Ümitsiz insan mutlaka mutsuz insan mıdır? Rum Suresi 49-12

Rûm 49 ile Rûm 12’yi birlikte okuyunca “ümitsizlik” meselesi çok derinleşiyor. Çünkü aynı kök, ب ل س – B-L-S, iki farklı dünyada karşımıza çıkıyor:

Rûm 49: İnsanlar yağmur gelmeden önce mublisîn olmuşlardı; ümitlerini kesmiş, çıkış göremez hâle gelmişlerdi.
Rûm 12: Kıyamet gerçekleştiğinde suçlular yublisu; şaşkın, çaresiz ve ümitsiz kalacaklar.

Buradaki önemli nokta şu: Ümitsizlik yalnızca üzülmek değildir. Ümitsizlik, artık bir çıkış ihtimali görememektir.

Ümitsiz insan mutlaka mutsuz insan mıdır?

Hayır. Her mutsuz insan ümitsiz değildir.

Bir insan çok üzgün olabilir ama içinde şöyle diyebilir:

“Şu anda çok zor durumdayım ama bu son değil.”

Bu insan acı çekiyor olabilir fakat ümitsiz değildir.

Ümitsizlik ise başka bir noktadır:

“Hiçbir şey değişmeyecek.”
“Artık hiçbir yol yok.”
“Bundan sonra iyi bir şey olamaz.”

Rûm 49 tam olarak bu psikolojiyi gösteriyor.

Toprak kuru.
Yağmur yok.
İnsan baktığı yerde çözüm göremiyor.

Ve insan büyük bir hata yapıyor:

Gördüğü bugünden, görmediği yarın hakkında kesin hüküm veriyor.

Bence 49. ayetin en büyük derslerinden biri burada.

Biz bazen:

“Ben göremiyorum.”

ile

“Yok.”

cümlesini birbirine karıştırıyoruz.

Çözümü göremiyoruz.

Sonra:

“Çözüm yok.”

diyoruz.

Oysa bunlar aynı şey değil.


İnsan neden ümitsiz olur?

Çünkü insan çoğu zaman ümidini Allah’a değil, gördüğü sebeplere bağlıyor.

Yağmurun işaretini görürse umutlanıyor.

Para varsa umutlanıyor.

Doktor iyi konuşursa umutlanıyor.

Müşteri varsa umutlanıyor.

İşler iyi gidiyorsa umutlanıyor.

Eşi güzel davranıyorsa evliliğinden umutlanıyor.

Çocuğu başarılıysa geleceğinden umutlanıyor.

Yani aslında şöyle diyoruz:

“Bana iyi bir gelecek gösterecek somut bir delil ver, ben de umut edeyim.”

Fakat Rûm 49’un insanında sorun tam burada.

Henüz yağmur görünmüyor.

Fakat bir önceki ayet olan Rûm 48 ne anlatıyor?

Rüzgârlar hareket ediyor.

Bulutlar oluşuyor.

Allah onları yayıyor.

Parçalıyor.

Yağmur hazırlanıyor.

İnsan ise bütün bu sürecin yalnızca kendi görebildiği bölümünü biliyor.

İşte çok önemli bir cümle çıkıyor:

Biz yağmuru görmeden önce Allah rüzgârı göndermiş olabilir.

Hayatımızda da böyledir.

Bir şeyin henüz sonucunu görmememiz, hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez.


Peki insan Allah’tan neden ümidini keser?

Çünkü bazen Allah’a değil, Allah’ın bize istediğimiz şeyi vermesine bağlanıyoruz.

Bu ikisi farklıdır.

Biz şöyle düşünüyoruz:

“Allah’a güveniyorum.”

Ama içimizde bunun devamı bazen şöyle:

“…çünkü benim istediğim şeyi verecek.”

İstediğimiz gerçekleşmeyince:

“Niye olmadı?”

Biraz daha gecikince:

“Allah beni duymuyor mu?”

Daha da gecikince:

“Demek ki olmayacak.”

İşte burada aslında Allah’tan değil, kendi yazdığımız senaryonun gerçekleşmesinden ümit etmiş olabiliriz.

Gerçek ümit ise şunu söyleyebilmektir:

“Ben ne olacağını bilmiyorum ama Allah’ın imkânlarının benim gördüğüm imkânlarla sınırlı olmadığını biliyorum.”

Bu çok farklı bir bilinçtir.

Ümit:

“Kesin benim istediğim olacak.”

demek değildir.

Ümit:

“Benim göremediğim ihtimaller de var.”

diyebilmektir.


Parası olanın ümidi var, parası olmayanın ümidi yok mu?

Eğer öyle olsaydı en zengin insanların dünyanın en umutlu insanları olması gerekirdi.

Ama bunun böyle olmadığını hayatın içinde görüyoruz.

Çünkü para imkân verir, fakat ümit üretmek zorunda değildir.

Hatta insan parasını mutlak güven kaynağı hâline getirirse başka bir korku başlar:

“Ya kaybedersem?”

Parası olmayan:

“Nasıl kazanacağım?”

diye korkabilir.

Parası olan:

“Nasıl koruyacağım?”

diye korkabilir.

Birisinin hesabında 10 bin lira vardır, endişelidir.

Diğerinin 100 milyon lirası vardır ama o da endişelidir.

Demek ki ümit bankadaki rakamla doğrudan bağlantılı değildir.

Çünkü Rûm 49 bize daha temel bir şey söylüyor:

İnsan ümidini görünen imkâna bağlarsa, görünen imkân bittiği anda ümidi de bitebilir.

Para bugün vardır.

Yarın olmayabilir.

Sağlık bugün vardır.

Yarın değişebilir.

Makam bugün vardır.

Yarın başkası oturabilir.

Gençlik vardır.

Geçer.

Fakat ümidimizin kaynağı bunların hepsi olursa hayatımız çok kırılgan hâle gelir.


Ümit etmek için somut bir şey görmemiz gerekiyor mu?

İşte Rûm 49 bence tam tersini öğretiyor.

Somut delil ortaya çıktıktan sonra umut etmek kolaydır.

Gökyüzü kapkara olmuş.

Bulutlar dolmuş.

Yağmur kokusu gelmiş.

Meteoroloji yüzde yüz yağmur diyor.

Şimdi:

“Yağmur yağacak gibi.”

demek çok büyük bir iman veya ümit değildir.

Asıl mesele gökyüzü hâlâ açıkken ne düşündüğümüzdür.

Fakat burada da önemli bir denge var:

Ümit, gerçekliği inkâr etmek değildir.

Kuraklık varsa:

“Kuraklık yok.”

demeyiz.

Borç varsa:

“Borcum yok.”

demeyiz.

Hastalık varsa:

“Hasta değilim.”

demeyiz.

Evlilikte sorun varsa:

“Her şey mükemmel.”

demeyiz.

Ümit gerçeği reddetmez.

Şöyle der:

“Evet, bugün durum kötü. Ama bugünkü durum geleceğin tamamı değildir.”


Yaratılmış olmak, var olmak bile umut için yeterli değil mi?

Bence bu soru işin çok derin noktasına gidiyor.

Bir düşünelim.

Şu anda varız.

Bir zamanlar yoktuk.

Biz kendimizi meydana getirmedik.

Kalbimizi yapmadık.

Gözümüzü tasarlamadık.

Damar sistemimizi kurmadık.

Zihnimizi meydana getirmedik.

Dünyaya hangi ailede geleceğimizi seçmedik.

Ama varız.

İşte insan yalnızca kendi varlığına bakıp bile şu soruyu sorabilir:

“Beni yokluktan varlığa çıkaran Allah’ın imkânları, benim bugün gördüğüm imkânsızlıklardan mı ibaret?”

Bu bakış insanın ümit anlayışını değiştirir.

Rûm 49’daki kuru toprağa bakıyoruz.

Toprak açısından bakarsak:

“Bitti.”

Ama biraz sonra yağmur geliyor.

Aslında varoluşun kendisi de buna benziyor.

Bir zamanlar biz yoktuk.

Şimdi varız.

Öyleyse bizim “imkânsız” dediğimiz şey çoğu zaman:

“Ben bunun nasıl olacağını bilmiyorum.”

demektir.

Ama insan bazen:

“Nasıl olacağını bilmiyorum.”

yerine:

“Olamaz.”

diyor.

Aradaki fark çok büyük.


Ümit ile şükür arasında nasıl bir ilişki var?

Çok güçlü bir ilişki var.

Şükür insanın elindekini görmesini, ümit ise henüz elinde olmayan konusunda kapıyı kapatmamasını sağlar.

Şöyle söyleyebiliriz:

Şükür geçmişe ve bugüne doğru bakar.
“Bana neler verildi?”

Ümit geleceğe doğru bakar.
“Allah’ın verebilecekleri bununla mı sınırlı?”

Şükür yoksa insan şöyle yaşar:

“Hiçbir şeyim yok.”

Oysa birçok şeyi vardır.

Ümit yoksa:

“Bundan sonra da hiçbir şey olmayacak.”

der.

Böylece insan iki taraftan sıkışır:

Geçmişteki nimeti görmez.

Gelecekteki ihtimali de kapatır.

Bu yüzden şükür ümidin yakıtlarından biri olabilir.

İnsan geçmişine dönüp baktığında kaç kez:

“Buradan çıkamam.”

dediği bir yerden çıktığını fark eder.

Kaç defa:

“Bu problem çözülmez.”

dediği şey çözülmüştür.

Kaç defa beklemediği bir insanla karşılaşmıştır.

Kaç defa beklemediği bir kapı açılmıştır.

Şükür bunları hatırlatır.

Ve insan der ki:

“Daha önce görmediğim yerlerden yollar açıldıysa, bugün de bütün ihtimalleri ben bilmiyorum.”


Peki insan nasıl ümitvar olur?

Ümitvar olmak yalnızca:

“Her şey güzel olacak.”

diye tekrarlamak değildir.

Bu, bazen sadece kendimizi teselli etmek olabilir.

Kur’an’ın gösterdiği çizgide ümit daha güçlüdür.

1. Bugünkü görüntüyü mutlaklaştırmamak

Bugün fakirim.

Bu bir durumdur.

“Ben hep fakir kalacağım.”

ise yorumdur.

Bugün işlerim kötü.

Bu gerçek olabilir.

“Bir daha düzelmeyecek.”

ise gelecekle ilgili iddiadır.

Rûm 49 bizi tam burada yakalıyor.


2. Sebepleri Allah yerine koymamak

Para bir sebeptir.

İnsan bir sebeptir.

Doktor sebeptir.

Müşteri sebeptir.

İş sebeptir.

Teknoloji sebeptir.

Ama hiçbirisi mutlak değildir.

Sebep ortadan kalkınca Allah’ın imkânı ortadan kalkmaz.


3. Elimizdekileri görmek

Ümit sürekli olmayan şeye bakarsa yorulur.

Şükür insanın başını çevirip olanı görmesini sağlar.

“Ne yok?” kadar:

“Ne var?”

sorusunu da sormalıyız.

Nefes var mı?

Akıl var mı?

Bugün var mı?

Bir şeyleri değiştirme imkânımız var mı?

Bir telefon açabilecek gücümüz var mı?

Özür dileyebilir miyiz?

Çalışabilir miyiz?

Bir şey öğrenebilir miyiz?

O zaman tamamen çaresiz değiliz.


Ümit etmek eylemsiz ve bedelsiz olur mu?

Bence burası çok önemli:

Ümit ile temenniyi ayırmamız gerekiyor.

Temenni:

“İnşallah olur.”

deyip hiçbir şey yapmamaktır.

Ümit ise:

“Allah’ın kapıyı açabileceğine inanıyorum; ben de üzerime düşen kapıları çalacağım.”

demektir.

Rûm 48’e tekrar bakalım.

Yağmur birdenbire gökten düşmüyor.

Bir süreç var:

Rüzgâr hareket ediyor.

Bulut oluşuyor.

Yayılıyor.

Parçalanıyor.

Yağmur geliyor.

Yani sonuçtan önce hareket var.

İnsan hayatında da ümit hareket üretmelidir.

İş arıyorsak başvuru yapacağız.

Borç içindeysek hesabımızı değiştireceğiz.

Evliliğimiz kötüyse konuşacağız, dinleyeceğiz, gerekiyorsa özür dileyeceğiz, davranışımızı değiştireceğiz.

Bilgimiz yetersizse öğreneceğiz.

Bir yanlış yaptıysak sonuçlarını düzeltmek için bedel ödeyeceğiz.

Çünkü:

Eylemsiz ümit kolayca hayale dönüşür.

Ama başka bir uç da yanlış:

Sadece eyleme güvenmek.

Doğru denge şu olabilir:

Elimizden geleni yaparız ama sonucu kendi gücümüzün eseri saymayız.


Bedel olmadan ümit olur mu?

Bir insan hiçbir şey yapmadan:

“Allah bana verir.”

diyebilir.

Ama bu ümitten çok beklenti olabilir.

Gerçek ümit insanı tembelleştirmez.

Tam tersine ayağa kaldırır.

Çünkü şöyle düşünür:

“Kapının açılabileceğine inanıyorsam kapıya doğru yürümeliyim.”

Ümit varsa insan tekrar dener.

Bir kez daha konuşur.

Bir kez daha üretir.

Bir kez daha öğrenir.

Bir kez daha kendisini düzeltir.

Bir kez daha salih amel işler.

Ümitsiz insan ise çoğu zaman neden bırakır?

Çünkü zihninde sonuç zaten bellidir:

“Nasıl olsa olmayacak.”

Bu yüzden ümitsizlik yalnızca bir duygu değildir.

Davranışlarımızı da etkiler.

İnsan umut kesince hareketi bırakabilir.

Hareketi bırakınca gerçekten şartlar daha kötü hâle gelir.

Sonra da:

“Bak, zaten olmayacaktı.”

der.

Böylece kendi ümitsizliğini kendi davranışıyla besleyen bir döngü oluşabilir.


Rûm 49 ile Rûm 12 arasındaki büyük fark

Bence dersin vurucu noktası tam burası:

49’daki insan erken ümitsiz oluyor.

Henüz hikâye bitmediği hâlde hikâyenin sonunu yazıyor.

Yağmur biraz sonra gelecek ama o:

“Bitti.”

diyor.

12’de ise gerçekten dünya imtihanı bitmiş durumda.

İşte iki ayetin aynı B-L-S köküyle birbirine bakması çok düşündürücü.

49 bize sanki şöyle diyor:

“Dünyada henüz imkân varken niçin son gelmiş gibi davranıyorsunuz?”

12 ise:

“Asıl geri dönüşsüz ümitsizliğe düşmeden önce zamanı değerlendirin.”

Bir başka ifadeyle:

Dünyadaki ümitsizlik çoğu zaman erken verilmiş bir hükümdür.

Ahiretteki ümitsizlik ise artık fırsatın geçirilmesinin sonucudur.

Bu nedenle bugün nefes alıyorsak, hâlâ yapabileceğimiz bir şey varsa, hâlâ yanlışımızı düzeltebiliyorsak, hâlâ iyilik yapabiliyorsak, hâlâ çalışabiliyorsak:

Henüz 12. ayette değiliz.

Henüz 49. ayetin dünyasındayız.

Toprak kuru olabilir.

Ama hikâye bitmedi.


Belki ümit için en sade tarifimiz şu olabilir:

Ümit, elimizde hiçbir sorun yokmuş gibi davranmak değildir.
Ümit, sorunumuz varken Allah’ın imkânlarını kendi gördüğümüz imkânlarla sınırlamamaktır.

Şükür ise:

“Bugüne kadar verilenleri unutma.”

der.

Ümit:

“Yarının kapılarını bugünden kapatma.”

der.

Eylem:

“Sen de üzerine düşeni yap.”

der.

Bu üçü birleştiğinde çok güçlü bir hayat anlayışı ortaya çıkıyor:

Şükret.
Ümidini kesme.
Harekete geç.
Bedel öde.
Sonucu Allahlaştırma.

Ve belki Rûm 49’un bize bıraktığı en güzel soru şudur:

Biz bugün kuru toprağa mı bakıyoruz, yoksa rüzgârın bir yerlerde çoktan esmeye başlamış olabileceğini de hesaba katıyor muyuz?

Rûm 49 ile Rûm 12’yi birlikte okuyunca “ümitsizlik” meselesi çok derinleşiyor. Çünkü aynı kök, ب ل س – B-L-S, iki farklı dünyada karşımıza çıkıyor:

Rûm 49: İnsanlar yağmur gelmeden önce mublisîn olmuşlardı; ümitlerini kesmiş, çıkış göremez hâle gelmişlerdi.
Rûm 12: Kıyamet gerçekleştiğinde suçlular yublisu; şaşkın, çaresiz ve ümitsiz kalacaklar.

Buradaki önemli nokta şu: Ümitsizlik yalnızca üzülmek değildir. Ümitsizlik, artık bir çıkış ihtimali görememektir.

Ümitsiz insan mutlaka mutsuz insan mıdır?

Hayır. Her mutsuz insan ümitsiz değildir.

Bir insan çok üzgün olabilir ama içinde şöyle diyebilir:

“Şu anda çok zor durumdayım ama bu son değil.”

Bu insan acı çekiyor olabilir fakat ümitsiz değildir.

Ümitsizlik ise başka bir noktadır:

“Hiçbir şey değişmeyecek.”
“Artık hiçbir yol yok.”
“Bundan sonra iyi bir şey olamaz.”

Rûm 49 tam olarak bu psikolojiyi gösteriyor.

Toprak kuru.
Yağmur yok.
İnsan baktığı yerde çözüm göremiyor.

Ve insan büyük bir hata yapıyor:

Gördüğü bugünden, görmediği yarın hakkında kesin hüküm veriyor.

Bence 49. ayetin en büyük derslerinden biri burada.

Biz bazen:

“Ben göremiyorum.”

ile

“Yok.”

cümlesini birbirine karıştırıyoruz.

Çözümü göremiyoruz.

Sonra:

“Çözüm yok.”

diyoruz.

Oysa bunlar aynı şey değil.


İnsan neden ümitsiz olur?

Çünkü insan çoğu zaman ümidini Allah’a değil, gördüğü sebeplere bağlıyor.

Yağmurun işaretini görürse umutlanıyor.

Para varsa umutlanıyor.

Doktor iyi konuşursa umutlanıyor.

Müşteri varsa umutlanıyor.

İşler iyi gidiyorsa umutlanıyor.

Eşi güzel davranıyorsa evliliğinden umutlanıyor.

Çocuğu başarılıysa geleceğinden umutlanıyor.

Yani aslında şöyle diyoruz:

“Bana iyi bir gelecek gösterecek somut bir delil ver, ben de umut edeyim.”

Fakat Rûm 49’un insanında sorun tam burada.

Henüz yağmur görünmüyor.

Fakat bir önceki ayet olan Rûm 48 ne anlatıyor?

Rüzgârlar hareket ediyor.

Bulutlar oluşuyor.

Allah onları yayıyor.

Parçalıyor.

Yağmur hazırlanıyor.

İnsan ise bütün bu sürecin yalnızca kendi görebildiği bölümünü biliyor.

İşte çok önemli bir cümle çıkıyor:

Biz yağmuru görmeden önce Allah rüzgârı göndermiş olabilir.

Hayatımızda da böyledir.

Bir şeyin henüz sonucunu görmememiz, hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez.


Peki insan Allah’tan neden ümidini keser?

Çünkü bazen Allah’a değil, Allah’ın bize istediğimiz şeyi vermesine bağlanıyoruz.

Bu ikisi farklıdır.

Biz şöyle düşünüyoruz:

“Allah’a güveniyorum.”

Ama içimizde bunun devamı bazen şöyle:

“…çünkü benim istediğim şeyi verecek.”

İstediğimiz gerçekleşmeyince:

“Niye olmadı?”

Biraz daha gecikince:

“Allah beni duymuyor mu?”

Daha da gecikince:

“Demek ki olmayacak.”

İşte burada aslında Allah’tan değil, kendi yazdığımız senaryonun gerçekleşmesinden ümit etmiş olabiliriz.

Gerçek ümit ise şunu söyleyebilmektir:

“Ben ne olacağını bilmiyorum ama Allah’ın imkânlarının benim gördüğüm imkânlarla sınırlı olmadığını biliyorum.”

Bu çok farklı bir bilinçtir.

Ümit:

“Kesin benim istediğim olacak.”

demek değildir.

Ümit:

“Benim göremediğim ihtimaller de var.”

diyebilmektir.


Parası olanın ümidi var, parası olmayanın ümidi yok mu?

Eğer öyle olsaydı en zengin insanların dünyanın en umutlu insanları olması gerekirdi.

Ama bunun böyle olmadığını hayatın içinde görüyoruz.

Çünkü para imkân verir, fakat ümit üretmek zorunda değildir.

Hatta insan parasını mutlak güven kaynağı hâline getirirse başka bir korku başlar:

“Ya kaybedersem?”

Parası olmayan:

“Nasıl kazanacağım?”

diye korkabilir.

Parası olan:

“Nasıl koruyacağım?”

diye korkabilir.

Birisinin hesabında 10 bin lira vardır, endişelidir.

Diğerinin 100 milyon lirası vardır ama o da endişelidir.

Demek ki ümit bankadaki rakamla doğrudan bağlantılı değildir.

Çünkü Rûm 49 bize daha temel bir şey söylüyor:

İnsan ümidini görünen imkâna bağlarsa, görünen imkân bittiği anda ümidi de bitebilir.

Para bugün vardır.

Yarın olmayabilir.

Sağlık bugün vardır.

Yarın değişebilir.

Makam bugün vardır.

Yarın başkası oturabilir.

Gençlik vardır.

Geçer.

Fakat ümidimizin kaynağı bunların hepsi olursa hayatımız çok kırılgan hâle gelir.


Ümit etmek için somut bir şey görmemiz gerekiyor mu?

İşte Rûm 49 bence tam tersini öğretiyor.

Somut delil ortaya çıktıktan sonra umut etmek kolaydır.

Gökyüzü kapkara olmuş.

Bulutlar dolmuş.

Yağmur kokusu gelmiş.

Meteoroloji yüzde yüz yağmur diyor.

Şimdi:

“Yağmur yağacak gibi.”

demek çok büyük bir iman veya ümit değildir.

Asıl mesele gökyüzü hâlâ açıkken ne düşündüğümüzdür.

Fakat burada da önemli bir denge var:

Ümit, gerçekliği inkâr etmek değildir.

Kuraklık varsa:

“Kuraklık yok.”

demeyiz.

Borç varsa:

“Borcum yok.”

demeyiz.

Hastalık varsa:

“Hasta değilim.”

demeyiz.

Evlilikte sorun varsa:

“Her şey mükemmel.”

demeyiz.

Ümit gerçeği reddetmez.

Şöyle der:

“Evet, bugün durum kötü. Ama bugünkü durum geleceğin tamamı değildir.”


Yaratılmış olmak, var olmak bile umut için yeterli değil mi?

Bence bu soru işin çok derin noktasına gidiyor.

Bir düşünelim.

Şu anda varız.

Bir zamanlar yoktuk.

Biz kendimizi meydana getirmedik.

Kalbimizi yapmadık.

Gözümüzü tasarlamadık.

Damar sistemimizi kurmadık.

Zihnimizi meydana getirmedik.

Dünyaya hangi ailede geleceğimizi seçmedik.

Ama varız.

İşte insan yalnızca kendi varlığına bakıp bile şu soruyu sorabilir:

“Beni yokluktan varlığa çıkaran Allah’ın imkânları, benim bugün gördüğüm imkânsızlıklardan mı ibaret?”

Bu bakış insanın ümit anlayışını değiştirir.

Rûm 49’daki kuru toprağa bakıyoruz.

Toprak açısından bakarsak:

“Bitti.”

Ama biraz sonra yağmur geliyor.

Aslında varoluşun kendisi de buna benziyor.

Bir zamanlar biz yoktuk.

Şimdi varız.

Öyleyse bizim “imkânsız” dediğimiz şey çoğu zaman:

“Ben bunun nasıl olacağını bilmiyorum.”

demektir.

Ama insan bazen:

“Nasıl olacağını bilmiyorum.”

yerine:

“Olamaz.”

diyor.

Aradaki fark çok büyük.


Ümit ile şükür arasında nasıl bir ilişki var?

Çok güçlü bir ilişki var.

Şükür insanın elindekini görmesini, ümit ise henüz elinde olmayan konusunda kapıyı kapatmamasını sağlar.

Şöyle söyleyebiliriz:

Şükür geçmişe ve bugüne doğru bakar.
“Bana neler verildi?”

Ümit geleceğe doğru bakar.
“Allah’ın verebilecekleri bununla mı sınırlı?”

Şükür yoksa insan şöyle yaşar:

“Hiçbir şeyim yok.”

Oysa birçok şeyi vardır.

Ümit yoksa:

“Bundan sonra da hiçbir şey olmayacak.”

der.

Böylece insan iki taraftan sıkışır:

Geçmişteki nimeti görmez.

Gelecekteki ihtimali de kapatır.

Bu yüzden şükür ümidin yakıtlarından biri olabilir.

İnsan geçmişine dönüp baktığında kaç kez:

“Buradan çıkamam.”

dediği bir yerden çıktığını fark eder.

Kaç defa:

“Bu problem çözülmez.”

dediği şey çözülmüştür.

Kaç defa beklemediği bir insanla karşılaşmıştır.

Kaç defa beklemediği bir kapı açılmıştır.

Şükür bunları hatırlatır.

Ve insan der ki:

“Daha önce görmediğim yerlerden yollar açıldıysa, bugün de bütün ihtimalleri ben bilmiyorum.”


Peki insan nasıl ümitvar olur?

Ümitvar olmak yalnızca:

“Her şey güzel olacak.”

diye tekrarlamak değildir.

Bu, bazen sadece kendimizi teselli etmek olabilir.

Kur’an’ın gösterdiği çizgide ümit daha güçlüdür.

1. Bugünkü görüntüyü mutlaklaştırmamak

Bugün fakirim.

Bu bir durumdur.

“Ben hep fakir kalacağım.”

ise yorumdur.

Bugün işlerim kötü.

Bu gerçek olabilir.

“Bir daha düzelmeyecek.”

ise gelecekle ilgili iddiadır.

Rûm 49 bizi tam burada yakalıyor.


2. Sebepleri Allah yerine koymamak

Para bir sebeptir.

İnsan bir sebeptir.

Doktor sebeptir.

Müşteri sebeptir.

İş sebeptir.

Teknoloji sebeptir.

Ama hiçbirisi mutlak değildir.

Sebep ortadan kalkınca Allah’ın imkânı ortadan kalkmaz.


3. Elimizdekileri görmek

Ümit sürekli olmayan şeye bakarsa yorulur.

Şükür insanın başını çevirip olanı görmesini sağlar.

“Ne yok?” kadar:

“Ne var?”

sorusunu da sormalıyız.

Nefes var mı?

Akıl var mı?

Bugün var mı?

Bir şeyleri değiştirme imkânımız var mı?

Bir telefon açabilecek gücümüz var mı?

Özür dileyebilir miyiz?

Çalışabilir miyiz?

Bir şey öğrenebilir miyiz?

O zaman tamamen çaresiz değiliz.


Ümit etmek eylemsiz ve bedelsiz olur mu?

Bence burası çok önemli:

Ümit ile temenniyi ayırmamız gerekiyor.

Temenni:

“İnşallah olur.”

deyip hiçbir şey yapmamaktır.

Ümit ise:

“Allah’ın kapıyı açabileceğine inanıyorum; ben de üzerime düşen kapıları çalacağım.”

demektir.

Rûm 48’e tekrar bakalım.

Yağmur birdenbire gökten düşmüyor.

Bir süreç var:

Rüzgâr hareket ediyor.

Bulut oluşuyor.

Yayılıyor.

Parçalanıyor.

Yağmur geliyor.

Yani sonuçtan önce hareket var.

İnsan hayatında da ümit hareket üretmelidir.

İş arıyorsak başvuru yapacağız.

Borç içindeysek hesabımızı değiştireceğiz.

Evliliğimiz kötüyse konuşacağız, dinleyeceğiz, gerekiyorsa özür dileyeceğiz, davranışımızı değiştireceğiz.

Bilgimiz yetersizse öğreneceğiz.

Bir yanlış yaptıysak sonuçlarını düzeltmek için bedel ödeyeceğiz.

Çünkü:

Eylemsiz ümit kolayca hayale dönüşür.

Ama başka bir uç da yanlış:

Sadece eyleme güvenmek.

Doğru denge şu olabilir:

Elimizden geleni yaparız ama sonucu kendi gücümüzün eseri saymayız.


Bedel olmadan ümit olur mu?

Bir insan hiçbir şey yapmadan:

“Allah bana verir.”

diyebilir.

Ama bu ümitten çok beklenti olabilir.

Gerçek ümit insanı tembelleştirmez.

Tam tersine ayağa kaldırır.

Çünkü şöyle düşünür:

“Kapının açılabileceğine inanıyorsam kapıya doğru yürümeliyim.”

Ümit varsa insan tekrar dener.

Bir kez daha konuşur.

Bir kez daha üretir.

Bir kez daha öğrenir.

Bir kez daha kendisini düzeltir.

Bir kez daha salih amel işler.

Ümitsiz insan ise çoğu zaman neden bırakır?

Çünkü zihninde sonuç zaten bellidir:

“Nasıl olsa olmayacak.”

Bu yüzden ümitsizlik yalnızca bir duygu değildir.

Davranışlarımızı da etkiler.

İnsan umut kesince hareketi bırakabilir.

Hareketi bırakınca gerçekten şartlar daha kötü hâle gelir.

Sonra da:

“Bak, zaten olmayacaktı.”

der.

Böylece kendi ümitsizliğini kendi davranışıyla besleyen bir döngü oluşabilir.


Rûm 49 ile Rûm 12 arasındaki büyük fark

Bence dersin vurucu noktası tam burası:

49’daki insan erken ümitsiz oluyor.

Henüz hikâye bitmediği hâlde hikâyenin sonunu yazıyor.

Yağmur biraz sonra gelecek ama o:

“Bitti.”

diyor.

12’de ise gerçekten dünya imtihanı bitmiş durumda.

İşte iki ayetin aynı B-L-S köküyle birbirine bakması çok düşündürücü.

49 bize sanki şöyle diyor:

“Dünyada henüz imkân varken niçin son gelmiş gibi davranıyorsunuz?”

12 ise:

“Asıl geri dönüşsüz ümitsizliğe düşmeden önce zamanı değerlendirin.”

Bir başka ifadeyle:

Dünyadaki ümitsizlik çoğu zaman erken verilmiş bir hükümdür.

Ahiretteki ümitsizlik ise artık fırsatın geçirilmesinin sonucudur.

Bu nedenle bugün nefes alıyorsak, hâlâ yapabileceğimiz bir şey varsa, hâlâ yanlışımızı düzeltebiliyorsak, hâlâ iyilik yapabiliyorsak, hâlâ çalışabiliyorsak:

Henüz 12. ayette değiliz.

Henüz 49. ayetin dünyasındayız.

Toprak kuru olabilir.

Ama hikâye bitmedi.


Belki ümit için en sade tarifimiz şu olabilir:

Ümit, elimizde hiçbir sorun yokmuş gibi davranmak değildir.
Ümit, sorunumuz varken Allah’ın imkânlarını kendi gördüğümüz imkânlarla sınırlamamaktır.

Şükür ise:

“Bugüne kadar verilenleri unutma.”

der.

Ümit:

“Yarının kapılarını bugünden kapatma.”

der.

Eylem:

“Sen de üzerine düşeni yap.”

der.

Bu üçü birleştiğinde çok güçlü bir hayat anlayışı ortaya çıkıyor:

Şükret.
Ümidini kesme.
Harekete geç.
Bedel öde.
Sonucu Allahlaştırma.

Ve belki Rûm 49’un bize bıraktığı en güzel soru şudur:

Biz bugün kuru toprağa mı bakıyoruz, yoksa rüzgârın bir yerlerde çoktan esmeye başlamış olabileceğini de hesaba katıyor muyuz?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir