Hayatımızın Merkezinde Kim Var? Tevhid, Şükür ve Nefisle Mücadele

4 Temmuz 2024

Hayatımızı gerçekte ne yönetiyor? İnandığımızı söylediğimiz değerler mi, yoksa vazgeçemediğimiz istekler mi? Bazen Allah’a iman ettiğimizi söyleriz. Fakat bir karar verirken önce insanların ne düşüneceğini, nasıl görüneceğimizi, ne kazanacağımızı hesaplarız. O zaman şu soruyla yüzleşmeliyiz: Allah’ı birlediğimizi söylerken hayatımızın merkezine başka şeyler mi yerleştiriyoruz?

Din, yalnızca belli zamanlarda üzerimize giyip sonra çıkardığımız bir elbise değildir. Yaşama biçimidir. İnsan nasıl düşüneceğini, neyi isteyeceğini, neye karşı çıkacağını, malını nasıl kazanıp harcayacağını, başkalarına nasıl davranacağını bir yaşam anlayışı içinde belirler. Bu yüzden dini hayatın küçük bir köşesine sıkıştırmak, onun hayatımıza yön veren tarafını gözden kaçırmaktır. İbadetlerimizle gündelik tercihlerimizi birbirinden koparmak yerine, aynı sorumluluğun parçaları olarak görmeliyiz.

Hz. Yusuf’un sözleri bu konuda bizi düşünmeye çağırıyor. Yusuf suresinde ataları İbrahim, İshak ve Yakub’un yolunu izlediğini, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmanın kendilerine yakışmayacağını söylüyor. Ardından bunun Allah’ın kendilerine ve insanlara bir lütfu olduğunu, fakat insanların çoğunun şükretmediğini hatırlatıyor. Demek ki Allah’ı birlemek yalnızca dilimizde duran bir cümle olmamalı. Bütün hayatımıza yön verecek bir tercih olmalı.

Şirk denince aklımıza yalnızca taş veya ağaçtan yapılmış putlar gelmesin. Bir insanın malı, kariyeri, makamı, arabası, ailesi ve başkalarının onayı hayatında öyle büyüyebilir ki bütün kararlarını bunlar belirlemeye başlar. Sevdiğimiz insanları sevmek başka, onların isteğini hayatımızda mutlak ölçü hâline getirmek başkadır. Eşyayı kullanmak başka, hayatımızı eşyanın etrafında kurmak başkadır. Her gün verdiğimiz küçük kararlar, neyi merkeze koyduğumuzu gösterir.

Hz. Yusuf zindandaki arkadaşlarına ayrı ayrı ilahların mı, yoksa mutlak hâkimiyet sahibi tek Allah’ın mı daha hayırlı olduğunu soruyor. Bu soru yalnızca eski bir dönemin insanlarına yöneltilmiş değildir. Bugün de kendimize sorabiliriz: Kararlarımızı kaç ayrı gücün korkusuyla veriyoruz? İnsanlar bizi beğensin diye neyi değiştiriyoruz? Paramız artsın diye hangi ilkemizden vazgeçiyoruz? Allah’a güvenmekten söz edip insanların gözünde değer kazanmaya neden bu kadar bağımlı oluyoruz?

Allah’ın araya aracılar koymadan kendisine yönelme imkânı vermesi ne büyük bir lütuf. Dünyada bir şirketin yöneticisine ulaşmak için bile randevu isteriz. Kapılar, makamlar, araya giren insanlar vardır. Bize vakit ayrıldığında teşekkür ederiz. Oysa Rabbimize yönelmek için böyle bir kapı beklemeyiz. Dua edebilir, yardım isteyebilir, şükredebilir, bağışlanma dileyebiliriz. Ne var ki bu büyük nimeti ne kadar fark ediyoruz? Doğrudan yönelme imkânına sahip olduğumuz hâlde neden başka şeylere bu kadar bağlanıyoruz?

Bir başka zorluğumuz dua ile emek arasındaki ilişkiyi doğru anlamak. Çalışmadan pilav pişmeyeceğini, emek vermeden bir işin yürümediğini biliyoruz. Öyleyse dua bunun neresinde? Dua etmek, insanın çalışmasını gereksiz hâle getiren bir yöntem değildir. İnsan elinden geleni yapar; fakat her sonucun bütünüyle kendi gücünden kaynaklandığını da sanmaz. Çabayı, şükrü ve Allah’a yönelmeyi birbirinden ayırmamak gerekir.

Aynı işi yapan iki insan farklı sonuçlar elde edebilir. Biri küçük bir başlangıçtan büyük bir işletme kurabilir; diğeri yıllarca çalıştığı hâlde aynı maddi seviyeye ulaşamayabilir. Bir başkası varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Bu farkları yalnızca bir kişinin daha değerli, diğerinin daha az değerli olmasıyla açıklayamayız. Her insanın imkânı ve sınavı farklıdır. Çok kazananın da şükretmesi gerekir; az kazananın da. Her ikisi de sahip olduğu imkânı nasıl kullandığından sorumludur.

Peki bütün bu çalışmanın, kazanmanın ve biriktirmenin sonunda neyi arıyoruz? Mutluluğu. Evlenirken, iş kurarken, çocuk yetiştirirken, ev ve araba alırken çoğu zaman daha mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Ama mutluluk para gibi elimizle tutabileceğimiz bir eşya değil. Somut şeyleri elde ettiğimizde içimizde bir karşılık arıyoruz. Bazen o karşılığı buluyoruz, bazen de yeni bir arzuya yöneliyoruz. Daha fazlasını elde etmek, daha fazla huzuru her zaman beraberinde getirmiyor.

Bunun karşısında paylaşmanın verdiği sevinci düşünelim. Kendimize bir eşya aldığımızda bir memnuniyet duyabiliriz. Fakat bir başkasının ihtiyacını giderdiğimizde, ona bir hediye verdiğimizde, aldığı şeyin yüzünde oluşturduğu sevinci gördüğümüzde başka bir anlamla karşılaşırız. Sadaka yalnızca elimizden çıkan para değildir. Malın bize hükmetmesine karşı bir tercihtir. Bir başka insanın ihtiyacını kendi isteğimizin önüne koyabilmektir.

İşte nefisle mücadele burada başlıyor. Nefis her zaman kötü diye düşündüğümüz şeyleri istemez. Bazen güzel ve meşru görünen bir şeyi ölçüsüz biçimde ister. Bir araba ihtiyacımız olabilir. Fakat daha gösterişli, daha pahalı, daha fazla dikkat çeken bir araca sahip olma arzusu bütün kararlarımızı yönetiyorsa, artık ihtiyacımızdan daha fazlasını konuşuyoruz. Bir isteğin aşırıya kaçması, bizi borca, kaygıya ve sürekli başkalarıyla kıyaslamaya sürükleyebilir.

Hz. Yusuf’un nefsini temize çıkarmadığını ifade etmesi, insanın kendi içinde taşıdığı eğilimleri küçümsememesi gerektiğini hatırlatır. Yanlışa karşı ilk adım, kendimizi kusursuz ilan etmek değildir. Hangi isteğimizin bizi sürüklediğini kabul etmektir. ‘Benim böyle bir zaafım yok’ demek kolay. Asıl mesele, o zaafın karşımıza çıktığı anda nasıl davrandığımızdır. Para, gösteriş, öfke veya kıskançlık söz konusu olduğunda kendimizi ne kadar yönetebiliyoruz?

Bazen insan en çok sevdiği şeye karşı ölçüyü kaybeder. Yeni ve lüks otomobilleri seven birini düşünelim. Elindeki para yetmediğinde borçlanır. Bir aracın verdiği haz, kısa süre sonra daha üst modelini istemeye dönüşür. Ardından bir gün bu isteğin kendisini ne kadar yorduğunu fark eder. Daha mütevazı bir araca yönelmek, toplu taşımayı kullanmak ya da yeni bir alışverişi ertelemek onun için yalnızca maddi bir karar değildir. Kendi isteğine ‘Hayır’ diyebilmeyi öğrenmesidir.

Elbette bir şeyi bir defa bırakmakla her sınav bitmez. İmkânlar genişlediğinde, sevdiğimiz bir eşya çok uygun fiyata karşımıza çıktığında aynı arzu yeniden uyanabilir. O anda insanın kendisini tanıması önemlidir. Güvendiği biriyle istişare etmek, neye neden ihtiyaç duyduğunu yeniden düşünmek, kararın yalnızca anlık heyecanla verilmesini engelleyebilir. Bazen bir yakınımızın ‘Buna gerçekten ihtiyacın var mı?’ sorusu, bizim kendimize soramadığımız sorudur.

Oruç da nefsin her isteğine hemen cevap vermemeyi öğrenmek için güçlü bir hatırlatmadır. Açlık hissedilir. Yemek önümüzde durabilir. Ama insan belirli bir vakte kadar yememeyi seçer. Bu tercih, gündelik alışkanlıklarımızın bizi ne kadar yönettiğini fark ettirebilir. Sabırsız olduğumuz bir konuda beklemeyi öğreniriz. Fakat orucun anlamını yalnızca aç kalmaya indirgemeyelim; burada konuştuğumuz şey, insanın kendisine sınır koyabilmesi ve Allah’a yönelmesidir.

Vermek de insanı sınayan bir iştir. Yalnızca elimizdeki fazlalığı paylaşmak değil, bazen kendimize ayırmak istediğimiz bir imkândan başkasının ihtiyacı için vazgeçmek zor gelir. Bir yoksulu bulup ihtiyacını öğrenmek, yaşlı birini ziyaret etmek, desteğe ihtiyaç duyan birine vakit ayırmak emek ister. Böyle iyilikler gösteriş için yapıldığında asıl amaç zarar görebilir. Samimiyet, kimsenin görmediği yerde de aynı hassasiyeti taşıyabilmektir.

Bugün gösterişe neden bu kadar önem veriyoruz? Bir insanın kıyafeti, arabası, evi ve kullandığı eşyanın markası, ona gösterilen davranışı değiştirebiliyor. Pahalı arabayla gelen kişi farklı karşılanıyor; hiçbir şeyi olmayan kişi aynı saygıyı görmeyebiliyor. Bu durum yalnızca bir alışveriş meselesi değil, insanı neye göre değerlendirdiğimizle ilgili bir ahlak meselesi. Kendimizi de başkalarını da malın ve makamın ölçüsüne vurduğumuzda neyi kaybediyoruz?

Toplumda kıyas ve rekabet büyüdükçe akrabalar arasındaki kırgınlıklar da artabilir. Birinin sahip olduğu eşya, diğerinin içinde eksiklik hissi uyandırabilir. Birinin lüks hayatı, başkasının gözünde ulaşılması gereken yeni bir hedefe dönüşebilir. İnsan bu yarışa kapıldığında kendisine ‘Yeter’ demekte zorlanır. Oysa mütevazı bir hayat, sadece az parayla yaşamak değildir. İmkânı olduğu hâlde ölçülü davranabilmek de mütevazılığın parçasıdır.

Bir insanın çok pahalı bir araba almaya gücü yetebilir. Fakat daha ölçülü bir araç seçtiğinde aradaki parayla ne kadar ihtiyacı giderebileceğini düşünmesi gerekir. Bu, herkes için aynı harcama miktarını belirlemek demek değildir. Sorulması gereken soru daha temel: Kazancımızın ne kadarını kendi gösterişimize, ne kadarını başkalarının ihtiyacına ayırıyoruz? Malı yönetiyor muyuz, yoksa mal bizi mi yönetiyor?

Yalnızca insanlardan gelecek itibara güvenmek de bizi yanlış bir yola sürükleyebilir. Daha pahalı eşya kullandığımızda bazı kapıların daha kolay açıldığını düşünebiliriz. İnsanların bize bakışı değişebilir. Fakat bu ilgi bizim gerçek değerimizin ölçüsü müdür? Allah’ın lütfuna güvenmekten söz ederken sürekli insanların takdirini toplamaya çalışıyorsak, kendi içimizdeki çelişkiyi görmemiz gerekir. Kalbimizin yönünü belirleyen şey, başkalarının alkışı olmamalı.

Bu mesele eğitim anlayışımızla da bağlantılıdır. Bir gence kaynak yapmayı öğretiyorsak yalnızca metal parçalarını nasıl birleştireceğini anlatmak yeterli midir? Kaliteli iş yapmak, müşteriyi aldatmamak, eksik malzeme kullanmamak, emeğin hakkını vermek de önemli değil midir? Yabancı dil öğrenen biri yalnızca kelimeleri ezberlemekle iyi bir insan hâline gelmez. Bilgiyle birlikte dürüstlük, güvenilirlik ve sorumluluk da düşünülmelidir.

Çocuğumuza ‘Oku, meslek sahibi ol, para kazan’ diyoruz. Elbette bunlar önemli. Ama ‘İşini hakkıyla yap, başkasının hakkını yeme, kimseyi kandırma, ihtiyacı olanı gözet’ demeyi de aynı ciddiyetle sürdürüyor muyuz? Eğitim yalnızca kazancımızı büyütmeye yararsa, insanın ahlaki yönünü eksik bırakabiliriz. Hayatımızı doğruya yöneltmek, meslek öğrendiğimiz yerde de ticaret yaptığımız yerde de geçerlidir.

Yusuf suresinde zindandaki insanlara yöneltilen çağrı yeniden karşımızda: Ayrı ayrı ilahların mı, yoksa mutlak hâkimiyet sahibi tek Allah’ın mı daha hayırlı olduğu. Bu soru bugün hangi alışkanlığımızı değiştirmemiz gerektiğini de düşünmeye çağırıyor. Bir başkasının gözünde değerli görünmek için kendi ölçümüzden uzaklaşıyor muyuz? Nefsimizin istediği her şeyin peşinden gitmek yerine doğruyu seçebiliyor muyuz? Bütün gücümüzü yalnızca kazanmak için mi, yoksa hayırlı bir hayat yaşamak için mi kullanıyoruz?

Allah’ın rahmetini, lütfunu ve bize doğrudan yönelme imkânı vermesini hatırlayalım. Duayı emekten, şükrü kazançtan, ibadeti ahlaktan ayırmayalım. Çalışalım ama çalışmayı mutlak güç sanmayalım. Kazanalım ama kazancı putlaştırmayalım. Sevelim ama sevgiyi insanları ilahlaştırmaya dönüştürmeyelim. İhtiyacımızı bilelim; isteklerimizin aşırılığına karşı da dikkatli olalım.

Sonunda elimizde şu sorular kalıyor: Hangi isteğime ‘Hayır’ diyemiyorum? İnsanların gözünde değerli olmak için nelerden vazgeçiyorum? Sahip olduğum malı kaç insanın faydasına kullanıyorum? Allah’ın bana sunduğu doğrudan yönelme imkânına ne kadar şükrediyorum? Bu sorulara vereceğimiz cevaplar, yalnızca düşüncelerimizi değil, yarın atacağımız adımları da belirleyebilir.

Rabbimiz bizlere doğru olanı, hak olanı ve gerçekten fayda veren bilgiyi öğrenmeyi nasip etsin. Nefsimizin aşırılıklarını görmeyi, şükretmeyi, paylaşmayı ve samimiyetle O’na yönelmeyi kolaylaştırsın. Bildiğimiz iyilikleri hayatımıza geçirmeyi, malımızı ve imkânlarımızı doğru kullanmayı, insanların takdirinden önce Allah’ın rızasını gözetmeyi nasip etsin. Çünkü hayatımızın merkezinde neyin bulunduğunu sözlerimizden çok tercihlerimiz gösterir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir