RÛM SÛRESİ: DÜNYAYI BİLİYORUZ AMA HAYATI ANLIYOR MUYUZ?
60 Ayetin Günümüz İnsanına Anlattığı Büyük Hakikat
Bir insan düşünün…
Sabah erkenden kalkıyor. Telefonunu eline alıyor. Mesajlarına bakıyor, haberleri okuyor, döviz ne olmuş, altın ne olmuş, piyasalar ne durumda, kim ne paylaşmış, kim nereye gitmiş…
Her şeyden haberi var.
Telefonunun kaç gigabayt hafızası olduğunu biliyor. Arabasının yakıt tüketimini biliyor. Bankadaki hesabını biliyor. Hatta geçen yıl aldığı bir ürünün fiyatını bile hatırlıyor.
Ama bir şey var ki onu bilmiyor.
Niçin yaşıyor?
Neden bu kadar koşturuyor? Nereye yetişmeye çalışıyor? Bu hayatın sonunda nereye gidecek?
İşte Rûm sûresi bize tam da bunu düşündürüyor.
Bakın, altmış ayetlik bir sûre var karşımızda.
Savaş var, yenilgi var, zafer var. Sevgi var, evlilik var, aile var. Para var, ticaret var, zenginlik ve fakirlik var. Tabiat var, yağmur var, rüzgâr var. İnsanların birbirlerine yaptığı kötülükler var.
Ümit var, ümitsizlik var.
Doğum var, yaşlılık var, ölüm var.
Ve sonunda diriliş var.
Aslında ne var biliyor musunuz?
Bizim hayatımız var!
Sanki Allah bize altmış ayet boyunca bir ayna tutuyor.
Ve diyor ki:
İnsan, bir bak bakalım kendine. Sen ne yapıyorsun? Nereye gidiyorsun? Neyin peşinden koşuyorsun?
1. BÖLÜM — BUGÜN KAYBETTİN DİYE YARIN DA KAYBEDECEKSİN DEMEK DEĞİL
Rûm sûresi nasıl başlıyor?
Romalılar yeniliyor.
Ama Allah onların birkaç yıl içerisinde yeniden galip geleceğini haber veriyor.
Düşünün…
Bir imparatorluk yenilmiş. Gücünü kaybetmiş. Herkes onun bittiğini düşünüyor.
Ama Allah diyor ki, hayır, yeniden galip gelecekler.
Sonra altıncı ayette Allah’ın vaadinden söz ediliyor.
Allah vaadinden dönmez.
Şimdi bunu bizim hayatımıza getirelim.
Bir insan iş kuruyor. Yıllarca emek veriyor. Sabah akşam çalışıyor. Bir gün ekonomik kriz çıkıyor.
İşler bozuluyor.
Borçlar birikiyor.
Çalışanların maaşı var, ödenecek çekler var, evin masrafı var…
Adam gece yatağa yatıyor ama uyuyamıyor.
Eşi soruyor:
“Ne oldu, niye uyumuyorsun?”
“Yok bir şey.”
Hani bizim o meşhur cevabımız var ya, “Yok bir şey.”
Aslında her şey var ama anlatacak hâlimiz yok!
İşte böyle bir insanın zihninde bir düşünce oluşabiliyor:
“Ben bittim. Artık hiçbir şey düzelmez.”
Peki gerçekten öyle mi?
Biz hayatımızın sonunu nereden biliyoruz?
Dün başarılı olan bugün başarısız olabilir. Bugün kaybeden yarın yeniden ayağa kalkabilir.
Bakın, sûreye bir imparatorluğun yenilgisiyle başlanması bana çok anlamlı geliyor.
Çünkü hayatımız da böyle değil mi?
Bir gün güçlüyüz, bir gün zayıfız.
Bir gün seviniyoruz, bir gün üzülüyoruz.
Bir gün insanlar bizi alkışlıyor, bir gün aynı insanlar bizi eleştiriyor.
Demek ki hayatı yalnızca o gün yaşadığımız olayla değerlendiremeyiz.
Ama burada çok önemli bir ayrıntı var.
Allah’ın vaadine güvenmek, her ticaretin mutlaka kazançla biteceği anlamına gelmiyor.
Dünyada her kaybettiğimizi yeniden kazanacağımız da söylenmiyor.
Bize anlatılan daha büyük bir hakikat var:
Dünyadaki hiçbir güç, hiçbir başarı ve hiçbir yenilgi mutlak değildir. Mutlak olan Allah’ın hükmüdür.
O yüzden bir insan kazandığında kibirlenmemeli, kaybettiğinde de hemen ümitsizliğe kapılmamalı.
Çünkü hayat devam ediyor.
Ve bizi bekleyen, bugün gözümüzün önünde gördüğümüzden çok daha büyük bir gelecek var.
2. BÖLÜM — HER ŞEYİ BİLİYORUZ AMA EN ÖNEMLİ ŞEYİ UNUTUYORUZ
Şimdi yedinci ayete geliyoruz.
Bence günümüz insanını anlatan en çarpıcı ayetlerden biri.
Allah, insanların dünya hayatının görünen yüzünü bildiklerini ama ahiretten gafil olduklarını söylüyor.
Bir düşünelim…
Biz bugün gerçekten çok şey biliyoruz.
Teknoloji gelişmiş.
Tıp gelişmiş.
Mühendislik gelişmiş.
Bir cihazla dünyanın öbür ucundaki insanla konuşabiliyoruz.
Yapay zekâya bir şey soruyoruz, saniyeler içinde cevap alıyoruz.
Eskiden bir bilgiye ulaşmak için kütüphanelere giderdik. Şimdi telefon elimizde.
Ama çok ilginç bir durum var.
Bilgi arttı. Peki anlayışımız da aynı ölçüde arttı mı?
Mesela bir adam şirketinde yüz kişiyi yönetiyor.
Herkesin işini biliyor. Hangi ürün nerede, hangi müşteri ne istiyor, hangi sipariş ne zaman teslim edilecek…
Hepsini takip ediyor.
Ama evine geldiğinde eşinin neden üzgün olduğunu bilmiyor.
Çocuğunun neden içine kapandığını bilmiyor.
Annesinin neden kendisini arayıp durduğunu anlamıyor.
Annesi arıyor:
“Oğlum, nasılsın?”
“İyiyim anne, işim var. Sonra arayayım.”
Bir hafta geçiyor.
Yine aynı cevap.
Bir gün annesi artık arayamıyor…
İşte insan o zaman anlıyor, bazı telefonların cevapsız kalmaması gerektiğini.
Şimdi soruyorum:
Bu adam bilgisiz mi?
Hayır.
İşini çok iyi biliyor.
Ama hayatındaki bazı şeylerin kıymetini anlayamamış.
İşte burada bilgiyle anlamayı birbirinden ayırmamız gerekiyor.
Kur’an bize bilmeyin demiyor.
Bilime, teknolojiye, ticarete, üretmeye karşı çıkmıyor.
Bildiğiniz şeylerin arkasındaki hakikati de görün, diyor.
Yani bir insan dünyanın nasıl işlediğini öğrenebilir.
Ama neden yaratıldığını hiç düşünmeyebilir.
Bir insan kalbin nasıl çalıştığını öğrenebilir.
Ama o kalbi neden kırmaması gerektiğini anlamayabilir.
Bir insan yıldızların uzaklığını hesaplayabilir.
Ama kendi hayatının nereye gittiğini sorgulamayabilir.
Asıl mesele burada.
Sekizinci ayette Allah, insanların kendi içlerinde düşünmelerini istiyor. Göklerin ve yerin hak ile, belirlenmiş bir süre için yaratıldığını hatırlatıyor.
Dokuzuncu ve onuncu ayetlerde de geçmiş toplumların sonlarına bakmamız isteniyor.
Bir zamanlar güçlüydüler.
Büyük şehirler kurdular.
Yeryüzünü işlediler, imar ettiler.
Ama şimdi neredeler?
Bugün geçmişin büyük krallarının saraylarını gezip fotoğraf çekiyoruz.
O sarayların sahipleri bir zamanlar dünyanın en güçlü insanlarıydı.
Şimdi turistler gidip odalarına bakıyor.
Hatta bazıları fotoğraf çekerken şöyle diyor:
“Burada ışık çok kötü çıkıyor!”
Düşünün, bir zamanlar önünde insanların eğildiği taht, bugün fotoğraf arka planı olmuş.
İşte dünya böyle.
Sahip olduğumuz şeyler kalıcı değil. Yaptıklarımızın hesabı ise bitmiş değil.
3. BÖLÜM — ÖLÜM, HİKÂYENİN SON SAYFASI DEĞİL
On birinci ayetten itibaren Allah bize yaratılışı ve yeniden dirilişi hatırlatıyor.
İlk defa yaratan Allah’ın yeniden diriltmeye de gücü yeter.
Ve ayetler bizi kıyamet gününe götürüyor.
Orada suçluların durumundan söz ediliyor.
İnsanların birbirinden ayrılacağından…
İman edip iyi işler yapanların sevincinden…
İnkâr edip ayetleri yalanlayanların karşılaşacağı sonuçtan…
Şimdi burada günlük hayatımızda yaptığımız büyük bir yanlışı konuşalım.
Biz bazen ölümün her şeyi bitirdiğini düşünüyoruz.
Biri bize kötülük yapıyor.
Hakkımızı yiyor.
Bizi dolandırıyor.
Yalan söylüyor.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor.
Biz de diyoruz ki:
“Adam yaptı, yanına kâr kaldı.”
Gerçekten yanına mı kaldı?
İşte Rûm sûresi burada bize diyor ki:
Dur bakalım.
Sen sadece dünya hayatını görüyorsun.
Hikâye henüz bitmedi.
Bu dünyada adaletten kaçan bir insan, Allah’ın hesabından kaçabileceğini mi sanıyor?
Bir işveren düşünelim.
Çalışanının emeğini eksik ödüyor.
Bir başkasının hakkını kendi hesabına geçiriyor.
Sonra kazandığı parayla çok güzel bir ev alıyor.
Dışarıdan bakıyoruz:
“Adam ne güzel hayat kurmuş!”
Ama bir dakika…
O evin duvarlarında başkalarının hakkı varsa, sadece güzel bir ev mi görüyoruz?
İşte ahiret inancı hayatımıza böyle bir sorumluluk kazandırır.
Bir insan, kimse görmese de yaptığı şeyin bir karşılığı olduğunu bilir.
Ahirete inanmak, yalnızca öldükten sonra dirileceğimize inanmak değildir. Bugün yaptığımız her işin değerini ve sorumluluğunu bilerek yaşamaktır.
Bunun için dürüst oluruz.
Bunun için emanete sahip çıkarız.
Bunun için kimsenin hakkını yememeye çalışırız.
Çünkü hayatı yalnızca bu dünyadan ibaret görmeyiz.
4. BÖLÜM — ALLAH’IN AYETLERİ BAZEN KENDİ EVİMİZİN İÇİNDEDİR
On yedinci ayetten itibaren sûre, Allah’ı anmayı ve O’nun yaratılıştaki işaretlerini anlatıyor.
Gece ve gündüz…
Ölüden dirinin, diriden ölünün çıkarılması…
Topraktan insanın yaratılması…
Sonra çok güzel bir konuya geliyor.
Yirmi birinci ayet.
Eşlerimiz.
Allah, eşler arasında sevgi ve merhamet var ettiğini söylüyor.
Bakın, koskoca evrenden bahsedilirken konu nereye geldi?
Bizim evimizin içine geldi.
Demek ki Allah’ın ayetlerini görmek için yalnızca gökyüzüne bakmamıza gerek yok.
Bazen eşimizin yüzüne bakmamız gerekiyor.
Bir kadın düşünün.
Sabah kalkıyor.
Çocukları okula hazırlıyor. İşe gidiyor. Akşam eve geliyor. Yemek hazırlanıyor. Evin bitmeyen işleri var.
Eşi de bütün gün çalışmış.
İkisi de yorgun.
Bir akşam aralarında küçük bir tartışma çıkıyor.
Aslında sorun çok büyük değil.
Ama iki taraf da yorulmuş.
Biri diyor ki:
“Sen beni hiç anlamıyorsun.”
Diğeri cevap veriyor:
“Sen de beni anlamıyorsun.”
İşte burada Rûm sûresinin yirmi birinci ayetini düşünelim.
Sevgi ve merhamet…
Eğer sevgi yalnızca güzel günlerde varsa, kötü günlerde ne olacak?
Eşimiz hastalandığında?
İşsiz kaldığında?
Yaşlandığında?
Eskisi kadar neşeli olmadığında?
Asıl merhamet biraz da burada ortaya çıkmıyor mu?
Birini sevdiğimizde yalnızca bize verdiği mutluluğu mu seviyoruz, yoksa o insanı gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz?
Ve burada Allah’ın rızası çok önemli.
Çünkü eşimize yalnızca bize iyi davrandığı için iyilik yaparsak, karşılığını alamadığımızda sevgimiz kolayca zayıflayabilir.
Ama onu Allah’ın bize bir emaneti olarak görürsek sorumluluğumuz derinleşir.
Tabii bu, haksızlığa veya şiddete katlanmak anlamına gelmez.
Tam tersine, sevgi ve merhametin olduğu yerde zulme yer olmaması gerekir.
Şimdi yirmi ikinci ayete bakalım.
Dillerimizin ve renklerimizin farklı olması Allah’ın ayetlerinden.
Ne kadar güzel!
Biz bugün insanların farklılıklarını bazen kavga sebebi yapıyoruz.
Dili farklı, rengi farklı, milleti farklı, kültürü farklı…
Hemen ayırıyoruz.
Oysa Allah farklılığımızı kendi ayetlerinden biri olarak gösteriyor.
Düşünün, Allah’ın ayet olarak gösterdiği bir farklılığı biz neden düşmanlık sebebi yapalım?
Sonra uykumuzdan bahsediliyor.
Gece ve gündüzün düzeninden…
Rızık aramamızdan…
Şimşekten, yağmurdan, yeryüzünün yeniden canlanmasından…
Biz sabah uyanıyoruz.
Gözümüzü açıyoruz.
Nefes alıyoruz.
Kalbimiz çalışıyor.
Bunların hiçbirini biz yönetmiyoruz.
Ama o kadar alışmışız ki artık fark etmiyoruz.
Mesela bir sabah elektrikler kesilsin.
Evde herkes ayağa kalkıyor.
“İnternet gitti!”
“Telefonu şarj edemedim!”
“Buzdolabı ne olacak?”
Bir anda hayatımız duruyor.
Ama yıllardır kalbimiz çalışıyor, nefesimiz devam ediyor.
Bunlara ne kadar şükrediyoruz?
Alıştığımız nimetleri, sanki bize verilmiş birer emanet değil de zaten sahip olmamız gereken şeyler gibi görmeye başlıyoruz.
İşte şükür, bu alışkanlığın içinden uyanmaktır.
5. BÖLÜM — İNSAN KENDİ FITRATINDAN UZAKLAŞIRSA NE OLUR?
Yirmi sekizinci ve yirmi dokuzuncu ayetlerde Allah, insanların düşünmeleri için bir örnek veriyor ve bilgisizce arzularına uyanların durumuna dikkat çekiyor.
Sonra otuzuncu ayette çok önemli bir kavram çıkıyor karşımıza:
Fıtrat.
Allah’ın insanı üzerinde yarattığı fıtrat.
Şimdi düşünelim.
Bir insan doğuyor.
Henüz hiçbir unvanı yok.
Zengin değil, fakir değil.
Müdür değil, işçi değil.
Diploması yok.
Markalı kıyafeti yok.
Kimse ona sosyal medyada kaç takipçisi olduğunu sormuyor.
Sadece bir insan.
Sonra büyüyor.
Hayata giriyor.
Para kazanıyor.
Statü elde ediyor.
Bir süre sonra kendisini sahip olduğu şeylerle tanımlamaya başlıyor.
“Ben şu şirketin sahibiyim.”
“Ben şu makamdayım.”
“Benim şu kadar malım var.”
Tamam, bunlar olabilir.
Ama sen bunlardan ibaret misin?
Bir gün o makam elinden alınırsa sen kimsin?
Bir gün paran azalırsa senin insanlık değerin azalır mı?
Bir gün insanlar seni alkışlamayı bırakırsa sen değersiz mi olursun?
İşte insanın kendisini kaybetmesi bazen böyle başlıyor.
Kendimize ait olmayan şeyleri kendimiz zannediyoruz.
Otuz birinci ve otuz ikinci ayetler bizi Allah’a yönelmeye, O’na karşı sorumluluk bilinci taşımaya, salâtı yerine getirmeye ve dini bölüp parçalayanlardan olmamaya çağırıyor.
Burada da çok güncel bir meselemiz var.
Herkes kendi grubunu öne çıkarıyor.
Herkes kendi düşüncesinin doğru olduğunu söylüyor.
Bazen insanlar doğruyu birlikte aramak yerine birbirlerini yenmeye çalışıyor.
Bir tartışma düşünün.
İki kişi din hakkında konuşuyor.
Biri ayet okuyor.
Diğeri daha o ayet bitmeden cevap hazırlamaya başlıyor.
Çünkü dinlemiyor.
Sadece cevap vermek istiyor.
Sonunda tartışma bitiyor.
İkisi de şöyle düşünüyor:
“Ben kazandım.”
Peki hakikat kazandı mı?
Birbirimizi anlamaya bir adım yaklaştık mı?
İşte bunu sormamız gerekiyor.
Dini bir üstünlük yarışına dönüştürdüğümüzde, bazen dinin bize kazandırması gereken tevazuyu kaybedebiliyoruz.
6. BÖLÜM — İNSAN NEDEN ZOR ZAMANDA ALLAH’I HATIRLAR DA RAHATLAYINCA UNUTUR?
Otuz üçüncü ayet…
İnsanlara bir sıkıntı dokunduğunda Allah’a yöneldikleri, sonra kendilerine rahmet verildiğinde içlerinden bir kısmının farklı bir tutum sergilediği anlatılıyor.
Ne kadar tanıdık!
Hastanede bir yakınını bekleyen insan düşünelim.
Doktor henüz bir şey söylememiş.
Sonuçlar çıkmamış.
Koridorda yürüyor.
Ellerini açıyor.
“Allah’ım ne olur, iyi bir haber alalım.”
O anda bütün dünya küçülüyor.
Para aklına gelmiyor.
Araba aklına gelmiyor.
Yarınki toplantı aklına gelmiyor.
Tek bir şey istiyor.
Sevdiği insan sağlığına kavuşsun.
Sonra güzel bir haber geliyor.
Hastalık ciddi değilmiş.
Tedaviyle düzelecekmiş.
Adam seviniyor.
Evine dönüyor.
Bir süre sonra yeniden eski koşturmacasına başlıyor.
Şimdi burada hepimizin kendimize sorması gereken bir soru var:
Biz Allah’ı yalnızca yardıma ihtiyacımız olduğunda mı hatırlıyoruz?
Yoksa iyi günümüzde de O’nun verdiği nimetleri fark edebiliyor muyuz?
Otuz altıncı ayette de buna benzer bir insan hâli anlatılıyor.
Rahmete kavuşunca sevinen ama kendi yaptıkları yüzünden bir sıkıntıyla karşılaşınca ümitsizliğe düşen insan…
Bakın, burada bir denge sorunu var.
İnsan sevinirken ölçüyü kaybediyor.
Üzülürken de ümidini.
İşler iyi gidince:
“Ben yaptım, ben başardım.”
İşler kötü gidince:
“Ben mahvoldum, bundan sonra hiçbir şey düzelmez.”
Bir dakika!
İyi gününde her şeyi sen yapmadın.
Kötü gününde de bütün kapılar sonsuza kadar kapanmış değil.
Otuz yedinci ayet rızkın genişletilmesini ve daraltılmasını hatırlatıyor.
Ardından otuz sekizinci ayet geliyor.
Akrabanın, yoksulun ve yolda kalmışın hakkını ver.
Çok önemli bir ifade bu.
Sadece iyilik yap demiyor.
Hakkını ver, diyor.
Çünkü biz bazen başkalarının hakkını vermeyi bir lütuf gibi görüyoruz.
Bir çalışana emeğinin karşılığını ödüyoruz.
Kendimizi çok iyi insan zannediyoruz.
Yahu zaten onun hakkı!
Bir anne babanın ihtiyacını karşılıyoruz.
Bazen bunu başına kakıyoruz.
Oysa bir düşünelim.
Biz çocukken kaç gece bizim için uykusuz kaldılar?
Elbette her aile ilişkisinin şartları farklı olabilir. Ama temel mesele şu:
Hayat yalnızca bizim çıkarımızın etrafında dönmüyor.
Başka insanların da üzerimizde hakları var.
Otuz dokuzuncu ayette ise faiz yoluyla artırılmak istenen mal ile Allah’ın rızası gözetilerek verilen zekât karşılaştırılıyor.
Bu da çok önemli.
Çünkü biz bugün her şeyi rakamla ölçüyoruz.
Ne kadar kazandım?
Ne kadar arttı?
Ne kadar biriktirdim?
Ama Allah bize başka bir ölçü gösteriyor.
Bir malın rakam olarak artmasıyla Allah katında değer kazanması aynı şey değil.
Diyelim ki çok para kazandık.
Ama bunun için insanları ezdik.
Yakınlarımızı ihmal ettik.
Haksızlık yaptık.
Böyle bir kazanç bize gerçekten ne kazandırdı?
Öte yandan bir insan var.
Kazancından ihtiyaç sahibine pay ayırıyor.
Kimse görmüyor.
Kimse alkışlamıyor.
Hatta verdiği yardımı kimse bilmiyor.
Ama Allah biliyor.
İşte insanın değeri bazen kimsenin görmediği o küçük iyiliklerde ortaya çıkıyor.
7. BÖLÜM — DÜNYANIN BOZULMASINDA BİZİM PAYIMIZ YOK MU?
Kırkıncı ayette Allah yeniden yaratmayı, rızık vermeyi, ölümü ve dirilişi hatırlatıyor.
Ardından kırk birinci ayet geliyor.
Karada ve denizde bozulmanın insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden ortaya çıktığı bildiriliyor.
Şimdi bir düşünelim.
Dünyanın kirlenmesinden şikâyet ediyoruz.
Doğa bozuluyor diyoruz.
İklim değişiyor diyoruz.
Çevre kirleniyor diyoruz.
Peki bunda insanların hiç payı yok mu?
Var.
Ama aynı soruyu toplumsal hayatımız için de düşünelim.
Bugün güven azalıyor diye yakınıyoruz.
“Kimseye güven kalmadı.”
Peki güveni kim oluşturacak?
Biz değil miyiz?
Aileler dağılıyor diyoruz.
Peki ailelerimizi ayakta tutacak davranışları ne kadar gösteriyoruz?
Gençler mutsuz diyoruz.
Peki onları ne kadar dinliyoruz?
İnsanlar birbirini sevmiyor diyoruz.
Peki biz ne kadar sevgi gösteriyoruz?
Herkes bir şeylerden şikâyetçi.
Ama nedense sorun hep başkalarında!
Evde çocuk bilgisayarla fazla vakit geçiriyor.
Baba kızıyor:
“Çık artık şu bilgisayarın başından!”
Çocuk babasına bakıyor.
Babası da telefonla uğraşıyor.
Hatta bazen baba çocuğa kızarken bile telefonuna bakıyor!
Şimdi çocuk ne düşünsün?
İşte davranışlarımızın sonuçlarını düşünmek burada başlıyor.
Kırk birinci ayetin doğrudan konusu yeryüzündeki bozulma. Fakat bize kendi hayatımızı sorgulatması da çok değerli.
Bir şeylerin bozulduğunu görüyorsak önce kendi ellerimizin ne yaptığını da sorgulamalıyız.
Kırk ikinci ayette geçmiş insanların sonlarına bakmamız isteniyor.
Kırk üçüncü ayette ise geri dönüşü olmayan gün gelmeden doğru dine yönelme çağrısı var.
Ardından herkesin kendi tercihinin sonuçlarıyla karşılaşacağı, iman edip iyi işler yapanların Allah’ın lütfuyla karşılık bulacağı anlatılıyor.
Yani ne demek?
Bugün yaptıklarımız önemsiz değil.
Her gün bir şey inşa ediyoruz.
Ya iyiliği büyütüyoruz.
Ya da kötülüğe katkıda bulunuyoruz.
8. BÖLÜM — ÜMİTSİZLİK BAZEN ALLAH’IN RAHMETİNİ GÖREMEMEKTİR
Şimdi kırk altıncı ayetten ellinci ayete kadar olan bölüme gelelim.
Burayı çok seviyorum.
Çünkü Allah yeniden tabiatın içine götürüyor bizi.
Rüzgârlar…
Bulutlar…
Yağmur…
Gemilerin denizde hareket etmesi…
Rızık…
Rahmet…
Şükür…
Kırk yedinci ayette peygamberlerin gönderilmesinden, suç işleyenlerin karşılığıyla yüzleşmesinden ve müminlere yardımdan söz ediliyor.
Kırk sekizinci ayette rüzgârların bulutları harekete geçirmesi anlatılıyor.
Sonra yağmur yağıyor.
İnsanlar seviniyor.
Ama kırk dokuzuncu ayette çok dikkat çekici bir ayrıntı var.
O insanlar yağmur gelmeden önce ümitsizliğe kapılmışlardı.
Bir çiftçi düşünelim.
Toprak kurumuş.
Günlerdir yağmur yok.
Tarladaki ürünler susuz.
Adam her sabah kalkıp gökyüzüne bakıyor.
Bulut yok.
Bir gün daha geçiyor.
Yine yağmur yok.
Artık içinden şöyle geçiriyor:
“Galiba bu yıl mahsul alamayacağız.”
Sonra bir sabah hava değişiyor.
Rüzgâr çıkıyor.
Bulutlar geliyor.
Ve yağmur yağmaya başlıyor.
Çiftçi dışarı çıkıyor.
Toprağa düşen damlalara bakıyor.
Gülümsüyor.
Dün ümitsizdi.
Bugün sevinçli.
Peki ne değişti?
Allah’ın rahmetinin bir işaretini gördü.
Şimdi buradan kendimize dönelim.
Biz de bazen böyle değil miyiz?
Bir sorun yaşadığımızda hayatımızın tamamını o sorundan ibaret zannediyoruz.
Bir sınavı kazanamayan genç:
“Benim hayatım bitti.”
Bir ilişkisinde hayal kırıklığı yaşayan insan:
“Ben bir daha asla mutlu olamam.”
İşini kaybeden biri:
“Artık benim için her şey bitti.”
Peki bunları gerçekten biliyor muyuz?
Hayır.
Biz yalnızca bugünü biliyoruz.
Yarını bilmiyoruz.
O zaman neden bilmediğimiz yarın hakkında kesin bir ümitsizlik hükmü veriyoruz?
Bakın, ümit etmek hiçbir şey yapmadan oturmak değildir.
Çiftçi yalnızca yağmuru beklemez.
Toprağı hazırlar.
Tohumu eker.
Emeğini verir.
Sonra yağmur için ümit eder.
Biz de böyle yapacağız.
Sorumluluğumuzu yerine getireceğiz.
Çalışacağız.
Hatalarımızı düzelteceğiz.
Gerektiğinde yeniden başlayacağız.
Sonra Allah’ın rahmetinden ümidimizi kesmeyeceğiz.
Bir başka önemli nokta daha var.
Şükürle ümit arasında çok güçlü bir ilişki var.
Şükreden insan, hayatında hâlâ var olan nimetleri görebilir.
Ümitsizliğe kapılan insan ise bazen yalnızca kaybettiklerine bakar.
Mesela paramız azaldı.
Ama sağlığımız var.
Sağlığımızla ilgili bir sıkıntı yaşadık.
Ama yanımızda bizi seven insanlar var.
Bir yakınlığımızı kaybettik.
Ama hâlâ iyilik yapabileceğimiz, anlamlı yaşayabileceğimiz bir hayatımız var.
Elbette bunları söylemek acılarımızı küçümsemek değildir.
İnsanın bazı kayıpları gerçekten çok ağırdır.
Ama insanın bir acı yaşaması, Allah’ın rahmetinin bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Ellinci ayette Allah şöyle bir hakikate dikkat çekiyor:
Ölmüş toprağı nasıl yeniden dirilttiğine bakın.
Ve bunun ardından ölülerin de diriltileceği hatırlatılıyor.
Ne kadar güçlü bir bağlantı!
Toprak kuruyor.
Sonra yağmur yağıyor.
Hayat yeniden başlıyor.
Peki bizi ilk defa yaratan Allah’ın yeniden diriltmeye gücü yetmez mi?
Bir de şunu düşünelim:
Bugün Allah’ın rahmetini görerek yeniden ümit bulan insan, yarın Allah’ın huzuruna çıkacağını bilerek de yaşamalı.
Ümit yalnızca yarın daha çok para kazanmak değildir.
Ümit, hayatın Allah katında boşa gitmeyeceğine güvenmektir.
9. BÖLÜM — İNSANIN EN BÜYÜK YANILGISI, GÜCÜNÜ KALICI ZANNETMESİ
Elli birinci ayette çok ilginç bir insan davranışı anlatılıyor.
Bir rüzgâr geliyor.
İnsanlar ekinlerinin sarardığını görüyorlar.
Ve ardından nankörlüğe yöneliyorlar.
Bir önceki bölümde yağmur gelince sevinen insan vardı.
Şimdi olumsuz bir şeyle karşılaşınca şükrünü kaybeden insan var.
Demek ki bizim önemli bir sorunumuz var.
Biz Allah’la ilişkimizi bazen hayat şartlarımıza göre değiştiriyoruz.
İşler iyi gidince şükretmeyi unutuyoruz.
İşler kötü gidince isyan edebiliyoruz.
Bir gün mutluyuz, her şey çok güzel.
Ertesi gün bir sorun çıkıyor.
Sanki bütün hayatımız değersizleşiyor.
Hâlbuki iman dediğimiz şey yalnızca güzel günlerde sahip olduğumuz bir duygu olmamalı.
İman, hayatın değişen şartları içerisinde hakikate bağlı kalabilmektir.
Elli ikinci ve elli üçüncü ayetlerde ise çok farklı bir konu var.
Allah, hakikate kendisini kapatmış insanlara mesajın ulaştırılmasındaki güçlüğü anlatıyor.
Ölüler, sağırlar, körler üzerinden güçlü benzetmeler kuruluyor.
Burada anlatılan fiziksel bir engel değil; hakikati kabul etmeyi reddeden insanın manevi duyarsızlığıdır.
Şimdi bunu düşünelim.
Bir insana bir yanlışını söylüyorsunuz.
Delil gösteriyorsunuz.
Örnek veriyorsunuz.
Ama dinlemek istemiyor.
Çünkü yanlışını kabul ederse alışkanlığını değiştirmek zorunda kalacak.
Bir çalışan yöneticisine diyor ki:
“Bu yaptığımız iş doğru değil. Müşteriye eksik bilgi veriyoruz.”
Yönetici cevap veriyor:
“Sen işine bak.”
Çalışan tekrar anlatıyor.
“Bakın, bu durum insanları mağdur ediyor.”
Yönetici bu kez kızıyor:
“Sen bana işimi mi öğreteceksin?”
Şimdi burada asıl sorun ne?
Bilgi mi eksik?
Yoksa insan doğruyu kabul etmek istemiyor mu?
İşte elli ikinci ve elli üçüncü ayetleri bugüne böyle taşıyabiliriz.
Çünkü bazen insanın problemi işitmemesi değildir.
İşittiği gerçeğin sorumluluğunu üstlenmek istememesidir.
10. BÖLÜM — BİR ZAMANLAR YÜRÜMEYİ BİLE BİLMİYORDUK
Elli dördüncü ayet…
Bence insanın kibrini kırabilecek en güçlü hatırlatmalardan biri.
Allah bizi zayıflıktan yarattığını, sonra kuvvet verdiğini, ardından yeniden zayıflık ve yaşlılık getirdiğini söylüyor.
Ne kadar sade!
Ama ne kadar derin!
Hepimiz bir zamanlar bebektik.
Yürüyemiyorduk.
Konuşamıyorduk.
Kendi yemeğimizi yiyemiyorduk.
Birileri bizi taşıdı.
Birileri besledi.
Birileri uykusuz kaldı.
Sonra büyüdük.
Güçlendik.
Okuduk.
Çalıştık.
Makam sahibi olduk.
Para kazandık.
Ve bazılarımız ne yaptı?
Kibirlenmeye başladı.
Bir insan düşünün.
Çok başarılı bir iş adamı olmuş.
Güzel bir ofisi var.
Çalışanları var.
Herkes ona saygı gösteriyor.
Bir gün yaşlı babası ziyaretine geliyor.
Babası biraz yavaş yürüyor.
Konuşurken bazen aynı şeyi tekrar ediyor.
Oğlu sıkılıyor:
“Baba, bunu anlattın ya!”
Baba susuyor.
Oysa yıllar önce bu çocuk da aynı soruyu belki yüz defa sormuştu.
Babası yüz defa cevap vermişti.
Çocuk yürümeyi öğrenirken defalarca düşmüştü.
Babası her defasında elinden tutmuştu.
Şimdi baba yaşlanmış.
Biraz yavaşlamış.
Bu kadar mı zor ona sabır göstermek?
Bakın, elli dördüncü ayet yalnızca yaşlanmayı anlatmıyor.
Bize gücümüzün geçici olduğunu da hatırlatıyor.
Bugün güçlü olan yarın yardıma muhtaç olabilir.
Bugün başkasına destek olan yarın destek bekleyebilir.
O hâlde neden kibirleniyoruz?
Neden insanları küçümsüyoruz?
Neden sahip olduğumuz gücü başkalarını ezmek için kullanıyoruz?
Bir zamanlar elimizden tutularak yürüdük. Belki bir gün yeniden birinin elimizi tutmasına ihtiyaç duyacağız.
Bunu anlayan insanın merhameti artmaz mı?
11. BÖLÜM — KIYAMET GÜNÜ: BİR SAAT Mİ, BİR ÖMÜR MÜ?
Şimdi geldik elli beşinci ayete.
Burada çok dikkatli düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü ayet bizi doğrudan ahiret sahnesine götürüyor.
Kıyamet saati geldiği gün, mücrimlerin yani suçluların, çok kısa bir süre kaldıklarına yemin edecekleri anlatılıyor.
Bakın, sahne artık dünyada değil.
Kıyamet kopmuş.
Diriliş gerçeğiyle karşı karşıyalar.
Ve yemin ediyorlar.
Bir saatten fazla kalmadıklarına…
Ayetin hangi süreyi kastettiği konusunda farklı açıklamalar var. Dünya hayatında ya da ölümden dirilişe kadar geçen sürede kalışları şeklinde yorumlanmış.
Ama burada kesin olan bir şey var:
Bu, ahirette yaşanan bir yüzleşme sahnesi.
Şimdi bu ayetin insana neler düşündürdüğüne bakalım.
Bir insan hayatı boyunca ne yaptı?
Para kazandı.
Eğlendi.
Gezdi.
Dolaştı.
Başkalarının hakkını yedi.
Yalan söyledi.
Kendisini güçlü zannetti.
Ölümü ve hesabı düşünmedi.
Sonra bir gün kıyamet gerçeğiyle karşılaştı.
İşte o gün zamanla ilgili algısının ne kadar farklı olduğu ortaya çıkıyor.
Şimdi burada çok önemli bir bağlantı kurmak istiyorum.
Rûm sûresinin yedinci ayetinde insanlar dünya hayatının görünen yüzünü biliyor ama ahiretten gafil kalıyorlardı.
Elli beşinci ayette ise artık o ahiret gerçeğiyle karşı karşıyalar.
Yani sûrenin başında unuttukları şey, sonunda karşılarına çıkıyor.
Ve elli altıncı ayette kendilerine ilim ve iman verilenler konuşuyor.
Kime konuşuyorlar?
İşte bu suçlulara.
Onlara yeniden dirilme gününe kadar kaldıklarını ve şimdi diriliş gününün geldiğini bildiriyorlar.
Ama onlar bunu bilmiyor, tanımıyor veya kabul etmiyorlardı.
Bakın, bir tarafta ilim ve iman var.
Diğer tarafta suçluluk, bilgisizlik ve hakikatten uzaklaşma var.
Burada mücrim kelimesi üzerinde de düşünelim.
Suçlu dediğimiz zaman ne anlıyoruz?
Bir insan hırsızlık yapmışsa onun kimliğine bakarak yaptığı işi doğru sayabilir miyiz?
“Bu insan bizim gruptan, o yüzden yaptığı hırsızlık önemli değil.”
Böyle bir şey olabilir mi?
Ya da bir insan başkasına zulmediyorsa yalnızca dini kimliği yüzünden onu haklı görebilir miyiz?
Göremeyiz.
İşte ahlaki sorumluluğun ciddiyeti burada.
İnsanın kendisini hangi kimlikle tanıttığından önce ne yaptığına da bakmamız gerekiyor.
Allah’ın rızasını istediğini söyleyen insanın davranışlarında da bunun karşılığını görmeliyiz.
Şimdi bir başka noktaya bakalım.
Biz hayatta zamanı nasıl kullanıyoruz?
Sabah kalkıyoruz.
Telefonumuza bakıyoruz.
Sonra işe gidiyoruz.
Akşam oluyor.
Bir şeyler yiyoruz.
Televizyon, sosyal medya, biraz eğlence…
Uyuyoruz.
Ertesi gün yine aynı.
Bir hafta geçiyor.
Bir ay geçiyor.
Bir yıl geçiyor.
Sonra bir gün diyoruz ki:
“Yahu zaman ne kadar hızlı geçti!”
Peki neden?
Çünkü bazen hayatı anlamadan, sadece alışkanlıklarla yaşıyoruz.
Ben buna ezberden yaşamak diyorum.
Düşünün, bir yolu her gün arabayla gidiyoruz.
Bazen eve vardığımızda yolun bazı ayrıntılarını hiç hatırlamıyoruz.
Çünkü alışmışız.
Zihnimiz otomatik hareket ediyor.
İşte hayatımızın tamamını da böyle yaşamaya başlarsak, günlerin kıymetini fark edemeyiz.
Ama anlayarak yaşadığımızda farklı bir şey oluyor.
Mesela çocuğumuzla gerçekten ilgilendiğimiz bir akşam…
Onun anlattıklarını dinlediğimiz, beraber güldüğümüz bir akşam…
O akşamın anlamı başka.
Ya da eşimizle bir sorun yaşadık.
Oturduk.
Birbirimizi gerçekten dinledik.
Hatalarımızı kabul ettik.
Barıştık.
İşte o gün sıradan bir gün olmaktan çıkıyor.
Çünkü içinde anlam var.
Ve bu anlamın merkezine Allah’ın rızasını koyduğumuzda yaptığımız iyiliğin değeri yalnızca o günle sınırlı kalmıyor.
Şimdi burada ayetin doğrudan söylediği şeyle bizim hayatımıza çıkardığımız dersi ayıralım.
Elli beşinci ayet, kıyamet gününde suçluların yaşadığı zaman algısını anlatıyor.
Biz ise buradan kendi hayatımıza şu soruyu taşıyoruz:
Bir gün geçmişimize dönüp baktığımızda, gerçekten yaşadığımız bir hayat mı göreceğiz, yoksa farkına varmadan tükettiğimiz günler mi?
Bu soru çok önemli.
Çünkü anlamadan yaşanan hayatın büyük bir bölümü tekrar eden alışkanlıklara dönüşebiliyor.
Oysa anlayarak yaşamak, içinde bulunduğumuz anın kıymetini bilmektir.
Allah’ın verdiği zamanı bir emanet olarak görebilmektir.
12. BÖLÜM — BAZI PİŞMANLIKLAR İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR
Elli yedinci ayette zulmedenlerin o gün mazeretlerinin fayda vermeyeceği anlatılıyor.
Bu çok ciddi bir uyarı.
Çünkü biz bugün mazeret üretmekte çok başarılıyız.
Birine haksızlık yapıyoruz.
“Ama beni sinirlendirdi.”
Birinin hakkını yiyoruz.
“Ama herkes böyle yapıyor.”
Yalan söylüyoruz.
“Ama mecbur kaldım.”
Ailemizle ilgilenmiyoruz.
“Ama çok çalışıyorum.”
Her şeyin bir açıklaması var.
Fakat açıklama yapmakla haklı olmak aynı şey değil.
Bazen bir insan özür dilemek yerine bütün enerjisini kendisini savunmaya harcıyor.
Oysa şöyle dese:
“Evet, hata yaptım. Hakkını helal et. Bunu düzeltmek istiyorum.”
Ne kadar güzel olur.
İşte bu dünya, yanlışlarımızı fark edip onları düzeltmek için hâlâ imkânımızın bulunduğu yer.
Ama elli yedinci ayet bize, bu imkânın sonsuza kadar sürmeyeceğini hatırlatıyor.
Bu yüzden iyiliği ertelememeliyiz.
Özür dilemeyi ertelememeliyiz.
Hakkını yediğimiz insanın hakkını geri vermeyi ertelememeliyiz.
Çünkü bir gün artık mazeretlerin hiçbir faydası kalmayabilir.
13. BÖLÜM — KUR’AN ANLATIYOR AMA İNSAN DİNLEMEK İSTİYOR MU?
Şimdi elli sekizinci ayet…
Allah bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali verdiğini söylüyor.
Ne kadar önemli!
İnsan düşünsün diye örnekler veriliyor.
Hayatı, ölümü, yaratılışı, sorumluluğu ve dirilişi anlaması için işaretler gösteriliyor.
Ama inkârda direnenler, karşılarına bir ayet getirildiğinde bile bunun asılsız olduğunu söyleyebiliyor.
Şimdi şöyle düşünelim.
Bir insana yanlışını anlatıyorsunuz.
Mantıklı bir açıklama yapıyorsunuz.
Bir örnek veriyorsunuz.
Başka bir örnek veriyorsunuz.
Ama ne söylerseniz söyleyin, o insan dinlemiyor.
Çünkü daha baştan karar vermiş.
“Ben bunu kabul etmeyeceğim.”
İşte burada sorun sadece bilgi eksikliği değil.
Bilgiye karşı takınılan tavır da çok önemli.
Biz bazen bir gerçeği bilmediğimiz için değil, kabul ettiğimizde hayatımızı değiştirmemiz gerekeceği için reddediyoruz.
Çünkü doğruyu kabul etmenin bir bedeli olabilir.
Kibirden vazgeçmek gerekir.
Haksız kazancı bırakmak gerekir.
Birinden özür dilemek gerekir.
Alışkanlıkları değiştirmek gerekir.
Ve bunlar kolay değildir.
Ama insanın olgunlaşması biraz da burada başlıyor.
Kendi yanlışını kabul edebildiği yerde.
Elli dokuzuncu ayette Allah, bilmeyenlerin kalplerinin mühürlenmesinden söz ediyor.
Bu uyarıyı hafife alamayız.
Burada yalnızca okula gitmemiş, diploma almamış insanlar anlatılıyor diye düşünemeyiz.
Çünkü bir insanın çok sayıda diploması olabilir.
Ama hakikati kabul etmeye karşı çok büyük bir direnç gösterebilir.
Başka bir insanın yüksek bir eğitimi olmayabilir.
Ama dinlemeye, öğrenmeye, doğruyu kabul etmeye gönlü açık olabilir.
Önemli olan insanın gerçeğe nasıl yaklaştığıdır.
Bazen biz kalbimizi kendimiz daraltıyoruz.
Ön yargılarımızla…
Kibrimizle…
İnatlarımızla…
Yalnızca duymak istediğimiz şeyleri dinleyerek…
Bir süre sonra doğruyu söyleyen herkesi düşman gibi görmeye başlıyoruz.
İşte insan için tehlikeli olan budur.
Çünkü kalbimizin hakikate kapanması, yalnızca bir düşünce meselesi değildir.
Bütün hayatımızı etkiler.
Aile hayatımızı etkiler.
İş hayatımızı etkiler.
İnsanlarla ilişkilerimizi etkiler.
Ve en önemlisi Allah’la ilişkimizi etkiler.
14. BÖLÜM — SON AYET: SABRET, ALLAH’IN VAADİ GERÇEKTİR
Ve geldik altmışıncı ayete…
Sûrenin son ayetine.
Allah sabretmeyi emrediyor.
Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bildiriyor.
Kesin inanç sahibi olmayanların bizi sarsmamasını, yolumuzdan çevirmemesini istiyor.
Şimdi çok güzel bir bağlantı var burada.
Sûrenin başında ne vardı?
Romalılar yenilmişti.
Sonra galip gelecekleri haber verilmişti.
Ve Allah’ın vaadinden söz edilmişti.
Peki sûrenin sonunda ne var?
Yine Allah’ın vaadi.
Demek ki sûre Allah’ın vaadiyle bizi karşılıyor ve Allah’ın vaadine güvenerek yolumuza devam etmemizi istiyor.
Ama arada altmış ayet boyunca bize neler gösterdi?
Dünyanın değiştiğini gösterdi.
Gücün geçici olduğunu gösterdi.
İnsanların bilgisizliğini, kibrini, nankörlüğünü gösterdi.
Sevgiyi, merhameti ve şükrü hatırlattı.
Zor zamanlarda ümitsizliğe kapılmamayı öğretti.
Ölümü ve dirilişi anlattı.
Hesap gününü hatırlattı.
Ve sonunda dedi ki:
Sabret.
Şimdi sabır ne demek?
Hiçbir şey yapmadan oturmak mı?
Hayır.
Sabır, doğru bildiğimiz şeyde kararlı olmaktır.
Haksızlığa katılmamaktır.
Zor zamanlarda ahlâkımızdan vazgeçmemektir.
Bir insan bize kötülük yaptığında bizim de onun gibi olmamamızdır.
İnsanların yanlışları yüzünden bizim doğrularımızı terk etmememizdir.
Bir öğretmen düşünün.
Öğrencisine bir konuyu anlatıyor.
Öğrenci anlamıyor.
Bir daha anlatıyor.
Yine anlamıyor.
Bir kez daha anlatıyor.
Sonunda öğrenci anlıyor.
Öğretmen seviniyor.
Çünkü sabretmiş.
Bir anne düşünün.
Çocuğu yürümeyi öğreniyor.
Çocuk düşüyor.
Anne elinden tutuyor.
Yeniden deniyorlar.
Yine düşüyor.
Anne vazgeçmiyor.
Çünkü biliyor ki çocuk yürümeyi öğrenecek.
İşte biz de hayatta böyle olmalıyız.
Hatalarımızdan ders çıkaracağız.
Yeniden deneyeceğiz.
Ama bunu yaparken hakikatten ve ahlâkımızdan vazgeçmeyeceğiz.
KAPANIŞ — PEKİ BİZ BU HAYATI NASIL YAŞAYACAĞIZ?
Şimdi gelin, Rûm sûresinin altmış ayetini yeniden düşünelim.
Bir yenilgiyle başladık.
Bir zafer haberi duyduk.
Sonra dünyayı gördük.
İnsanı gördük.
Kendi ailemizi gördük.
Yağmuru gördük.
Kuruyan toprağı gördük.
Zenginliği, fakirliği, sevgiyi, merhameti, nankörlüğü gördük.
Çocukluğumuzu gördük.
Gençliğimizi gördük.
Yaşlılığımızı gördük.
Sonra ölümle karşılaştık.
Ardından dirilişi gördük.
Ve en sonunda sabırla, Allah’ın vaadiyle karşılaştık.
Şimdi dönüp kendimize bakalım.
Biz bu dünyada neyin peşindeyiz?
Sadece daha çok kazanmanın mı?
Daha büyük evlerin mi?
Daha güzel arabaların mı?
Daha çok alkışlanmanın mı?
Bunların hepsi hayatımızda olabilir.
Çalışabiliriz.
Üretebiliriz.
Güzel bir evimiz olabilir.
Para kazanabiliriz.
Hayatın nimetlerinden faydalanabiliriz.
Ama bunları hayatımızın tek amacı yaparsak, işte o zaman bir şeyleri kaybetmeye başlayabiliriz.
Çünkü dünya hayatını anlamlı kılan yalnızca sahip olduklarımız değil.
Sahip olduklarımızla ne yaptığımızdır.
Paramız var.
Kime faydamız dokunuyor?
Bilgimiz var.
Kimi aydınlatıyoruz?
Gücümüz var.
Kimi koruyoruz?
Zamanımız var.
Neye harcıyoruz?
Sevdiğimiz insanlar var.
Onları gerçekten anlıyor muyuz?
Ve en önemlisi…
Allah’ın bize verdiği bu hayatı O’nun rızasını gözeterek yaşamaya çalışıyor muyuz?
Bugün kendimize küçük bir görev verelim.
Akşam eve gittiğimizde telefonumuzu bir kenara bırakalım.
Biraz düşünelim.
Bugün kimi kırdık?
Kime iyilik yaptık?
Hangi nimetin kıymetini bilmedik?
Hangi konuda gereksiz yere ümitsizliğe kapıldık?
Hangi yanlışı bildiğimiz hâlde düzeltmedik?
Ve yarın bunlardan birini değiştirmek için gerçekten bir adım atalım.
Çünkü iman yalnızca dilimizde kalan bir söz olmamalı.
Anladığımız hakikat, davranışlarımıza da yansımalı.
Bir gün geriye dönüp baktığımızda, hayatımızın yalnızca çalışarak, tüketerek, eğlenerek ve koşturarak geçmiş olmasını istemeyiz.
İçinde sevgi olsun.
Merhamet olsun.
Adalet olsun.
Şükür olsun.
Emek olsun.
Anlayış olsun.
Allah’ın rızasını kazanma gayreti olsun.
Ve hayatımızın sonunda, gerçekten yaşamış olmanın huzuru olsun.
Rûm sûresi bana şunu düşündürüyor:
İnsan dünyadaki her şeyin fiyatını öğrenebilir. Ama asıl mesele, Allah’ın kendisine verdiği hayatın kıymetini anlamasıdır.
Unutmayalım…
Güç değişir.
Şartlar değişir.
İnsanlar değişir.
Zenginlik gelir, gider.
Gençlik gelir, geçer.
Ama Allah’ın vaadi gerçektir.
Ve bir gün hepimiz, bu dünyada nasıl yaşadığımızla yüzleşeceğiz.
Öyleyse ömrümüzü yalnızca geçen bir zaman olarak değil, Allah’ın rızasıyla anlam kazanan bir hayat olarak yaşayalım.
