Allah’ın Nimetlerini Görmek: Şirkten Şükre, Sözden Davranışa

12 Eylül 2024

Bir insan Allah’a inandığını söylerken, hayatının merkezine başka şeyleri koyabilir mi? Dilimizle Allah’ı anıyoruz. Fakat karar verirken kimin sözüne uyuyoruz? Neyin peşinden gidiyoruz? Neyi kaybetmekten o kadar korkuyoruz ki doğru bildiğimiz şeyden vazgeçebiliyoruz?

Bu sorular kolay değil. Çünkü insan bazen yanlışını yanlış olarak görmüyor. Önce kendisini yanlış bir yere koyuyor. Sonra dünyayı da, başka insanları da, Allah’la olan ilişkisini de o yanlış ölçüye göre değerlendirmeye başlıyor. Bir gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemek gibi. Başlangıçtaki küçük görünen hata, sonrakilerin de yerini değiştiriyor.

İbrahim suresinin 30. ayetinde, insanları Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar koşanlardan söz edilir. Onlara dünyanın geçici faydalarından yararlansalar da varacakları yerin ateş olduğu hatırlatılır. Buradaki ağır uyarıyı yalnızca geçmişte yaşamış insanlara yöneltip kendimizi dışarıda tutmayalım. Kendi hayatımızda da neyi ölçü kabul ettiğimize bakalım.

İnsan Allah’a ortak koşmayı duyunca yalnızca heykelleri, putları düşünebilir. Oysa burada üzerinde durmamız gereken daha geniş bir sorun var: Allah’ın hükmünün yerine kendi isteklerimizi mi koyuyoruz? Birinin sözü, maddi kazancımız ya da alıştığımız düzen bizim için tartışılmaz hâle mi geliyor? Allah’a kulluğu söylediğimiz hâlde başka şeyleri mutlak doğru gibi mi görüyoruz?

Bu, başkasına kolayca hüküm vermemiz gerektiği anlamına gelmiyor. İnsanların inancını ve niyetini kesin biçimde bildiğimizi söyleyemeyiz. Ancak kendi önceliklerimizi dürüstçe sorgulayabiliriz. Yanlış bir düzeni yalnızca alıştık diye devam ettirdiğimizde, değişmemek için türlü gerekçeler üretmeye başlayabiliriz.

İbadet, hayatımızı değiştirmiyorsa

İbrahim suresinin 31. ayetinde iman eden kullara seslenilir. Namazı dosdoğru kılmaları ve kendilerine verilen rızıktan, alışverişin ve dostluğun fayda sağlamayacağı gün gelmeden önce gizli ve açık olarak harcamaları istenir. İbadet ile infakın yan yana anılması üzerinde düşünmeye değer.

Bir insan namaz kılıyor olabilir. Peki namazın ardından hayatına nasıl dönüyor? İş yerinde dürüst mü? Borcunu ödemekte dikkatli mi? Yakınına yardım ediyor mu? Haksız kazanç karşısında kendisine sınır koyabiliyor mu? İbadetin insanı düşündürmesi gereken yerlerden biri de burasıdır.

Namazı yalnızca hareketlerden ibaret görmek, insanın önündeki büyük anlamı daraltabilir. Namaz insanın Allah’ı, ahireti, hesabı hatırlamasına vesile olur. Fakat başkasının hakkını korumak, ihtiyacı olana yardım etmek ve doğru olan için emek vermek de insanın kendi sorumluluğudur. Birini yapıp diğerini tamamen unuttuğumuzda kendi hayatımızdaki kopuklukla yüzleşmemiz gerekir.

Kur’an’ı okumakla onu anlamaya çalışmak arasında da bağ vardır. İnsan bir ifadeyi ezberleyebilir. Ama o ifadenin kendisinden ne istediğini hiç düşünmeyebilir. Okuduğumuz ayet bizi hangi davranışa çağırıyor? Hangi yanlışımızı görmemizi sağlıyor? Bu soruların peşinden gitmek gerekir.

Birbirimize destek olmak da yalnızca güzel sözler söylemek değildir. Bir insan doğruyu öğrenmek için çaba gösterebilir. Bir başkasının anlamasına yardım edebilir. Maddi ve manevi imkânlarını paylaşabilir. İslam’ı hayatın içinde yaşamak üzerine düşünürken, yalnızca sözlerimize değil, yaptıklarımıza da bakmalıyız.

Bir terazi düşünelim. Bir kefesinde yaptığımız iyilikler var. Diğer kefesinde başkalarına verdiğimiz zararlar. İnsan bu benzetmeden hareketle davranışlarını hesaba çekebilir. Ancak böyle bir örneği ahiretteki hesabın bütün ayrıntılarını bildiğimiz iddiasına dönüştürmeyelim. Asıl mesele basit: İbadet, haksız davranışları önemsememek için bir gerekçe olamaz.

Bazen kişi kendisini şöyle teselli ediyor: “İbadetimi yaptım, gerisi o kadar önemli değil.” Hâlbuki insan gün içinde de karar veriyor. Alışveriş yapıyor. İşçi çalıştırıyor. Bir yakınını üzüyor ya da sevindiriyor. Doğru bir sözü saklıyor veya açıkça söylüyor. Hayatımızın bu kısmını ibadetten tamamen ayrı tutabilir miyiz?

Yalnızca başkalarının yanlışlarını saymak da kolay. Asıl zor olan kendi hayatımıza bakmak. Yanlış bir kazanç yönteminden uzaklaşmak gerektiğini düşünüyorsak, bunu gerçekleştirmek için ne yapıyoruz? Bir alışkanlığımızın bize zarar verdiğini biliyorsak neden devam ediyoruz? Öğrendiğimiz doğru bilgi, davranışımızı ne ölçüde değiştiriyor?

Nimetleri kim verdi?

İbrahim suresinin 32. ayeti göklerin ve yerin yaratılışına dikkat çeker. Allah’ın gökten su indirdiğini ve onunla türlü ürünler çıkardığını anlatır. Gemilerin ve nehirlerin insanın faydasına sunulması da hatırlatılır. Bir anda bakışımız kendi küçük gündemimizden çıkıp büyük bir düzene çevrilir.

Yağmur yağar. Toprak suyla buluşur. Ürün yetişir. İnsan bunlardan faydalanır. Birçoğumuz bunu çok sıradan buluyoruz. Her gün gördüğümüz şeyi artık görmemeye başlıyoruz. Oysa suyun gelmemesi hâlinde ne olacağını düşününce, alıştığımız nimetlerin değerini daha iyi anlıyoruz.

Bu ayette kullanılan “hizmete sunma” ifadesi üzerinde de durmak gerekir. İnsan doğadan yararlanıyor diye onun üzerinde sınırsız bir hak sahibi olduğunu sanmamalı. Su, toprak, nehirler ve diğer nimetler bizim faydamıza sunulmuş olabilir. Ama bu, onları düşünmeden tüketme ve bozma izni olarak okunmamalıdır.

Bir nehrin suyu yalnızca bir kişinin değildir. Bir ürünün yetişmesi için su gerekir. İnsanlar içer, hayvanlar faydalanır, bitkiler büyür. Bir yerdeki israf, başka bir yerdeki ihtiyacı görmezden gelmemize yol açabilir. Buradan bugün kendimize düşen sorumluluğu düşünelim: Emanet edilen imkânları nasıl kullanıyoruz?

Ayet gemilerden de söz eder. İnsan doğadaki düzeni gözleyerek yollar bulur. Gemiler yapar, su üzerinde yol alır. Çalışır, öğrenir, teknik geliştirir. Fakat yaptığı aracı görüp faydalandığı düzeni tümüyle unutması da mümkündür. Kendi emeğimizin değerini kabul ederken, varlığımızın bağlı olduğu nimetleri de görmeliyiz.

İnsanın bilgi üretmesiyle Allah’a karşı sorumluluğu birbirinin düşmanı değildir. Doğayı araştırabiliriz. Teknolojik gelişmeler hakkında sorular sorabiliriz. Fakat araştırmaların sonuçlarıyla ilgili kesin bilgi bulunmayan yerde iddiaları gerçek gibi anlatmamalıyız. Dinî bir ayetin verdiği ahlaki hatırlatmayı, doğrulanmamış bilimsel çıkarımlarla karıştırmamak gerekir.

Asıl soru şudur: Nimetlerin kaynağı üzerine düşünmek bizi daha ölçülü bir insan yapıyor mu? Suyu kullanırken, ürünü tüketirken, imkânımızı paylaşırken bu farkındalığı taşıyor muyuz? Yoksa yalnızca elde ettiklerimizi sayıp onların nasıl mümkün olduğunu unutuyor muyuz?

Güneş, ay, gece ve gündüz

İbrahim suresinin 33. ayetinde güneşin ve ayın, gece ve gündüzün insanın faydasına sunulması hatırlatılır. Her gün doğan güneşi görüyoruz. Gece olunca karanlığa alışıyoruz. Sabah olduğunda işlerimize devam ediyoruz. Bu düzen hayatımızın o kadar içinde ki bazen üzerinde düşünmüyoruz bile.

Fakat düşünelim: Günlük planlarımızı neye göre kuruyoruz? Ne zaman çalışıyoruz, ne zaman dinleniyoruz? Zamanı nasıl hesaplıyoruz? Güneşin ve ayın hareketleri, gece ve gündüzün dönüşü insanın yaşamını düzenlemesinde büyük bir yere sahip. Alışkanlık hâline gelen bu düzen, ayetin işaret ettiği nimetler arasında.

İnsan doğanın işleyişini araştırdıkça çok şey öğrenebilir. Bu öğrenme değerli. Ancak öğrendiklerinden dolayı ölçüsüz bir gurura kapılmak başka bir mesele. Bilgi sahibi olmak, her şeye gücümüzün yettiği anlamına gelmez. Birçok şeyi kullanabilmemiz, onları var eden bütün düzeni bizim kurduğumuz anlamına da gelmez.

Bir makineyi çalıştırabilen insan, makinenin bütün sınırlarını ilk anda bilmeyebilir. Bir yolculuğa çıkabilir; yine de ne zaman, hangi zorlukla karşılaşacağını bilemez. Bu sınırlılık bizi düşünmeye çağırır. Sahip olduğumuz imkânları küçümsemeden, kendimizi her şeye hâkim de sanmadan yaşayabiliriz.

Buradan korkuyla değil, dikkatle ilerleyelim. Çünkü amaç insanı araştırmaktan vazgeçirmek değil. Amaç, araştırırken şükür ve sorumluluk duygusunu kaybetmemek. Bilgimiz arttıkça daha da dikkatli davranabiliyor muyuz? Yoksa kendimizi başkalarından üstün görmeye mi başlıyoruz?

İstediğimiz her şeyi sayabiliyor muyuz?

İbrahim suresinin 34. ayeti çok çarpıcıdır. Allah’ın insanlara istediklerinden verdiği, O’nun nimetlerini saymaya kalksalar sayamayacakları anlatılır. Ardından insanın çok zalim ve çok nankör oluşu hatırlatılır. Bu ifadeyi okurken yalnızca büyük felaketleri veya büyük günahları düşünmeyelim. Gündelik hayatta nankörlüğün nasıl ortaya çıktığına da bakalım.

Bir çocuk yeni bir telefon ister. Aldığı telefonun işini görmesine değil, daha yeni bir modelinin olup olmadığına bakar. Aldığı ayakkabının sağlamlığı değil, markası onu ilgilendirir. Anne babasının verdiği emek, bazen bu beklentilerin arasında görünmez olur. Elbette her çocuk böyle değildir. Fakat bu örnek bize alışkanlığın nimetleri nasıl sıradanlaştırabildiğini gösterir.

Bir yetişkin için de durum farklı olmayabilir. Bir ihtiyacımız karşılanır. Kısa süre seviniriz. Sonra gözümüz başka bir isteğe çevrilir. Elimizdekini kullanırken onun kıymetini unutabiliriz. Şikâyetler artarken teşekkür azalabilir. İşte bu noktada insan kendi tavrına bakmalı.

Bir arkadaşınıza arabanızı verdiğinizi düşünün. Ona yardım etmek istiyorsunuz. Fakat arkadaşınız arabayı kullanırken sürekli şikâyet ediyor. Aracın bir sorunu olduğunda size kızıyor. Kullandığı imkânın değerini hiç görmüyor. Böyle bir davranış karşısında nasıl hissederiz? Yardımımızın küçümsendiğini düşünmez miyiz?

Bir çocuk bisikletini arkadaşına veriyor. Arkadaşı bisiklete iyi bakmıyor ve onu bozup geri getiriyor. Böyle bir durumda çocuk bir daha bisikletini vermek istemeyebilir. Buradaki örnek, emanetin kıymetini bilmeyi anlatıyor. Bir imkân bize sunulduğunda onu hoyratça kullanmakla dikkatli kullanmak arasında fark var.

Bir kıyafeti ödünç aldığımızı düşünelim. Temiz ve düzgün teslim edilmiş. Biz de onu kullandık. Geri verirken aynı özeni göstermemiz beklenir. İnsanın eline geçen nimete yaklaşımı, yalnızca o eşyayı değil, karşısındaki insanla ilişkisini de etkiler.

Buradan Allah’ın nimetlerine yeniden bakalım. Yağmur, su, yiyecek, gece, gündüz, güneş, ay… Bunları ne kadar sık düşünüyoruz? Bir kere olsun suyun ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu hatırlamak, günlük davranışımızı değiştirebilir. Çok tüketmenin her zaman daha iyi yaşamak olmadığını fark edebiliriz.

Nankörlük, yalnızca teşekkür kelimesini söylememek değildir. Kendisine sunulan imkânı görmemek, ona hoyrat davranmak ve sürekli daha fazlasını hak ettiğini sanmak da nankörlük üzerine düşünmemize yol açar. Yalnızca başkalarının nankörlüğünü fark etmek kolaydır. Kendi davranışımızı değerlendirmek daha zordur.

Peki ya biz? Sahip olduğumuz hangi nimeti artık görmüyoruz? Bize yardım eden hangi insanın emeğini sıradan sayıyoruz? Hangi imkânı kullanırken onu koruma sorumluluğunu unutuyoruz?

İbrahim suresindeki bu ayetlerin birbirine bağladığı noktaları düşünelim. Önce insanın yanlış ölçüler edinmesi ve Allah’a ortaklar koşması uyarılıyor. Sonra iman edenlerin ibadetle birlikte paylaşmaya çağrıldığı görülüyor. Ardından yaratılışın ve doğanın nimetleri hatırlatılıyor. Sonunda da insanın nankörlüğüyle yüzleşiyoruz.

Bütün bunlar yalnızca ezberlenip geride bırakılacak sözler değil. İş yerinde, evde, alışverişte, aile içinde ve günlük tüketimimizde ne yaptığımıza bakmamızı sağlıyor. Dua ederken aşırılıktan uzak kalmayı istiyoruz. Sonra gerçekten aşırı tüketimden uzak duruyor muyuz? Şükürden söz ediyoruz. Peki verilen nimete özen gösteriyor muyuz?

Sözle davranış arasındaki mesafeyi azaltmak kolay olmayabilir. Bazı alışkanlıklarımızı değiştirmek emek ister. Fakat ilk adım açıktır: Önce yanlışı fark etmek. Sonra neyi neden yaptığımızı yeniden düşünmek. İbadeti yalnızca sözde bırakmadan, paylaşmaya, dürüstlüğe ve emanete özen göstermeye çalışmak.

Başta sormuştuk: Bir insan Allah’a inandığını söylerken hayatının merkezine başka şeyleri koyabilir mi? Şimdi cevap için önce kendi hayatımıza bakalım. Neyin peşinden koşarken dengeyi kaybediyoruz? Hangi nimetin değerini unuttuk? Hangi doğruyu bildiğimiz hâlde uygulamıyoruz?

Rabbimiz bize nimetleri fark etmeyi, aşırılıktan korunmayı, öğrendiğimizi yaşamayı ve yanlışımızı gördüğümüzde düzeltebilmeyi nasip etsin. Evimizde, işimizde, ilişkilerimizde ölçülü ve adil olmayı kolaylaştırsın. Çünkü şükür yalnızca dilimizin söylediği söz değil; bize verilenle nasıl yaşadığımızda da kendini gösterir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir