçümsemek veya ona haksızlık etmek anlamına gelmez. Ama hiçbir sınırın bulunmadığı yerde insanların hakları birbirine karışabilir. Önemli olan ölçülü ve adil davranmaktır. Ne başkasını ezmek ne de hakkımızın sürekli çiğnenmesine göz yummak.

Ailede birbirimize destek olmamızın da bir anlamı var. Her insanın güçlü ve zayıf yönleri farklıdır. Birimizin göremediğini diğeri görebilir. Biri yeni başlangıçlarda cesurdur, diğeri sabırla sürdürmekte iyidir. Birbirimizi yalnızca eleştirmek yerine bu farklılıklarla tamamlayabiliriz.

Şimdi en baştaki soruya dönelim: Doğruyu bildiğimiz hâlde neden aynı yanlışı tekrar ediyoruz? Çünkü hatırlamak için yeniden düşünmemiz, alışkanlıklarımızı görmemiz ve davranışlarımızı değiştirmek için emek vermemiz gerekiyor.

Bugün kendi hayatımızda yalnızca bir şeye bakalım. Hangi düşünceyi, hangi kırgınlığı veya hangi ölçüsüz davranışı artık sorgulamamız gerekiyor? Onu fark etmek küçük görünebilir. Ama değişim, insanın kendi yanlışına dürüstçe bakabildiği yerde başlar.

Doğruyu hatırlamak önemlidir. Asıl mesele, hatırladığımız doğruyla yaşamayı öğrenmektir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir