Bir Saatlik Dünya mı, Anlamlı Bir Ömür mü?

Bugün biraz zaman konuşalım.

Ama saatten bahsetmiyorum.

Dakikadan da bahsetmiyorum.

Ömürden bahsediyorum.

Çünkü Rûm Suresi’nin 55. ayetinde çok enteresan bir ifade var.

Allah diyor ki:

“Kıyametin kopacağı gün mücrimler, bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler.”

Dikkat edin.

Ayet:

“İnsanlar bir saat kaldıklarını zanneder.”

demiyor.

Mücrimler diyor.

Suçlular.

Hakikatten uzaklaşmış, yanlışta ısrar etmiş insanlar.

Ve hemen arkasından 56. ayet geliyor.

Bu defa başka bir grup konuşuyor:

“Kendilerine ilim ve iman verilenler ise…”

Bakın.

Bir tarafta mücrimler.

Diğer tarafta ilim ve iman verilenler.

Bence burada durmamız gerekiyor.

Çünkü bu iki ayet sadece bize ahirette insanların ne söyleyeceğini anlatmıyor.

Aynı zamanda dünyada iki farklı hayat biçimini de gösteriyor.

Bir insan hayatı nasıl yaşıyor?

Bir insan zamanı nasıl görüyor?

Bir insan günlerini neye harcıyor?

Bir insan dünyadan ne anlıyor?

Bütün mesele biraz burada.


Bugün çok sık duyduğumuz bir cümle var:

“Zaman çok hızlı geçiyor.”

Değil mi?

Hepimiz söylüyoruz.

“Daha geçen yıl gibiydi.”

“Çocuklar ne ara büyüdü?”

“Ne ara elli yaşına geldik?”

“Hafta nasıl geçti anlamadım.”

“Yıl bitti, hiç anlamadım.”

Peki ben bugün başka bir soru sorayım:

Acaba zaman mı hızlı geçiyor?

Yoksa biz zamanı fark etmeden mi geçiriyoruz?

Belki problem saatin hızlanması değil.

Belki problem bizim bilincimizin kapanması.

Çünkü insan bazen yaşarken yaşamıyor.

Sadece bir yerden başka bir yere yetişiyor.

Sabah kalkıyor.

İşe yetişiyor.

Trafik.

Telefon.

Mesajlar.

Toplantılar.

Para.

Ödemeler.

Borçlar.

Alışveriş.

Sosyal medya.

Akşam oluyor.

Uyuyor.

Ertesi gün aynı.

Sonra hafta bitiyor.

Ay bitiyor.

Yıl bitiyor.

On yıl geçiyor.

Ve insan bir gün başını kaldırıyor:

“Ne oldu benim ömrüme?”

İşte 55. ayetteki:

“Bir saat kaldık.”

ifadesi beni buradan da düşündürüyor.

Ayetin doğrudan söylediği kıyamet sahnesidir.

Ama bu sahne bize dünyadaki hayatımıza dönüp bakma imkânı da veriyor.

Çünkü mücrim zaten dünyada da hakikati doğru okuyamıyordu.

Nimeti doğru okuyamıyordu.

Sıkıntıyı doğru okuyamıyordu.

Parayı doğru okuyamıyordu.

Gücü doğru okuyamıyordu.

Hayatı doğru okuyamıyordu.

Şimdi kıyamet günü geliyor…

Zamanı da doğru okuyamıyor.

“Bir saat kaldık.”

diyor.


Ama bunu anlamak için Rûm Suresi’ni biraz geriden okumamız gerekiyor.

  1. ayette ne vardı?

Yine mücrimler.

“Kıyametin kopacağı gün mücrimler ümitsizliğe düşerler.”

Demek ki mücrim kelimesi 55’te ilk defa karşımıza çıkmıyor.

Surenin başlarında Allah bize bu insan tipini göstermiş.

Sonra 15. ayete bakıyoruz:

“İman edip salih amel işleyenler…”

Bakın ayrım başladı.

Bir tarafta mücrim.

Bir tarafta iman edip salih amel işleyen.

Sonra 29. ayet:

Zulmedenler bilgisizce hevalarına uyuyorlar.

İşte burada çok önemli bir kelime geliyor:

Heva.

İstek.

Arzu.

Nefsin çektiği şey.

Bugünkü insanın hayatına bakın.

Neye göre yaşıyoruz?

“Canım ne istiyor?”

“Ben ne hissediyorum?”

“Ben ne arzuluyorum?”

“Ben ne istersem onu yaparım.”

“Hayat benim hayatım.”

Peki Allah ne istiyor?

Orası ikinci plana düşüyor.

İşte insanın arzusu ölçü haline geldiği zaman, hayatının yönü de değişiyor.

Ve hayatın yönü değişince zamanın nereye aktığı da değişiyor.


Bir insan düşünün.

Bütün hayatını para için yaşıyor.

Sabah para.

Öğlen para.

Akşam para.

Daha büyük ev.

Daha iyi araba.

Daha yüksek makam.

Daha çok yatırım.

Daha çok birikim.

Bunların hiçbirisi tek başına haram veya kötü değil.

Ama soru şu:

Niçin?

Çünkü aynı para bir insan için hayır olabilir.

Başka biri için put olabilir.

Aynı ev bir insan için yuva olabilir.

Başka biri için gösteriş olabilir.

Aynı makam bir insan için hizmet olabilir.

Başka biri için kibir olabilir.

Demek ki mesele eşya değil.

Mesele niyet ve yön.


Rûm 38’e geliyoruz.

Allah yakın akrabaya hakkını ver diyor.

Yoksula ver.

Yolda kalmışa ver.

Ve bunun kimler için hayırlı olduğunu söylüyor?

Allah’ın rızasını isteyenler için.

İşte burası çok önemli.

Çünkü Allah’ın rızasını isteyen insanın zamanı farklı akıyor.

Niye?

Çünkü yaptığı şeyin anlamı var.

Bir insan iki saat çalışıyor.

Kendi nefsi için.

Bir insan on saat çalışıyor.

Ailesine helal rızık götürmek için.

Aynı şey değil.

Bir insan para kazanıyor:

“Daha büyüğünü alayım.”

Bir başkası para kazanıyor:

“Aileme bakayım, işçimin hakkını vereyim, bir ihtiyaç sahibine destek olayım.”

İkisi de para kazanıyor.

Ama aynı hayatı yaşamıyor.

İşte buradaki fark çok önemli.

O yüzden:

“Büyük şehirde koşuşturmak kötüdür.”

demiyorum.

“Yavaş yaşamak iyidir.”

de demiyorum.

Çünkü insan İstanbul’da sabah beşte kalkıp Allah rızası için mücadele ediyor olabilir.

Bir insan küçük bir şehirde bütün gün boş oturup ömrünü heba ediyor olabilir.

Mesele hızlı veya yavaş yaşamak değil.

Mesele hak üzere mi, batıl üzere mi yaşadığımız.


Şimdi 44. ayete geliyoruz.

Allah şöyle bir ayrım yapıyor:

“Kim inkâr ederse inkârı kendi aleyhinedir. Kim salih amel işlerse kendileri için hazırlık yapmış olurlar.”

Bakın…

Salih amel işleyen ne yapıyormuş?

Hazırlık.

İşte burada zaman başka bir şeye dönüşüyor.

Müminin yaptığı iyilik geçmiyor.

Saat geçiyor.

Ama iyilik geçmiyor.

Bir saat geçti.

O saatte annenin gönlünü aldın.

Saat geçti.

Ama yaptığın şey kaldı.

Bir saat geçti.

Bir ihtiyaç sahibine yardım ettin.

Saat geçti.

Ama amel kaldı.

Bir saat geçti.

Çocuğuna güzel bir söz söyledin.

Saat geçti.

Ama onun kalbinde bıraktığın iz kaldı.

Bir saat geçti.

Bir haksızlığı düzelttin.

Saat geçti.

Ama adalet kaldı.

İşte ben burada çok önemli bir ayrım görüyorum:

Mücrim zamanı tüketiyor.
Mümin zamanı dönüştürüyor.

Neye dönüştürüyor?

Salih amele.

Duaya.

Hayra.

Şükre.

Sabra.

Adalete.

Merhamete.

Ve en önemlisi:

Ahiret sermayesine.


Şimdi tekrar 55’e dönelim.

Mücrimler:

“Bir saat kaldık.”

diyorlar.

Belki de mesele sadece sürenin kısa görünmesi değil.

Düşünün…

Bir insan yetmiş yıl yaşamış.

Ama yetmiş yıl boyunca yaptığı bütün hedefler dünyada kalmış.

Ev burada.

Araba burada.

Makam burada.

Şöhret burada.

Bankadaki rakam burada.

Alkış burada.

İnsanların “vay be” demesi burada.

Beden burada.

Sonra karşıya geçti.

Elinde ne var?

İşte insan o zaman belki de dönüp:

“Bir saatmiş.”

diyecek.

Çünkü bütün o büyük gördüğü şeylerin hiçbiri yanında değil.


Bir insan yıllarca bir araba uğruna mücadele ediyor.

Aldı.

Bir süre mutlu.

Sonra yenisi çıktı.

Bu sefer ona bakıyor.

Ev aldı.

Sonra bir başkasının evini gördü.

Kendi evi küçük geldi.

Makam aldı.

Üstünde başka biri var.

Bu sefer ona baktı.

İnsanın nefsi böyle.

“Bir tane daha.”

“Biraz daha.”

“Biraz daha büyüğü.”

“Biraz daha yenisi.”

Ve hayat geçiyor.

Belki modern insanın büyük trajedilerinden biri şu:

Hayatı hep bir sonraki hedefte yaşayacağını zannediyor.

“Şu iş bitsin, rahatlayacağım.”

Bitiyor.

Başka iş geliyor.

“Şu borç bitsin.”

Bitiyor.

Yeni ihtiyaç çıkıyor.

“Şu evi alayım.”

Alıyor.

Bu sefer içini yeniliyor.

“Çocuklar büyüsün.”

Büyüyor.

Bu sefer başka dert geliyor.

“Emekli olayım.”

Emekli oluyor.

Bu defa beden aynı değil.

Ve insan yıllarca:

“Sonra yaşayacağım.”

dediği için, bir gün fark ediyor ki hayat dediği şey zaten o “sonraların” arasında geçmiş.


Burada çok çarpıcı bir cümle söyleyelim:

İnsan bazen yaşamıyor; yaşamaya hazırlanırken ölüyor.

Bu çok ağır.

Ama gerçek.

Kaç insan:

“Biraz daha çalışayım sonra aileme vakit ayıracağım.”

diyor?

Kaç insan:

“Biraz daha kazanayım, sonra huzurlu olacağım.”

diyor?

Kaç insan:

“Biraz daha işlerim düzelsin, sonra Kur’an’a daha çok zaman ayıracağım.”

diyor?

Peki “sonra” garanti mi?

Değil.


Şimdi 52 ve 53’e geri dönelim.

Çünkü bunların hepsi birbirine bağlı.

52’de ne demişti?

Ölüler… sağırlar… arkalarını dönüp gidenler…

53’te?

Körler…

Sonra kimler işitiyor?

Ayetlere iman edenler ve teslim olanlar.

Yani burada daha önce bir bilinç meselesi başlamıştı.

Bir insan duyuyor ama işitmiyor.

Bakıyor ama görmüyor.

Yaşıyor ama ne için yaşadığının farkında değil.

Ve sonra 54 geliyor.

Allah diyor ki:

Seni güçsüz yarattım.

Sonra güç verdim.

Sonra tekrar güçsüzlük.

Yani:

Hayat geçici.

55 geliyor:

Mücrim bir saat kaldığını zannediyor.

56 geliyor:

İlim ve iman verilenler gerçeği biliyor.

Bu bana muhteşem bir zincir gibi geliyor.

52–53:

Hakikati duyuyor musun?

54:

Gücün geçici olduğunu biliyor musun?

55:

Zamanın geçici olduğunu biliyor musun?

56:

Dirilişin gerçek olduğunu biliyor musun?

Sonra sûre bizi 60’a kadar götürüyor.


  1. ayet çok önemli.

Çünkü mücrimlerin karşısına kim çıkıyor?

İlim ve iman verilenler.

Sadece “ilim verilenler” demiyor.

Sadece “iman edenler” de demiyor.

İlim ve iman.

Bu ikisi birlikte.

Çünkü sadece bilgi yetmiyor.

Biz bunu yıllardır görüyoruz.

Bir insan dünya hayatının geçici olduğunu bilir.

Ama dünyaya tapar gibi yaşayabilir.

Ölümü bilir.

Ama hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayabilir.

Kul hakkını bilir.

Ama hakkı yer.

Şükrü bilir.

Ama şükretmez.

Sabır nedir bilir.

Ama ilk sıkıntıda dağılır.

Demek ki bilgi başka.

Bilginin imanla hayatımıza girmesi başka.

İlim:

“Dünya geçici.”

der.

İman:

“O zaman kalıcıymış gibi bağlanma.”

der.

İlim:

“Ölüm var.”

der.

İman:

“O halde bugünü düzgün yaşa.”

der.

İlim:

“Diriliş var.”

der.

İman:

“O zaman hesabı düşün.”

der.


Şimdi hep birlikte bir soru soralım:

Geçen haftamızdan ne kaldı?

Gerçekten düşünelim.

Yedi gün.

168 saat.

Ne kaldı?

Kaç saat telefonda geçti?

Kaç saat boş tartışmalarda geçti?

Kaç saat birilerini çekiştirmekte geçti?

Kaç saat sadece daha fazla kazanmak için geçti?

Peki kaç saat salih amele dönüştü?

Kaç saat bir insanın gönlüne dokunduk?

Kaç saat ailemizle gerçekten oturduk?

Kaç saat Allah’ı düşündük?

Kaç saat kendimizi düzelttik?

Kaç saat bir yanlışımızı telafi ettik?

İşte zamanın değeri burada çıkıyor.

Saatin uzunluğu değil.

Saatin içine ne koyduğumuz.


Belki bu yüzden iki insan aynı yetmiş yılı yaşar ama aynı ömrü yaşamaz.

Birisi yetmiş yıl sadece kendisi için yaşar.

Bir diğeri yetmiş yıl boyunca insanlara dokunur.

Birinin geride sadece eşyaları kalır.

Diğerinin geride dualar kalır.

Birinin geride banka hesabı kalır.

Diğerinin yetiştirdiği insanlar kalır.

Birinin geride:

“Çok zengindi.”

denir.

Diğerinin arkasından:

“Allah razı olsun.”

denir.

Sizce hangisinin zamanı daha dolu?

İşte salih amel burada zamanı başka bir şeye dönüştürüyor.


Rûm 41’i de hatırlayalım.

İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıkıyor.

Yani insan sadece kendi zamanını boşa harcamıyor.

Yanlış yaşadığı zaman çevresini de bozuyor.

Aileyi bozuyor.

Toplumu bozuyor.

Ekonomiyi bozuyor.

Doğayı bozuyor.

İlişkileri bozuyor.

Çünkü batıl bireysel kalmıyor.

Salih amel de bireysel kalmıyor.

Bir adam adaletli olursa ailesi etkilenir.

Bir patron dürüst olursa yüz çalışan etkilenir.

Bir anne merhametli olursa çocukların karakteri etkilenir.

Bir baba helal hassasiyeti taşırsa nesil etkilenir.

Demek ki zamanı hak üzere geçirmek sadece kendi hayatımızı değil, etrafımızı da değiştiriyor.


Sonra sûre 60. ayetle bitiyor.

Ve bence 55’ten sonra final muhteşem:

“Sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Kesin olarak inanmayanlar seni hafife sürüklemesinler.”

Allah’ın vaadi hak.

İşte bütün mesele bu.

Dünya bize ne söylüyor?

“Para gerçektir.”

Kur’an:

Allah’ın vaadi haktır.

Dünya:

“Makam gerçektir.”

Kur’an:

Allah’ın vaadi haktır.

Dünya:

“Bu hayatı yaşa, gerisini düşünme.”

Kur’an:

Diriliş gerçektir.

Dünya:

“Ne istiyorsan yap.”

Kur’an:

Hesap gerçektir.

Ve insan hangi gerçeğe göre yaşarsa zamanı da ona göre harcıyor.


Şimdi burada kendimize soralım:

Ben zamanımı neye göre kullanıyorum?

Saatimi kim yönetiyor?

Allah’ın rızası mı?

Nefsim mi?

Para mı?

Telefon mu?

İnsanların beklentisi mi?

Gösteriş mi?

Korkularım mı?

Arzularım mı?

Çünkü herkesin yirmi dört saati var.

Ama herkesin yirmi dört saati aynı değerde değil.

Bir insan bir saatte bir can kurtarıyor.

Bir insan bir saatte anne babasının gönlünü alıyor.

Bir insan bir saatte Kur’an öğreniyor.

Bir insan bir saatte kavga ediyor.

Bir insan bir saatte gıybet ediyor.

Bir insan bir saati ekrana bakarak geçiriyor.

Saat aynı.

Ama sonuç aynı değil.


İşte bugün Rûm 55’e yeniden baktığımda şunu düşünüyorum:

Mücrimin problemi sadece günah işlemesi değil.

Belki daha temel problem şu:

Hayatın ne olduğunu anlayamamış.

Nereden geldiğini anlayamamış.

Nereye gittiğini anlayamamış.

Zamanın niye verildiğini anlayamamış.

Ve 56’daki insan?

İlim ve iman verilmiş.

Yani olayın farkında.

“Bu dünya son değil.”

diyor.

“Bu zaman emanet.”

diyor.

“Bu beden emanet.”

diyor.

“Bu para emanet.”

diyor.

“Bu güç emanet.”

diyor.

“Ve bir gün hepsinin hesabı var.”

diyor.

İşte bilinçli hayat bu.


Ama burada kendimizi kandırmayalım.

“Ben Müslümanım, o halde otomatik olarak zamanımı doğru kullanıyorum.”

diyemeyiz.

Hayır.

Surenin bize verdiği ölçüler var.

İman.

Salih amel.

Şükür.

Takva.

Allah’a yönelmek.

Allah’ın rızasını istemek.

İnfak.

Adalet.

Sabır.

Teslimiyet.

Bunlar varsa hayatımızda bu çizgiye giriyoruz.

Yoksa sadece isim yetmez.

Çünkü Kur’an bize isim vermiyor sadece.

Karakter öğretiyor.

Hayat tarzı öğretiyor.


O yüzden bugünün sorusu şu olsun:

Benim ömrümden geriye ne kalıyor?

Ev mi?

Araba mı?

Kartvizit mi?

Makam mı?

Telefon mu?

Fotoğraflar mı?

Yoksa salih amel mi?

Çünkü bir gün hepimiz dönüp bakacağız.

Ve belki dünya gerçekten bize çok kısa görünecek.

Ama keşke o gün şöyle diyebilsek:

“Evet, kısaydı.

Ama boş değildi.”

İşte mesele bu.

Uzun yaşamak değil.
Dolu yaşamak.

Çok kazanmak değil.

Helal ve hayırlı kazanmak.

Çok şey yapmak değil.

Doğru şeyi yapmak.

Çok insan tanımak değil.

İnsanların hayatında hayırlı bir iz bırakmak.

Ve çok bilgi bilmek değil.

Bildiğimizi yaşayabilmek.

Rûm Suresi sanki 60. ayete kadar bize bunu söylüyor:

Hak ile batılı ayır.

Nimeti bil.

Hevana teslim olma.

Allah’a yönel.

Salih amel işle.

Zamanın kıymetini bil.

Çünkü güç geçecek.

Gençlik geçecek.

Dünya geçecek.

Ama Allah’ın vaadi geçmeyecek.

Allah’ın vaadi haktır.

O halde bugün kendimize tek bir soru soralım:

Bugün bana verilen yirmi dört saatin ne kadarını ahirete gönderdim?

Belki hayatımızı değiştirecek soru budur.

Çünkü mücrim zamanı geçirir.

Ama mümin zamanı sadece geçirmez.

Onu anlamlandırır.
Onu salih amele dönüştürür.
Onu Allah’ın rızasına bağlar.
Ve dünyada geçen saatini, ahirette karşısına çıkacak bir iyiliğe çevirir.

İşte o zaman ömür sadece geçen yıllardan ibaret olmaz.

Yaşanmış bir şahitliğe dönüşür.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir