A’râf 180: Allah’ın Güzel İsimlerini Bilmek ve Dua Etmek

23 Mayıs 2021

Dua ederken söylediğimiz sözün içinde biz de var mıyız? Yoksa dilimiz bir şey söylerken aklımız bambaşka bir yerde mi dolaşıyor?

Allah’ın isimlerini anıyoruz. Peki o isimlerle Rabbimize ne söylediğimizi de düşünüyor muyuz?

Bir kelimeyi tekrar etmekle, o kelimenin anlamını hayatımızda fark etmek aynı şey değil. Söylediğimizi anlayınca yönelişimizin de başka bir derinliği olabiliyor.

Soru: Ben Rabbime seslenirken neyi bildiğimi, neye muhtaç olduğumu ve ne istediğimi fark ediyor muyum?

A’râf suresinin 180. ayeti, en güzel isimlerin Allah’a ait olduğunu ve O’na bu isimlerle dua etmeyi hatırlatıyor. İsimleri anarken onların bize ne anlattığını da düşünmeye çağırıyor.

Bir ismi yalnızca ses olarak söyleyebiliriz. Ya da o isimle Rabbimizi tanımaya ve kendi yerimizi anlamaya çalışabiliriz.

İkisi arasında, hayatımızın içine uzanan bir fark bulunuyor. Çünkü anlamak, söylediğimiz sözü kendi davranışımızla birlikte düşünmemizi de gerektiriyor.

Yaratanı anarken yaratıldığımızı hatırlamak

Allah’ın el-Hâlık olduğunu söylüyoruz. Her şeyi yaratanın O olduğunu anıyoruz.

Peki kendi varlığımızı bu sözün içine koyuyor muyuz? Bizi yaratanın da Rabbimiz olduğunu fark ederek mi sesleniyoruz?

Var olmayı kendimiz seçmedik. Elimizdeki bütün imkânları da kendi başımıza meydana getirmedik.

Düşünüyoruz, konuşuyoruz, öğreniyoruz ve çalışıyoruz. Bunları yapabilir olmamızın içinde bize verilmiş bir hayat bulunuyor.

“Rabbim, beni sen yarattın” dediğimizde bu gerçeğe yöneliyoruz. Kendi varlığımızı kendiliğinden ve sıradan bir şey gibi görmemeye başlıyoruz.

Bu yöneliş sadece bir cümlenin ezberlenmesi değil. Söylediğimizin neyi karşıladığını düşünmemiz gerekiyor.

Allah’ın yaratıcı oluşunu anarken çevremizdeki nimetlere de bakabiliriz. Gördüğümüz bir ağacın, tattığımız bir yiyeceğin ve içinde yaşadığımız hayatın üzerinde durabiliriz.

Bir çileğin kokusunu ve tadını fark etmek bize küçük görünebilir. Ama o nimeti yalnızca tüketmeden, verildiğini düşünerek karşılayabiliriz.

Soru: Ben sahip olduğum hayatın neresini kendiliğinden bir hak gibi görüyorum?

Alıştığımız şeyin değerini unutmak kolay. Her gün karşılaştığımız nimeti artık hiç düşünmeden kullanabiliyoruz.

Oysa nefes alabilmemiz bile bize verilmiş hayatın içinde. Onu her defasında yeniden kazanılmış bir başarı gibi anlatamayız.

Bu fark ediş, kendi emeğimizi yok saymayı gerektirmez. Emeğimizi mümkün kılan imkânı da hatırlamamızı sağlar.

Yaptığımız bir işte başarılı olabiliriz. Fakat o başarıyı bütünüyle kendimizden bilmeden de sorumluluğumuzu taşıyabiliriz.

Allah’ı yaratan olarak anmak, bizi kendi sınırımıza da yaklaştırır. Her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve kendi kendisine yeterli bir varlık olmadığımızı hatırlatır.

Mülkün sahibini unuttuğumuzda

Allah’ın el-Melik ve Mâlikü’l-mülk oluşunu anarken sahiplik anlayışımızı da düşünebiliriz. Elimizdeki her şeyi mutlak biçimde kendimize ait sayıyor muyuz?

Bir evimiz, işimiz veya kazancımız olabilir. Onları elde etmek için ciddi bir emek vermiş olabiliriz.

Ama çalışabilmemizi, düşünebilmemizi ve hayatın içinde hareket edebilmemizi kendimiz yaratmadık. Elimizdeki imkânın bütün kaynağını kendi adımıza yazamayız.

Bu yüzden hamdederken yalnızca görünen maddi şeyleri saymak zorunda değiliz. Sevme ve sevilme imkânını, ailemizi ve ilişkilerimizi de hatırlayabiliriz.

Bir anneye, bir babaya, bir eşe veya dosta sahip olmanın hayatımızdaki yerini düşünelim. Bunları sıradanlaştırdığımızda hangi nimeti gözden kaçırıyoruz?

İçinde yaşadığımız çevreyi de düşünelim. Bir sokakta güvenle yürüyebilmek, bir evde dinlenebilmek ve birileriyle konuşabilmek bizim için ne ifade ediyor?

Soru: Şükrederken yalnızca daha fazlasını istediğim şeylere mi bakıyorum?

Elimde olmayanı düşünmekten, elimdekinin değerini göremez hâle gelebilirim. Bir isteğim karşılanmayınca bütün hayatımı eksik sayabilirim.

Oysa bana verilmiş birçok imkân bulunuyor. Onları fark etmek, kendi isteğimi tek ölçü yapmaktan beni çıkarabilir.

Dua ederken hayırlı olanı istemek de burada anlam kazanıyor. Sadece aklımdaki sonucun gerçekleşmesini değil, benim için doğru olanı da istemeye çalışıyorum.

İstediğim şeyin bütün sonuçlarını bilmediğimi kabul ediyorum. Elimden geleni yaparken kendi bilgimin sınırlı olduğunu da unutmuyorum.

Bu, hiçbir çaba göstermeden beklemek değildir. Sebeplere sarılırken sonucu bütünüyle yönetemediğimizi hatırlamaktır.

Bir iş aldığımızda sevinip hamdedebiliriz. O işi bitirebilmek ve dürüstçe yürütebilmek için de Rabbimizden yardım isteyebiliriz.

Başlangıçta Allah’ı anıp işin devamında her şeyi kendimizden bilmeyelim. Üstlendiğimiz sorumluluk, sürecin içinde de önümüzde duruyor.

Söylediğimiz söz davranışımıza ulaşıyor mu?

İsrâ suresinin 80. ayetindeki doğrulukla girme, doğrulukla çıkma ve Allah’tan destek isteme duasını düşünelim. Bu yönelişi kendi işlerimizle birlikte ele alabiliriz.

Bir ilişkiye nasıl başlıyoruz? Başladığımız işin içinde nasıl davranıyoruz?

Bitirirken de aynı doğruluğu korumaya çalışıyor muyuz? Yoksa istediğimiz sonucu alınca başlangıçtaki niyetimizi unutuyor muyuz?

Soru: Dürüst olmak istediğimi söylerken, dürüstlüğün beni zorladığı yerde ne yapıyorum?

Bir müşterinin beklentisini karşılayamayabiliriz. Yapamayacağımız şeyi yaparız diyerek onun güvenini almak isteyebiliriz.

O anda kazanç isteğimizle doğru davranma sorumluluğumuz karşı karşıya gelebilir. Dua ettiğimiz dürüstlüğün hayatımızdaki karşılığı orada görünür olur.

Eşimizle konuşurken de aynı soruyla karşılaşabiliriz. Öfkemiz yükseldiğinde söylediğimiz sözün karşı tarafın hakkını gözetip gözetmediğini düşünmemiz gerekir.

Çocuğumuzla ilişkimizde kendi rahatımızı her şeyin önüne koyabiliriz. Sonra onun iyiliğini istediğimizi söyleyebiliriz.

Bu iki yönelişin arasında bir mesafe varsa onu görmeliyiz. Güzel niyetimizi, davranışımızı sorgulamaktan kaçmanın gerekçesi yapmayalım.

Allah’tan destek istemek, kendi eksiğimizi de kabul etmeyi içeriyor. Her durumda tek başına doğru davranabileceğimizi iddia etmiyoruz.

Duygularımızın ve isteklerimizin bizi zorlayabildiğini biliyoruz. Bu yüzden hem öğrenmeye hem yardıma ihtiyaç duyuyoruz.

Yaptığımız yanlışı açıkça kabul etmek de bu yönelişin bir parçası olabilir. Geçmişin üzerine örtü çekip hiç yaşanmamış gibi davranmak zorunda değiliz.

Rabbimiz zaten biliyor diye kendimizden sakladığımız şeyi saklamaya devam etmeyelim. Kendi sorumluluğumuzu kendimiz de görelim.

“Hatalı olan benim” diyebildiğimiz yerde kibirden uzaklaşmak için bir kapı açılabilir. Yanlışını hiç kabul etmeyen insanın, neyi düzelteceğini görmesi de zorlaşır.

Âdem’in kendi nefsine zulmettiğini kabul eden duasını bu açıdan düşünelim. Kendimizi savunmak yerine merhamet istemeyi öğrenebiliriz.

Zikrin anlamını günün içine taşıyabilmek

“Sübhanallah” dediğimizde neyi anıyoruz? Allah’ın kusurdan uzak oluşunu düşünüyor muyuz?

Kendi eksikliğimizle O’nun mükemmelliğini aynı cümlede fark edebiliyor muyuz? Yoksa söylediğimiz kelime, dikkatimizi hiç çekmeden geçip gidiyor mu?

“Elhamdülillah” dediğimizde nimeti vereni hatırlıyoruz. Hamdimizin kendi hayatımızda neye karşılık geldiğini düşünmek, o sözü daha bilinçli taşımamıza yardım edebilir.

“Allahu ekber” dediğimizde Allah’ın büyüklüğünü anıyoruz. Kendi isteğimizi ve kaygımızı hayatın tek merkezi saydığımız yerde bu sözü yeniden düşünebiliriz.

Soru: Dilimle söylediğim anlam, seçimlerimin içinde de bulunuyor mu?

Bu soruyu sadece ibadetimizin içinde bırakmayalım. Yaptığımız işte, kurduğumuz ilişkide ve karşılaştığımız nimette de düşünelim.

Bir işin yoluna gittiğini gördüğümüzde hamdedebiliriz. Bir güzellikle karşılaştığımızda onu yaratanı hatırlayabiliriz.

Bir şeyin nasıl gerçekleştiğini öğrenmeye çalışırken kendi bilgimizi mutlak saymayabiliriz. Bildiğimiz kadarını, bilmediğimizin tamamı yerine koymayabiliriz.

Bir konuda bir başkasından daha çok şey öğrenmiş olabiliriz. Ama bu, her konuda ondan üstün olduğumuz anlamına gelmez.

Öğrenme imkânımızı kibirle kaybetmeyelim. Yanılabileceğimizi kabul etmek, bilgimizin değerini ortadan kaldırmaz.

Tersine, yeni bir şey öğrenebilmemiz için alan açabilir. İblis’in kendi üstünlüğünde ısrar eden tavrını düşünürken kendimize de dönüp bakabiliriz.

Bilmediğimiz konuda kesin davranıyor muyuz? Bir yanlışı fark ettiğimizde geri durmayı ve yeniden öğrenmeyi kabul ediyor muyuz?

İsimleri anarken bu sorumluluğu da taşıyalım. Allah’ı bilginin sahibi olarak anıp kendimizi öğrenmeye kapatmayalım.

Allah’ı mülkün sahibi olarak anıp elimizdeki imkânı başkasını küçümsemek için kullanmayalım. O’na hamdederken nimeti sıradanlaştırmayalım.

Öğrenmek, tekrar etmek ve yaşamak

Bir mesleği öğrenmek için emek veriyoruz. Bir aracı veya kullandığımız bir sistemi tanımak için de uğraşıyoruz.

Bilmediğimiz bir şeyi bir defa duyunca ustası olmadığımızı biliyoruz. Tekrar ediyor, deniyor ve eksik kalan yeri soruyoruz.

Hayatımıza yön veren bilgileri öğrenirken de bu emeği önemseyebiliriz. Bir cümleyi duymakla onu bütün davranışımızda yaşayabildiğimizi sanmayalım.

Anladığımızı not etmek ve üzerinde yeniden düşünmek yardımcı olabilir. Bir başkasına anlatmaya çalışırken kendi eksiğimizi de fark edebiliriz.

Sadece hafızamıza yeni sözler eklemek için değil, öğrendiğimizi hayatımızda kullanabilmek için uğraşabiliriz. Bilginin davranışımıza nerede ulaştığını kendimize sorabiliriz.

Bir konuda sorumluluk taşıyorsak onunla ilgili daha açık düşünmeye çalışalım. Eşimizle, çocuğumuzla veya işimizle ilgili alışkanlığımızı öğrenmenin dışında bırakmayalım.

Soru: Bugün bildiğim hangi doğruyu davranışıma taşımaya çalışacağım?

Bu soru büyük bir iddia gerektirmiyor. Küçük bir sorumluluğu daha dikkatli taşımakla da başlayabiliriz.

Birine verdiğimiz sözü hatırlayabiliriz. Üstlendiğimiz işi dürüstçe tamamlamak için gereken emeği verebiliriz.

Bir nimeti tüketmeden önce verildiğini düşünebiliriz. Kendi başarımızı anlatırken bize sunulmuş imkânı da hatırlayabiliriz.

Kendi ihtiyacımız için dua ederken başkasının derdini de unutmamaya çalışabiliriz. Hayatı sadece kendi istediğimiz karşılıklar üzerinden okumayabiliriz.

Bu çabanın içinde eksiklerimiz bulunacak. Ama eksiğimizi fark etmek, yeniden öğrenmenin ve yardım istemenin kapısını açabilir.

Rabbimize seslenirken kendimizi yeterli saymayalım. Kendi doğru bildiğimizi sorgulamayacağımız bir üstünlük iddiasına da girmeyelim.

Yaratanı anarken yaratıldığımızı unutmayalım. Mülkün sahibini anarken elimizdekinin bize verilmiş olduğunu düşünelim.

Kusurdan uzak olanı anarken kendi hatamızı kabul edebilelim. Hamdederken nimetin değerini yalnızca dilimizde bırakmayalım.

Şimdi yeniden baştaki soruya dönelim. Dua ederken söylediğimiz sözün içinde biz de var mıyız?

Bir şeyi anlamak için ayırdığımız dikkat, onu söyleme biçimimizi de etkileyebilir. Kelimenin içini kendi beklentilerimizle doldurmak yerine neye işaret ettiğini düşünürüz.

Mesela zenginlik isterken sadece elimizdeki miktarın artmasını düşünebiliriz. Oysa bize verilecek imkânı nasıl kullanacağımız sorusu da önümüzde duruyor.

Elimizdekinin başkasına fayda vermesine yer açabilecek miyiz? Kazandığımızı yalnızca kendi üstünlüğümüzün işareti gibi mi göreceğiz?

Hayır istemek, bu sorumluluğu da düşündürür. Dilediğimiz şeyin hayatımızda bizi nereye yönelteceğini bütünüyle bilmediğimizi kabul ederiz.

Bu kabul, umut etmekten vazgeçmek değildir. Kendi isteğimizin ötesinde bir hikmet bulunduğunu hatırlayarak yönelmektir.

Aynı şekilde bir işin başında yardım istemekle, sorumluluğu üstümüzden atmak farklı şeylerdir. Ben gereken emeği vermeden yalnızca sonucun istediğim gibi olmasını bekleyemem.

Ama emek verdiğimde de her şeyi tek başıma yönettiğimi söyleyemem. Çabamın yanında bana verilmiş hayat ve imkânlar bulunuyor.

Bu ikisini birlikte taşımaya çalışalım. Ne kendi sorumluluğumuzu yok sayalım ne de kendimizi her sonucun tek sahibi gibi görelim.

İçten bir yönelişin kendi hayatımızda böyle karşılıkları olabilir. Söylediğimiz güzel sözün yanında, kendi davranışımıza dönüp bakabilmek de gerekir.

Bir nimet için şükrederken o nimeti nasıl kullandığımızı düşünelim. Bir yanlış için bağışlanma isterken aynı yanlıştan uzaklaşma çabamızı da önemseyelim.

Bir ilişki için iyilik isterken kendi sözümüzü ve tepkimizi o duanın dışında bırakmayalım. Kendimizi bütünüyle haklı saydığımız yerde öğrenmeye yeniden yer açalım.

Çünkü dua, yalnızca önümüzdeki şartların değişmesini istemekle sınırlı kalmayabilir. Kendi bakışımızın ve davranışımızın doğrulması için de Rabbimize yönelebiliriz.

Böylece dilimizdeki söz, hayatımızdan ayrı durmaz. Fark ettiğimiz eksiklikte, taşıdığımız sorumlulukta ve gördüğümüz nimette yeniden bir anlam bulur.

Allah’ın isimleriyle dua etmek, o isimlerin anlamını kendi hayatımızın içinde de hatırlamaya çağırır.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir