Lokman Suresi ilk 5 ayet ve huzur
Hiç düşündük mü, hayatımız boyunca kaç defa “Şu iş bir olsun, rahatlayacağım” dedik?
Okul bitsin, rahatlayacağım. İş bulayım, rahatlayacağım. Evleneyim, evim olsun, borcum bitsin, çocuk büyüsün…
Bazıları oldu. Hatta bir zamanlar hayalini bile kuramadığımız imkânlara ulaştık.
Peki içimizde beklediğimiz o rahatlık oluştu mu?
Bazen bir sıkıntımız bitiyor, daha sevincini yaşayamadan başka bir sıkıntıyı düşünmeye başlıyoruz. Sanki zihnimizde bir sıra numarası var. Bir mesele çıkıyor, arkadan öteki geliyor: “Sıra bende!”
Sonra da yoruluyoruz. “Ben ne zaman huzur bulacağım?” diyoruz.
Bugün Lokman suresinin ilk beş ayetini, bu soruyla birlikte düşünelim. Bu ayetler bize bir insanın neyi rehber edindiğini, nasıl yaşadığını ve neye yöneldiğini gösteriyor. Biz de kendi hayatımıza bakalım: Huzuru ararken hangi yolda yürüyoruz?
Sure “Elif-lâm-mîm” diye başlıyor. Bunlar Kur’an’da bazı surelerin başında bulunan harfler. Bunlara kesin bir anlam yüklemeden okuyalım. Ardından gelen ayette ise hikmetli kitaba dikkatimiz çekiliyor.
Burada kendimize çok sade bir soru sorabiliriz:
Ben hayatımı hangi bilgiye göre kuruyorum?
Evlilikle ilgili düşüncelerimi kim şekillendirdi? Başarı anlayışım nereden geldi? Çocuğumdan beklediklerimi neye göre belirledim?
Çünkü bizim kafamızın içinde birçok cümle var.
“İyi bir baba çocuğuna mutlaka ev alır.”
“Başarılı insanın büyük bir şirketi olur.”
“İyi bir eş, sen söylemeden seni anlar.”
Hele bu sonuncusu… Biz bazen ne istediğimizi kendimiz bile tam bilmiyoruz, eşimiz anlasın istiyoruz!
Sonra anlamayınca kırılıyoruz.
Belki de konuşmamız gerekiyor. Belki beklentimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Belki karşımızdakinin de yorgunluğu, korkusu, ihtiyacı olduğunu hatırlamamız gerekiyor.
Ama biz kendi düşüncemizden o kadar eminiz ki meseleyi değerlendirmeden hükmü veriyoruz: “Bana değer vermiyor.”
İşte hikmetli kitabı rehber edinmek, kendi düşüncelerimizi de sorgulamaya açmayı gerektiriyor. “Ben böyle öğrendim” dediğimiz bir şey, gerçekten doğru mu? Faydalı mı? Adaletli mi?
Bir baba düşünelim. Çocuğunun başarılı olmasını istiyor. Bunun için çalışıyor, uğraşıyor, özel ders aldırıyor. Buraya kadar güzel.
Fakat zamanla çocuğun başarısı babanın bütün gündemi oluyor. Sofrada not konuşuluyor. Arabada sınav konuşuluyor. Akşam eve gelince ilk soru yine aynı:
“Kaç aldın?”
Çocuk bir gün kapıdan giriyor. Yüzü düşmüş. Belki okulda arkadaşıyla bir sorun yaşamış. Belki bir şeye üzülmüş. Ama biz yüzünü okumadan notunu soruyoruz.
Oysa o gün anlatacağı başka bir şey var.
Biz çocuğumuzun geleceğini hazırlarken, bugünkü hâlini kaçırabiliyoruz.
Burada niyetimizi de beklentimizi de düşünmemiz gerekiyor. Çocuğumuzun iyiliğini istiyoruz, evet. Peki bu iyiliği ararken onu dinliyor muyuz? Kabiliyetini görüyor muyuz? Yoksa kendi hayalimizi onun hayatında gerçekleştirmeye mi çalışıyoruz?
Huzur dersinde konuştuğumuz mizan tam burada gündelik hayatımıza giriyor. İlk beş ayette mizan kelimesi geçmiyor; fakat biz dersimizdeki denge meselesini bu rehberlikle birlikte düşünebiliriz.
Bir sorumluluğu yerine getirirken diğer sorumluluklarımızı da gözetmek…
Çalışırken ailemizi, ailemizle ilgilenirken sağlığımızı, çocuğumuza yol gösterirken onun kişiliğini hesaba katmak…
Bunun için de öğrenmeye açık olmamız gerekiyor. Bazen “Ben bu konuda yanlış düşünüyor olabilirim” diyebilmek, büyük bir kapı açıyor.
Lokman suresinin üçüncü ayetinde kitabın muhsinler için hidayet ve rahmet oluşu anlatılıyor. Muhsin dediğimiz, iyilik yapan, davranışını güzelleştiren insan.
Burada mesele hayatımıza geliyor.
Biz bir dersi dinledik. Güzel şeyler öğrendik. Hatta dinlerken içimizden “Tam da bizim evdeki mesele!” dedik.
Kimin aklımıza geldiği de önemli tabii. Eşimiz mi geldi, kardeşimiz mi geldi, iş yerindeki arkadaşımız mı?
Peki kendimiz geldik mi?
Bazen dersi dinlerken herkese bir pay çıkarıyoruz. Kendimize gelince elimiz boş kalıyor.
Oysa bu sabah öğrendiğimiz bir şeyin bugün bizim davranışımızda karşılığı olabilir.
Mesela eşimiz konuşurken sözünü kesmeyebiliriz.
Çalışanımız bir hatayı anlatırken hemen sesimizi yükseltmeden dinleyebiliriz.
Çocuğumuza verdiğimiz bir sözü yerine getirebiliriz.
Kırdığımız bir insanı arayıp özür dileyebiliriz.
Bunlar küçük görünebilir. Ama bir evin havasını bazen tek bir cümle değiştiriyor:
“Dün seni dinlemeden konuştum. Haksızlık ettim.”
Bunu söylemek kolay mı?
Her zaman kolay değil. Çünkü içimizde hemen bir ses yükseliyor: “Ama o da bana şöyle yapmıştı!”
Yapmış olabilir. Onun davranışı ayrıca konuşulur. Biz kendi yaptığımızı görebiliyor muyuz?
İşte öğrendiğimiz bilginin davranışımıza girmesi burada başlıyor.
Dördüncü ayette bu insanların namazı yerine getirmesinden söz ediliyor.
Gün boyunca ne kadar çok şeyi düşünüyoruz: İşler, ödemeler, telefonlar, yetişecek siparişler, evin ihtiyaçları…
Bir yerden sonra bütün hayat bizim omzumuzdaymış gibi hissediyoruz. Her şeyi biz çözmek zorundaymışız gibi.
Namazda ise Rabbimizin huzuruna duruyoruz. Kulluğumuzu hatırlıyoruz. Yardıma muhtaç olduğumuzu kabul ediyoruz.
Çünkü biz çalışabiliriz, fakat yarının bütün şartlarını bilemeyiz. Çocuğumuza yol gösterebiliriz, fakat onun yerine bütün seçimlerini yapamayız. Tedbir alabiliriz, fakat hayatın tamamına hükmedemeyiz.
Bunu kabul etmek insanın emeğini değersizleştirmez. Emeğini hangi bilinçle vereceğini hatırlatır.
“Elimden geleni yapacağım, Rabbimden yardım isteyeceğim.”
Dersimizde konuştuğumuz tevekkülün hayatımızdaki karşılığı bu.
Elbette insan namaz kılarken de üzülür. Kaybettiğinde canı yanar. Hastalandığında korkabilir. Bunları yaşamak bizi insanlığımızdan çıkarmaz.
O üzüntünün içinde de Rabbimize yönelebiliriz. “Rabbim, zorlanıyorum. Bana doğru davranmayı nasip et” diyebiliriz.
Aynı ayette zekât da var.
Burada kendi hayatımıza biraz daha geniş bakalım. Çünkü huzuru ararken bütün dikkatimizi kendi içimize çevirebiliyoruz.
Benim neye ihtiyacım var? Beni ne mutlu eder? Benim hayatımda ne eksik?
Bu soruların yanında bir soru daha var:
Benim elimdeki imkâna kimin ihtiyacı var?
Zekât, malımızla ilgili bir sorumluluğumuzu hatırlatıyor. Bunun yanında gönüllü infak, yardımlaşma, bir başkasının yükünü hafifletme imkânımız da bulunuyor.
Belki akrabamızın bir ihtiyacını karşılayabiliriz. Belki zorlanan bir öğrencinin masrafına katkı sunabiliriz. Belki elimizde kullanmadığımız bir şey, başka bir evde önemli bir ihtiyacı giderecek.
Üstelik bunu yaparken insanın onurunu korumak da davranışımızın bir parçası.
“Ben verdim, ben yaptım” diye anlatmadan… Karşımızdakini mahcup etmeden…
Çünkü iyilik yaparken de kendimizi yoklamamız gerekiyor. İhtiyacı mı gidermek istiyoruz, takdir mi toplamak istiyoruz?
Paylaşmak bizi başkasının hayatına karşı duyarlı hâle getiriyor. Kendi eksiklerimize bakarken elimizdeki imkânları da fark etmemizi sağlıyor.
Derste beklentilerden söz etmiştik. İki öğrenci aynı sınavdan seksen alıyor. Yetmiş bekleyen seviniyor, yüz bekleyen üzülüyor.
Bu örnek bize her üzüntünün yalnızca beklentiden doğduğunu söylemez. Fakat beklentimizin yaşadığımız şeyi değerlendirişimizi etkilediğini gösterir.
Ailede de benzerini yaşıyoruz. Eşimizin yaptıkları gözümüze görünmez oluyor; yapmadığı tek şey zihnimizde büyüyor.
Elimizde olanlara alışıyoruz. Sonra hayatımızı yalnızca eksik gördüklerimiz üzerinden anlatıyoruz.
Böyle zamanlarda biraz yavaşlayıp bakmak gerekiyor. Bugün neyi sıradan saydım? Kimin emeğini görmedim? Hangi imkânı kullanırken şükretmeyi unuttum?
Dördüncü ayette ahirete kesin iman da vurgulanıyor.
Bu bilinç, beklentilerimizi ve emek anlayışımızı derinden etkileyebilir.
Çünkü biz bazen yaptığımız iyiliğin karşılığını hemen almak istiyoruz.
Birine yardımcı olduk, teşekkür etmedi. Bir yakınımız için uğraştık, bizi anlamadı. Çocuğumuza emek verdik, beklediğimiz gibi davranmadı.
İçimizden şu cümle geçiyor: “Bunca yaptığım boşa gitti.”
Ahirete iman ederken şunu da düşünüyoruz: Allah bizim niyetimizi ve yaptığımızı biliyor. Bir insanın takdir etmemesi, doğru bir davranışın değerini ortadan kaldırmaz.
Bu düşünceyle kendimize dönebiliriz. Ben gerçekten doğru davrandım mı? Bir hata yaptıysam düzelteyim. Doğru davrandıysam insanların hemen alkışlamasını beklemeden devam edeyim.
Bazen hakkımızı aramamız da gerekir. Bazen sınır koymamız gerekir. Sabırla, ölçüyle, hakkaniyetle hangi adımı atacağımızı düşünürüz. Ahiret bilinci, bu adımları atarken bizim de hesabımız olduğunu hatırlatır.
Beşinci ayette ise bu insanların Rablerinden gelen hidayet üzerinde olduğu ve felaha erdiği bildiriliyor. Yani kurtuluş ve gerçek başarı gündeme geliyor. kuran.diyanet.gov.tr
Şimdi kendi başarı anlayışımıza bakalım.
İşimiz büyüdü. Güzel. Peki çalışanımıza karşı adaletimiz ne durumda?
Gelirimiz arttı. Güzel. Peki paylaşma sorumluluğumuzu yerine getiriyor muyuz?
Çocuğumuz iyi bir okul kazandı. Sevindik. Peki bize korkmadan derdini anlatabiliyor mu?
Bir tartışmada son sözü biz söyledik. Peki aramızdaki mesele çözüldü mü?
Bu sorular bizi görünenden biraz daha derine götürüyor. Hayatımızı değerlendirirken kazandıklarımızla birlikte, davranışlarımızı ve ilişkilerimizi de hesaba katıyoruz.
Başta “Şu iş bir olsun, rahatlayacağım” demiştik.
O iş için çalışmaya devam edelim. Borcumuzu ödemeye, işimizi düzeltmeye, ailemizin ihtiyaçlarını karşılamaya uğraşalım. Bu sırada bugünkü hayatımızı da görelim.
Bugün dinleyebileceğimiz biri var. Yerine getirebileceğimiz bir sorumluluk var. Düzeltebileceğimiz bir yanlış, paylaşabileceğimiz bir imkân var.
Bu dersten sonra bir kişiyi seçelim. Eşimiz, çocuğumuz, annemiz, babamız olabilir. Telefonu bir kenara bırakıp onu gerçekten dinleyelim. Hemen öğüt vermeden, kendimizi savunmaya hazırlanmadan, ne söyleyeceğini anlamaya çalışalım.
Belki “Ben senin böyle hissettiğini bilmiyordum” diyeceğiz.
İşte o zaman öğrendiğimiz bir bilgi evimize girmiş olacak.
Rabbim bize doğruyu anlamayı, anladığımızla yaşamayı, üzerimize düşeni yapıp kendisine güvenmeyi nasip etsin. Elimizdeki nimetleri görmeyi, birbirimizin hakkını gözetmeyi ve paylaşmayı nasip etsin.
Huzuru ararken, bugün yanımızdaki insanı duymayı unutmayalım.
