RÛM SÛRESİ: İSTEDİĞİMİZ HAYAT MI, HAKİKATİ ANLADIĞIMIZ HAYAT MI?
Bir düşünelim…
Hayatımız boyunca ne kadar çok şey istiyoruz, değil mi?
Daha iyi şartlarda yaşamak istiyoruz. Sevilmek istiyoruz. Başarılı olmak istiyoruz. Güvende olmak istiyoruz. Huzurlu olmak istiyoruz.
Aslında bütün bu isteklerin arkasında bir arayış var.
Mutlu olmak.
Peki size bir şey soracağım.
İnsanın her istediğine ulaşması, onun doğru yolda olduğunu gösterir mi?
Bir insan istediği sonucu elde etmiş olabilir.
Ama o sonuca ulaşırken insanlara zarar vermişse?
Haksızlık yapmışsa?
Kibirlenmişse?
Kendisini herkesten üstün görmeye başlamışsa?
Şimdi bu insana başarılı mı diyeceğiz?
Bir de başka bir insan düşünelim.
Çalışmış, uğraşmış, elinden geleni yapmış ama istediğini elde edememiş.
Buna rağmen dürüstlüğünü kaybetmemiş.
Allah’a isyan etmemiş.
İnsanlara olan merhametini kaybetmemiş.
Umudunu kaybetmemiş.
Peki bu insan başarısız mı?
İşte bugün Rûm sûresinin 60 ayetine bu gözle bakmak istiyorum.
Çünkü bu sûre bize yalnızca dünya hayatını anlatmıyor.
Dünya hayatını nasıl değerlendirmemiz gerektiğini de öğretiyor.
Ve bence insanın en önemli sınavlarından biri burada başlıyor.
İstediğimiz şeyle doğru olan şey her zaman aynı olmayabilir.
Biz ise çoğu zaman istediğimiz şeyin mutlaka bizim için iyi olduğunu düşünüyoruz.
Hatta bazen o kadar çok istiyoruz ki istediğimiz şeyi gözümüzde büyütüyoruz.
Sonra farkında olmadan hayatımızın merkezine yerleştiriyoruz.
İşte Rûm sûresi bizi bu merkezden uzaklaştırıp yeniden Allah’a yönlendiriyor.
1. KAZANDIĞINDA DA KAYBETTİĞİNDE DE AYNI İNSAN KALABİLMEK
Rûm sûresi nasıl başlıyor?
Bir yenilgiyle.
Romalılar yeniliyor.
Ama Allah onların yeniden galip geleceğini bildiriyor.
Ve ardından çok önemli bir hakikat hatırlatılıyor:
Önce de sonra da emir Allah’ındır.
Şimdi burada bir düşünelim.
Dünya sürekli değişiyor.
Güçlü olan zayıflıyor.
Zayıf olan güçleniyor.
Bazen yükselişler yaşanıyor, bazen düşüşler.
Bugün çok önemli gördüğümüz bir şey, yarın önemini kaybedebiliyor.
Ama insanın bir özelliği var.
İçinde bulunduğu durumu kalıcı zannetmeye çok yatkın.
İyi bir dönemdeyse sanki hep iyi gidecekmiş gibi düşünüyor.
Kötü bir dönemdeyse sanki bir daha hiçbir şey düzelmeyecekmiş gibi hissediyor.
İşte burada iki tehlike ortaya çıkıyor.
Birincisi kibir.
İkincisi ümitsizlik.
Kazandığımızda kibirlenebiliyoruz.
Kaybettiğimizde ümitsizliğe düşebiliyoruz.
Oysa ikisinin de ortak noktası şu:
İnsan yaşadığı sonucu, hayatının tamamı zannediyor.
Ama Rûm sûresi daha başlangıçta bize dünyanın değişken olduğunu gösteriyor.
Peki biz ne yapacağız?
Şartlara göre ahlâk değiştirmeyeceğiz.
Kazandığımızda başka, kaybettiğimizde başka bir insana dönüşmeyeceğiz.
Başarı elde ettiğimizde merhametimizi kaybetmeyeceğiz.
Bir sıkıntıyla karşılaştığımızda da doğruluktan vazgeçmeyeceğiz.
Çünkü insanın gerçek değeri yalnızca ne kadar başarılı olduğuyla ölçülemez.
O başarıya giderken nasıl davrandığı da önemlidir.
Bir sporcu düşünün.
Aylarca hazırlanmış.
Sonunda büyük bir yarışa katılıyor.
Birinci gelmek için büyük bir heyecan duyuyor.
Ama yarış sırasında kuralları çiğniyor.
Ve birinci oluyor!
Herkes alkışlıyor.
Madalya takılıyor.
Peki bu gerçekten bir başarı mı?
Dışarıdan bakınca kazanmış.
Ama dürüstlüğü kaybetmiş.
Şimdi başka bir sporcu düşünelim.
Bütün kurallara uymuş.
Elinden geleni yapmış.
Ama birinci olamamış.
Peki onun emeği, dürüstlüğü, disiplini değersiz mi oldu?
İşte hayatımızdaki sonuçlara da böyle bakmalıyız.
Her kazanç gerçek bir kazanç değildir. Her kayıp da insanın tamamen kaybettiği anlamına gelmez.
2. DÜNYANIN GÖRÜNEN YÜZÜNÜ BİLİYORUZ, PEKİ ARKASINDAKİ HAKİKATİ?
Şimdi yedinci ayete gelelim.
Allah burada çok önemli bir insan özelliğini anlatıyor.
İnsanlar dünya hayatının görünen yüzünü biliyorlar.
Ama ahiretten gafiller.
Ne kadar ilginç, değil mi?
Günümüz insanını düşünün.
Bilgimiz çok.
İmkânlarımız çok.
Teknolojimiz çok gelişmiş.
Bir cihazın nasıl çalıştığını öğrenebiliyoruz.
Dünyanın diğer ucunda ne olduğunu anında görebiliyoruz.
Ama bütün bu bilgilere sahip olmak, hayatı gerçekten anladığımız anlamına geliyor mu?
Bakın, bilgiyle anlamak arasında fark var.
Bir şeyin nasıl çalıştığını bilmek başka şey.
O şeyin hayatımızdaki anlamını kavramak başka şey.
Bir de şöyle düşünelim.
Bir insan bütün gün koşturuyor.
Sabah kalkıyor, akşam yatıyor.
Gün içerisinde onlarca işle uğraşıyor.
Ama bir akşam kendisine şu soruyu sormuyor:
“Ben bütün bunları neden yapıyorum?”
İşte insan bazen hayatını böyle otomatikleştirebiliyor.
Alışkanlıklarla yaşıyor.
Hedefler belirliyor.
Bir hedef bitiyor, diğerine geçiyor.
Sonra başka bir hedef…
Sonra başka…
Bitmiyor.
Hatta bazı insanlar tatilde bile dinlenemiyor.
Çünkü tatilde de yapılacaklar listesi var!
Sabah şuraya gidilecek.
Öğlen burası görülecek.
Akşam şu fotoğraf çekilecek.
Yahu bir dakika!
Biz tatil mi yapıyoruz, yoksa yeni bir mesaiye mi başladık?
İşte burada insanın farkındalığı önem kazanıyor.
Biz bir şeyi neden yaptığımızı anlamadan yalnızca tekrar ediyorsak, hayatımız giderek bir ezbere dönüşebilir.
Ama yaptığımız şeyleri Allah’ın rızasıyla ilişkilendirdiğimizde onlara daha derin bir anlam kazandırabiliriz.
Yediğimiz bir lokmayı şükürle karşılayabiliriz.
Bir işi hakkıyla yapmayı sorumluluğumuzun parçası görebiliriz.
İnsanlara iyi davranmayı yalnızca sosyal nezaket değil, Allah’a karşı görevimiz olarak anlayabiliriz.
Allah’ı hatırlamak, hayatın dışına yeni bir şey eklemek değil; yaşadığımız hayatın içindeki anlamı fark etmektir.
Rûm sûresinin sekizinci ayeti de insanları kendi içlerinde düşünmeye çağırıyor.
Dokuzuncu ve onuncu ayetlerde geçmiş toplumların sonlarına bakmamız isteniyor.
Yani Allah bize yalnızca bilgi vermiyor.
Düşündürmek istiyor.
Gördüğümüz şeylerin ötesine bakmamızı istiyor.
3. SONUCU DÜNYADA ARAYAN İNSAN, AHİRETİ UNUTABİLİR
11–16. ayetlerde yaratılış, yeniden diriliş ve insanların ahirette karşılaşacağı sonuçlar anlatılıyor.
Şimdi buranın hayatımızdaki karşılığını düşünelim.
Biz çoğu zaman sonucun hemen ortaya çıkmasını istiyoruz.
Bir iyilik yapıyoruz.
Karşılığını görmek istiyoruz.
Bir haksızlığa uğruyoruz.
Hemen adalet yerini bulsun istiyoruz.
Bir çalışma yapıyoruz.
Hemen başarı elde etmek istiyoruz.
Ama hayat her zaman böyle ilerlemiyor.
Bazen yaptığımız iyiliğin karşılığını dünyada beklediğimiz biçimde göremeyebiliriz.
Bazen kötülük yapan bir insan uzun süre hiçbir şey olmamış gibi yaşayabilir.
İşte ahiret inancı burada hayatımıza çok büyük bir ufuk kazandırıyor.
Çünkü bize hesabın yalnızca bu dünyayla sınırlı olmadığını hatırlatıyor.
Bir insanın kimse görmediği hâlde dürüst davranmasının ne kadar önemli olduğunu düşünün.
Orada onu alkışlayan biri yok.
Ödül veren biri yok.
Ama o yine de doğruyu seçiyor.
Neden?
Çünkü yaptığı işin yalnızca insanlar tarafından görülüp görülmediğine bakmıyor.
Allah’a karşı sorumluluğunu düşünüyor.
İşte bu bilinç insanın davranışını değiştirebilir.
Ve böylece dünyadaki hedeflerimiz de yerli yerine oturur.
Çünkü artık yalnızca istediğimiz sonuca ulaşmaya çalışmayız.
O sonuca giderken Allah’ın razı olacağı bir yol izlemeye de çalışırız.
Ahireti hatırlayan insan için başarı yalnızca sonuç değil, aynı zamanda sorumluluktur.
4. ALLAH’A SIĞINMAK BİZİ HAYATTAN UZAKLAŞTIRMAZ
17–27. ayetlere geldiğimizde Allah bize yaratılıştaki işaretlerini gösteriyor.
Gece ve gündüz…
Uyku ve uyanıklık…
İnsanın yaratılışı…
Eşler arasındaki sevgi ve merhamet…
Dillerin ve renklerin farklılığı…
Göklerin ve yerin düzeni…
Bütün bunlar üzerinde düşünmemiz isteniyor.
Peki neden?
Çünkü biz dünyada tek başımıza yaşamıyoruz.
Aslında pek çok şeye muhtacız.
Birbirimize muhtacız.
Tabiatın düzenine muhtacız.
Allah’ın yarattığı imkânlara muhtacız.
Ama bazen öyle bir hayat yaşıyoruz ki sanki her şey bizim kontrolümüzdeymiş gibi davranıyoruz.
İşte Allah’a sığınmak burada çok önemli.
Allah’a sığınmak, hayatın sorumluluğunu bırakmak değildir.
Tersine, kendimizin her şeye gücü yeten bir varlık olmadığını fark etmektir.
Bir mesele karşısında elimizden geleni yapabiliriz.
Bilgimizi kullanabiliriz.
İnsanlardan destek isteyebiliriz.
Çözüm yolları arayabiliriz.
Bunların hepsi hayatın içindeki sebepler.
Ama bütün sebepleri oluşturduğumuzda bile sonucun tamamen bizim kontrolümüzde olmadığını biliriz.
Şimdi bir ayrım yapalım.
Tevekkül, hiçbir şey yapmadan sonucu beklemek değildir.
Dua, sorumluluktan kaçmak değildir.
Sabır, yanlışın karşısında hareketsiz kalmak değildir.
Bunları birbirine karıştırmayalım.
Bir şeyin olmasını istiyorsak, gücümüz yettiğince gerekli adımları atmalıyız.
Ama aynı zamanda Allah’a güvenmeliyiz.
Ve bu güven, yalnızca işler istediğimiz gibi giderken var olmamalı.
Sonuç değiştiğinde de devam etmeli.
İşte burada Allah’a sığınmak bize denge kazandırır.
Kendimizi çok büyük görmeyiz.
Ama kendimizi tamamen çaresiz de saymayız.
Çünkü kul olduğumuzu biliriz.
Ve kul olmak, her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığımızı kabul edebilmektir.
5. NEFSİMİZİN İSTEĞİYLE HAKİKAT HER ZAMAN AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Şimdi 28–32. ayetlere gelelim.
- ayette nefsinin arzularına bilgisizce uyan insanlardan söz ediliyor.
- ayette ise fıtrat hatırlatılıyor.
Burası insanın hayatını anlaması bakımından gerçekten çok önemli.
Çünkü insanın istekleri var.
Ve istemek tek başına yanlış değil.
Güzel şeyler istemek yanlış değil.
Rahat etmek istemek yanlış değil.
Sevilmek istemek yanlış değil.
Başarmak istemek yanlış değil.
Ama bazen istediğimiz şeyi o kadar büyütüyoruz ki başka hiçbir şey göremez hâle geliyoruz.
İşte sorun burada başlıyor.
Bir insan bir tartışmada mutlaka haklı çıkmak istiyor.
Karşısındaki insan konuşuyor.
Ama dinlemiyor.
Çünkü zihninde tek bir şey var:
“Ben kazanacağım.”
Bir süre sonra sesler yükseliyor.
Kırıcı sözler söyleniyor.
Belki hakaret ediliyor.
Sonunda karşısındaki insan susuyor.
Biz de diyoruz ki:
“İşte gördün mü, susturdum!”
Peki ne kazandık?
Bir insanın kalbini kırdık.
Aramızdaki güveni zedeledik.
Belki yıllardır devam eden güzel bir ilişkiyi yaraladık.
Ama tartışmayı kazandığımızı düşünüyoruz!
İşte nefsin aşırı isteği insanı bazen böyle bir duruma düşürüyor.
İstediğimiz sonuca o kadar odaklanıyoruz ki o sonuca giderken verdiğimiz zararı fark etmiyoruz.
Dersimizde konuştuğumuz denge meselesi burada önem kazanıyor.
İsteklerimiz hayatımızı yönlendirebilir ama ölçüsüz hâle geldiklerinde vicdanımızın sesini bastırabilir.
İşte o zaman durmamız gerekiyor.
Kendimize sormamız gerekiyor:
“Ben ne yapıyorum?”
“Ben neden bu kadar öfkelendim?”
“Benim istediğim şey gerçekten doğru mu?”
“Bu isteğime ulaşmak için başkasına haksızlık mı yapıyorum?”
Bazen insanın ihtiyacı daha fazla güç değil.
Biraz durup kendisini sorgulayabilmek.
İşte Allah’a sığınmak bu noktada da anlam kazanıyor.
Çünkü insan kendi nefsine karşı da Allah’ın yardımına muhtaç olduğunu fark ediyor.
Ve şu duyguyla hareket etmeye başlıyor:
“Rabbim, ben doğruyu görmek ve doğru davranmak istiyorum. Ama kendi zaaflarım var. Bana bu zaaflar karşısında doğruyu seçebilecek güç ver.”
Bu bilinç insanı küçültmez.
Aksine olgunlaştırır.
6. İNSAN NEDEN SADECE SIKINTIYA DÜŞÜNCE ALLAH’I HATIRLAR?
33–36. ayetlere dikkatle bakalım.
Allah, sıkıntı içindeyken kendisine yönelen ama rahmete kavuştuğunda farklı davranan insanları anlatıyor.
Bir de nimetlere sevinip başlarına bir sıkıntı gelince ümitsizliğe kapılanlardan söz ediyor.
Burada insanın iki hâli var.
Birincisi, istediğine ulaştığında ortaya çıkan hâli.
İkincisi, istediğine ulaşamadığında ortaya çıkan hâli.
Şimdi çok önemli bir soru soracağım.
Biz Allah’a mı güveniyoruz, yoksa işlerimizin iyi gitmesine mi güveniyoruz?
Çünkü bazen işler iyi gittiğinde kendimizi çok güçlü hissediyoruz.
Hiçbir şeye ihtiyacımız yokmuş gibi davranıyoruz.
Ama işler bozulduğunda bir anda korkmaya başlıyoruz.
Peki bizim Allah’la ilişkimiz neden yalnızca sıkıntılı zamanlarda yoğunlaşsın?
Dua dediğimiz şey sadece dara düştüğümüzde yaptığımız bir çağrı mı?
Hayır.
Dua, Allah’a yönelmektir.
O’nu hatırlamaktır.
O’na sığınmaktır.
Ve bu yönelişin yalnızca kötü günlerde değil, iyi günlerde de devam etmesi gerekir.
Şimdi bu ayetleri 37–39. ayetlerle beraber düşünelim.
Allah rızkı hatırlatıyor.
Ardından akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkının verilmesini istiyor.
Allah’ın rızası için verilenin değerini anlatıyor.
Burada ne görüyoruz?
Nimete kavuştuğumuzda yalnızca kendimizi düşünmememiz gerektiğini.
Bazen insan kazandıkça daha fazla paylaşır.
Bazen de kazandıkça daha fazla kendisine kapanır.
Artık kimseyi beğenmez.
Kendisini herkesten üstün görmeye başlar.
Peki bu insan gerçekten zenginleşmiş mi?
Bankadaki hesabı büyümüş olabilir.
Ama merhameti küçülüyorsa bunun üzerinde düşünmesi gerekmez mi?
İşte şükür burada yalnızca dilimizde kalmamalı.
Davranışımıza yansımalı.
Elimizde olanı doğru kullanmalıyız.
Başkasının hakkını vermeliyiz.
İmkânımız ölçüsünde iyilik yapmalıyız.
Çünkü şükür, Allah’ın verdiği nimetleri O’nu unutarak kullanmak değildir.
O nimetlerin bize yüklediği sorumluluğu da fark etmektir.
7. BAZEN KENDİMİZE YAPTIĞIMIZ EN BÜYÜK KÖTÜLÜK, YANLIŞIMIZI KABUL ETMEMEKTİR
- ayette Allah yaratılışı, rızkı, ölümü ve yeniden dirilişi hatırlatıyor.
- ayette ise insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulmanın ortaya çıktığı bildiriliyor.
Burada çok önemli bir sorumluluk hatırlatması var.
Biz çoğu zaman hayatımızdaki bozulmalardan şikâyet ediyoruz.
İnsanlar dürüst değil diyoruz.
İnsanlar birbirini dinlemiyor diyoruz.
Toplumda güven kalmadı diyoruz.
Peki bu toplumun içinde biz yok muyuz?
Bizim davranışlarımızın hiç etkisi yok mu?
Mesela bir apartmanda yaşayan insanlar düşünelim.
Ortak bir sorun var.
Herkes şikâyetçi.
Ama kimse çözüm için sorumluluk almak istemiyor.
Toplantı yapılıyor.
Herkes birbirini suçluyor.
Bir saat konuşuluyor.
Sonunda hiçbir karar alınamıyor.
Ama herkes kendisini haklı hissederek evine dönüyor!
Şimdi burada sorun yalnızca başkalarında mı?
İşte insanın kendi davranışlarını da sorgulaması gerekiyor.
Hatalarımızı fark etmek önemli.
Ama daha da önemlisi onları düzeltmeye çalışmak.
Bazen vicdanımız bizi uyarır.
Bir şey yapıyoruz.
İçimiz rahat etmiyor.
Sanki içimizden biri şöyle söylüyor:
“Bu yaptığın doğru değil.”
Ben vicdanı biraz yangın alarmına benzetiyorum.
Alarm çaldığında ne yaparız?
Yangın var mı diye bakarız.
Ama bazen biz ne yapıyoruz?
Alarmın sesinden rahatsız oluyoruz.
Ve alarmı susturmaya çalışıyoruz!
Hâlbuki problem alarm değil.
Belki gerçekten bir yanlışımız var.
İşte Allah’a sığınmak, insanın kendi yanlışından dönmesinin de bir parçası olabilir.
Kendi hatamızı kabul ederiz.
Tevbe ederiz.
Zararı gidermeye çalışırız.
Hakkını yediğimiz insanın hakkını veririz.
Ama sürekli başkalarını suçlayarak kendi sorumluluğumuzdan kaçamayız.
Çünkü bir insanın doğruyu seçme imkânı varsa, kendi seçimlerinin hesabını da düşünmesi gerekir.
Rûm sûresinin 42–45. ayetleri geçmiş toplumların sonlarını hatırlatıyor ve insanların yaptıklarıyla karşılaşacağını bildiriyor.
Demek ki yaptığımız hiçbir şey önemsiz değil.
Bir kararımız başka bir insanın hayatını etkileyebilir.
Bir sözümüz birini incitebilir.
Bir davranışımız birine umut verebilir.
İşte bu yüzden yalnızca sonuçlara değil, sonuçlara götüren davranışlarımıza da dikkat etmeliyiz.
8. ÜMİT ETMEK, HER İSTEDİĞİMİZİN GERÇEKLEŞECEĞİNİ ZANNETMEK DEĞİLDİR
46–50. ayetlere geldiğimizde rüzgârları, yağmuru ve Allah’ın rahmetini görüyoruz.
- ayette insanların yağmurdan önce ümitsizliğe kapıldıkları anlatılıyor.
- ayette ise ölü toprağın yeniden diriltilmesi hatırlatılıyor.
Şimdi bir düşünelim.
İnsan neden ümitsiz olur?
Çünkü bazen geleceği yalnızca bugün yaşadığı sıkıntıya bakarak değerlendirir.
Bugün kötü hissediyordur.
Yarın da böyle hissedeceğini düşünür.
Bugün bir şey yolunda gitmemiştir.
Bir daha hiçbir şey yolunda gitmeyecek zanneder.
Ama gerçekten bunu biliyor mu?
Hayır.
Geleceği bilmiyor.
Peki bilmediği bir gelecek hakkında neden kesin bir hüküm veriyor?
İşte burada ümit önemli.
Ama ümit etmek, gerçekleşmeyeceği hâlde her istediğimizin mutlaka gerçekleşeceğine inanmak değildir.
Ümit, Allah’ın rahmetini bugünkü şartlarımızla sınırlamamaktır.
Ve ümit, sorumlulukla birlikte anlam kazanır.
Çalışmaya devam ederiz.
Yeni yollar ararız.
Eksiklerimizi görürüz.
Hatalarımızı düzeltiriz.
Gerektiğinde hedeflerimizi yeniden değerlendiririz.
Ve Allah’ın rahmetinden ümidimizi kesmeyiz.
Çünkü bütün sebepleri, bütün imkânları ve gelecekte ne olacağını bilmiyoruz.
Ama şunu da unutmayalım:
Her yaşanan sıkıntının sebebini bildiğimizi iddia edemeyiz.
Bir insanın neden acı çektiğini kesin olarak açıklayamayabiliriz.
Bu yüzden sıkıntı yaşayan insanlara hemen hüküm vermemeliyiz.
“Sen mutlaka bir yanlış yaptın.”
“Sen bunu hak ettin.”
Bunları söylemek kolay.
Ama her olayın arkasındaki bütün gerçekleri bilmiyoruz.
O hâlde başkalarına karşı merhametli, kendi davranışlarımıza karşı da sorumlu olmalıyız.
İşte Allah’a sığınan insanın dengesi burada ortaya çıkıyor.
Her şeyi bildiğini zannetmez.
Ama hiçbir şey yapmadan da durmaz.
Gücünün yettiğini yapar.
Gücünün yetmediği yerde Allah’a yönelir.
Ve hayatını yalnızca istediği sonucun gerçekleşmesine bağlamaz.
9. BİLDİĞİMİZ GERÇEĞİ NEDEN BAZEN DUYMAK İSTEMİYORUZ?
- ve 53. ayetlerde Allah, hakikati kabul etmeye kapanmış insanları güçlü benzetmelerle anlatıyor.
Duymayan, görmek istemeyen ve yöneldiği yanlış yoldan dönmeyen insan…
Burada fiziksel işitme ve görme engellerinden değil, hakikate karşı kapanan bir tutumdan söz ediliyor.
Şimdi bunu günlük hayatımızda düşünelim.
Biri bize bir yanlışımızı söylüyor.
Ama biz dinlemek istemiyoruz.
Çünkü o yanlışı kabul edersek bir şeyleri değiştirmemiz gerekecek.
Belki gururumuzdan vazgeçeceğiz.
Belki özür dileyeceğiz.
Belki bir alışkanlığımızı bırakacağız.
Belki de yıllardır savunduğumuz bir düşüncenin yanlış olduğunu kabul edeceğiz.
Ve bunlar nefsimize zor geliyor.
İşte insan bazen doğruyu bilmediğinden değil, kabul etmek istemediğinden uzaklaşıyor.
Çünkü bilmekle kabul etmek farklı şeyler.
Kabul etmekle uygulamak da farklı şeyler.
Bir insan dürüstlüğün iyi olduğunu bilebilir.
Ama kendisine çıkar sağlayacak bir durum ortaya çıktığında dürüst davranmayabilir.
Bir insan merhametin önemli olduğunu bilebilir.
Ama öfkelendiğinde merhameti unutabilir.
Peki neden?
Çünkü bilgi, davranışa dönüşmemiştir.
İşte burada dersimizin ana meselesine yeniden dönüyoruz.
İnsan kendisini Allah’a yöneltmezse, bazen kendi isteklerinin esiri hâline gelebilir.
Ama Allah’a sığınmak, nefsimizin her istediğini doğru kabul etmemektir.
Kendimizi sorgulayabilmektir.
Hata yaptığımızda dönebilmektir.
Ve hakikat karşısında kibirlenmemektir.
10. GÜCÜMÜZÜ KENDİMİZİN ZANNETMEK
- ayet insanın yaratılışını hatırlatıyor.
Önce zayıflık.
Sonra güç.
Sonra yeniden zayıflık ve yaşlılık.
Bir insanın bütün hayatını düşünün.
Bir zamanlar başkalarının yardımına muhtaçtı.
Sonra büyüdü.
Güçlendi.
Kendi kararlarını vermeye başladı.
Ama bu güç sonsuza kadar sürmeyecek.
İşte Rûm sûresi bunu hatırlatıyor.
Peki neden?
Bence insanın kibrini sorgulaması için çok önemli bir hatırlatma bu.
Çünkü biz bazen bugün sahip olduğumuz gücü kendimizin zannediyoruz.
Oysa sahip olduğumuz imkânlar geçici.
Bugün çok rahat yapabildiğimiz şeyleri yarın yapamayabiliriz.
Bugün yardıma ihtiyacı olan birine destek oluyoruz.
Yarın belki biz de desteğe ihtiyaç duyacağız.
İşte bu bilinç insanın merhametini artırmalı.
Kendisini üstün görmesine değil, şükretmesine vesile olmalı.
Ve burada tekrar Allah’a güvenmek meselesi ortaya çıkıyor.
İnsan kendisini güçlü hissederken de Allah’a muhtaçtır.
Zayıf hissederken de Allah’a muhtaçtır.
Demek ki bizim Allah’la ilişkimiz yalnızca zor zamanlarda hatırlayacağımız bir ilişki olmamalı.
Hayatımızın her döneminde sürmeli.
11. KIYAMET GÜNÜ GELDİĞİNDE ARTIK GERÇEKLE YÜZLEŞİLECEK
Şimdi 55. ayete geliyoruz.
Burada kıyamet sahnesi anlatılıyor.
O saat geldiğinde suçlular, yani mücrimler, çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ediyorlar.
Bakın, artık gerçeğin karşısındalar.
Diriliş günü gelmiş.
Ve 56. ayette kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar bu suçlulara sesleniyor.
Diriliş gününe kadar kaldıklarını, artık o günün geldiğini söylüyorlar.
Ama onlar bunu bilmiyor, tanımıyor veya kabul etmiyorlardı.
Şimdi burada yedinci ayetle çok önemli bir bağlantı var.
Yedinci ayette insanlar dünya hayatının görünen yüzünü biliyor ama ahiretten gafil kalıyorlardı.
- ve 56. ayetlerde ise o ahiret gerçeğiyle yüzleşiyorlar.
İşte bu çok önemli.
Çünkü dünya hayatını yalnızca görünen sonuçlarla değerlendiren insan, ahiret hesabını ihmal edebilir.
Bir insan dünyada kendisini başarılı saymış olabilir.
Çok şey elde etmiş olabilir.
Ama bütün bunları elde ederken yaptığı kötülükleri önemsememiş olabilir.
Ve şimdi hesabın karşısında.
İşte burada gerçek başarıyı yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Bu dünyada istediğini elde etmiş olmak, Allah’ın huzurunda da başarılı olmak anlamına gelmiyor.
Peki mücrim kim?
Suçlu.
Burada insanın yalnızca kendisine taktığı sıfatlara bakamayız.
İnsanların haklarını gözetip gözetmediği, zulmedip zulmetmediği ve yaptıklarının sorumluluğu da önemlidir.
Bir insanın kendisini iyi biri olarak tanıtması, yaptığı yanlışları ortadan kaldırmaz.
Hatta bazen insan kendisini o kadar haklı görüyor ki kendi hatalarını bile fark etmiyor.
İşte bu yüzden dünya hayatında kendimizi sorgulamamız gerekiyor.
Çünkü 57. ayette, o gün zulmedenlerin mazeretlerinin fayda vermeyeceği anlatılıyor.
Bugün bir yanlışımızı düzeltebiliriz.
Bugün özür dileyebiliriz.
Bugün haksızlığı bırakabiliriz.
Bugün kendimizi değiştirebiliriz.
Ama ahirette bu imkânın devam edeceğini düşünemeyiz.
Bu dünyada nefsimize yenildiğimiz yerden yeniden doğrulabiliriz. Asıl mesele, dönüş imkânı varken dönmektir.
12. BİLGİ VAR AMA ANLAYIŞ YOKSA NE OLUR?
Şimdi 58. ve 59. ayetlere gelelim.
Allah Kur’an’da insanlar için her türlü misali verdiğini söylüyor.
Ama inkârda direnen insanlar kendilerine ayet getirildiğinde bile bunu reddedebiliyor.
Ardından bilmeyenlerin kalplerinin mühürlenmesinden söz ediliyor.
Burada çok önemli bir soru var.
Bir insana gerçeği anlatmak, onun mutlaka gerçeği kabul etmesini sağlar mı?
Hayır.
Çünkü insanın kendisine ulaşan bilgiye nasıl yaklaştığı da önemli.
Dinlemek istiyor mu?
Öğrenmek istiyor mu?
Kendi yanlışını kabul edebiliyor mu?
Yoksa yalnızca zaten inandığı şeyleri mi duymak istiyor?
Bugün hepimiz çok fazla bilgiyle karşılaşıyoruz.
Ama bazen sadece hoşumuza giden bilgileri seçiyoruz.
Bize yanlışımızı gösteren bir bilgiyle karşılaşınca hemen kapatıyoruz.
Görmek istemiyoruz.
Duymak istemiyoruz.
Çünkü insan bazen gerçeği aramak yerine kendi düşüncesinin onaylanmasını istiyor.
İşte burada nefsin aşırı istekleriyle hakikate kapanmak arasında bir ilişki kurabiliriz.
Bir insan istediği şeye ne kadar ölçüsüzce bağlanırsa, o isteğin yanlış olabileceğini gösteren gerçekleri kabul etmesi de o kadar zorlaşabilir.
Ve bu çok tehlikeli.
Çünkü insanın öğrenmeye kapanması yalnızca bilgisini sınırlamaz.
Kendi yanlışından dönmesini de zorlaştırır.
Bu yüzden Allah’a sığınan insanın öğrenmeye açık olması gerekiyor.
Kendisine şu soruyu sorabilmesi gerekiyor:
“Ben gerçekten doğruyu mu arıyorum, yoksa kendi istediğimin doğru çıkmasını mı istiyorum?”
İşte bu soruyu samimiyetle sorabilmek çok kıymetli.
13. SABIR: SONUCA DEĞİL, HAKİKATE BAĞLI KALMAK
Ve geldik Rûm sûresinin son ayetine.
- ayet.
Allah sabretmemizi söylüyor.
Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu hatırlatıyor.
Kesin inanç sahibi olmayanların bizi yolumuzdan çevirmemesini istiyor.
Şimdi sûrenin başlangıcını yeniden hatırlayalım.
İlk ayetlerde bir yenilgi vardı.
Sonra zafer haberi vardı.
Ve Allah’ın vaadi vardı.
Son ayette ne var?
Yine Allah’ın vaadi.
Ama arada bize neler anlatıldı?
Dünya hayatının görünen yüzü anlatıldı.
Ahiret anlatıldı.
Yaratılış anlatıldı.
Sevgi ve merhamet anlatıldı.
Fıtrat anlatıldı.
Nefsin arzuları anlatıldı.
Nankörlük ve ümitsizlik anlatıldı.
İnsanların kendi elleriyle yaptığı kötülükler anlatıldı.
Allah’ın rahmeti anlatıldı.
Hakikati görmeyen insanlar anlatıldı.
İnsanın zayıflığı ve yaşlılığı anlatıldı.
Kıyamet ve diriliş günü anlatıldı.
Ve bütün bunların sonunda:
Sabret.
Peki ne demek bu?
Bence dersimizde üzerinde durduğumuz bütün konular burada birleşiyor.
Bir şey istiyoruz.
Hedef belirliyoruz.
Sebepler oluşturuyoruz.
Çalışıyoruz.
Emek veriyoruz.
Dua ediyoruz.
Allah’a sığınıyoruz.
Sonra bir sonuçla karşılaşıyoruz.
İşte sınavımızın önemli bir kısmı burada.
İstediğimiz sonucu elde ettiğimizde ne yapıyoruz?
Kibirleniyor muyuz?
Yoksa şükrediyor muyuz?
İstediğimiz sonucu elde edemediğimizde ne yapıyoruz?
Ümitsizliğe mi kapılıyoruz?
Yoksa eksiklerimizi değerlendirip Allah’a güvenerek yolumuza devam mı ediyoruz?
Peki istediğimiz şeye ulaşmak için haksız bir yol karşımıza çıkarsa?
Nefsimize uyup o yolu mu seçiyoruz?
Yoksa Allah’ın rızasını gözeterek vazgeçebiliyor muyuz?
İşte insanın gerçek sınavı burada.
Sabır, yalnızca beklemek değil.
İstediğimiz sonuç gerçekleşse de gerçekleşmese de doğru olandan vazgeçmemek.
KAPANIŞ — BİZ BU HAYATTA ASLINDA NEYİ KAZANMAK İSTİYORUZ?
Şimdi bütün bu altmış ayeti düşündüğümüzde kendimize şu soruyu sorabiliriz:
Biz hayatta neyi kazanmak istiyoruz?
Bir şeylere sahip olmak istiyoruz.
Ama sahip olduklarımızla ne yapıyoruz?
Başarılı olmak istiyoruz.
Ama başarımız bizi nasıl bir insana dönüştürüyor?
Sevilmek istiyoruz.
Ama biz ne kadar sevgi gösteriyoruz?
Huzurlu olmak istiyoruz.
Ama kendi davranışlarımızla ne kadar huzur oluşturuyoruz?
Allah’tan yardım istiyoruz.
Ama O’nun bize öğrettiği hakikate ne kadar kulak veriyoruz?
İşte bütün mesele burada.
Bizim isteklerimiz olabilir.
Olmalı da.
Hedeflerimiz olabilir.
Onlar için mücadele de etmeliyiz.
Ama bu hedefleri hayatımızın tek anlamı hâline getirmemeliyiz.
Çünkü ulaşmak istediğimiz bir şey, Allah’la ilişkimizin önüne geçmeye başladığında kendi içimizdeki dengeyi kaybedebiliriz.
Ve insanın gerçek ihtiyacı her istediğini elde etmek değil.
Allah’ın rızasını gözeterek yaşayabilmek.
Bu anlayış bize şunu öğretir:
Kazandığımızda şükretmeyi…
Kaybettiğimizde sabretmeyi…
Yanlış yaptığımızda dönmeyi…
Bilmediğimizde öğrenmeyi…
Korktuğumuzda Allah’a sığınmayı…
Gücümüz yettiğinde iyilik yapmayı…
Ve her şartta sorumluluğumuzu hatırlamayı…
Bence Rûm sûresi insanı bu bütünlük içerisinde düşünmeye çağırıyor.
İnsanın dünyadaki başarıları değişebilir.
Şartları değişebilir.
İmkânları değişebilir.
Ama bunların hiçbiri Allah’la ilişkisini unutmasını gerektirmez.
Çünkü bizim için asıl mesele, her istediğimizin gerçekleşmesi değil.
İsteklerimizin, davranışlarımızın ve tercihlerimizin Allah’ın rızasıyla uyumlu olması.
O yüzden bugün kendimize bir şey soralım.
İstediğimiz bir şey var.
Diyelim ki ona ulaşamadık.
Peki o zaman doğru insan olmaktan da vazgeçecek miyiz?
Ya da istediğimiz her şeye ulaştık.
Peki o zaman Allah’a ihtiyacımızın kalmadığını mı zannedeceğiz?
Hayır.
İşte iman ve teslimiyet burada anlam kazanıyor.
Allah’a yalnızca bir sonuç istediğimiz için yönelmiyoruz.
O bizim Rabbimiz olduğu için yöneliyoruz.
O’na yalnızca zor zamanlarımızda değil, güzel zamanlarımızda da güveniyoruz.
Yalnızca kaybettiğimizde değil, kazandığımızda da şükrediyoruz.
Ve yalnızca bir hedefin peşinden değil, Allah’ın rızasını kazanabileceğimiz bir hayatın peşinden gidiyoruz.
Şimdi dönelim en başta sorduğumuz soruya.
İnsan hayatta istediği sonucu elde edince mi kazanmış olur?
Bence Rûm sûresinin bize düşündürdüğü çok daha büyük bir kazanç var:
İnsan istediğini elde ettiğinde kibirlenmiyorsa, elde edemediğinde ümitsizliğe teslim olmuyorsa, nefsinin aşırı isteklerine rağmen hakkı gözetiyorsa ve bütün bu süreçlerde Allah’a güvenini koruyorsa, işte o insan gerçek kazancın ne olduğunu anlamaya başlamıştır.
Çünkü dünyada her istediğimiz bizim olmayabilir.
Ama her şartta Allah’ın rızasını gözeterek yaşama imkânımız vardır.
Ve asıl mesele, hayatta istediğimiz her şeyi kazanmak değil; bir şeyleri kazanmaya çalışırken hakikati, vicdanımızı ve Allah’la olan bağımızı kaybetmemektir.
