Lokman Suresi ilk 5 ayet ve salat

Bir insanın doğru olduğunu ne zaman anlarız?

Her şey yolundayken mi? İstediği olmuşken mi? Kimseyle bir problemi yokken mi?

Yoksa çıkarıyla doğruluk karşı karşıya geldiğinde mi?

Mesela bir alışveriş yapıyoruz. Hesap yanlış yapılmış. Bizden eksik para alınmış. Kimse fark etmemiş.

İşte o an…

“Nasıl olsa görmediler” mi diyeceğiz, “Burada bir yanlışlık var” mı diyeceğiz?

İnsanın doğruluğu bazen böyle küçücük bir anda ortaya çıkıyor.

Dersimizde İdris’in sıddık oluşunu, yani doğruluğunu ve dürüstlüğünü konuştuk. Ardından salatı zayi eden, arzularının peşine düşen bir nesilden söz ettik.

Şimdi bu konuyu Lokman Suresi’nin ilk beş ayetiyle birlikte düşünelim.

Bir tarafta doğruluğunu koruyan insan var. Diğer tarafta, istekleri uğruna sorumluluklarını ihmal eden insan…

Peki bizim yönümüz hangisi?

Çünkü hepimizin istekleri var. Hepimizin yorulduğu, daraldığı, “Artık ben de kendimi düşüneyim” dediği zamanlar oluyor.

Tamam, kendimizi de düşünelim. Ama bunu yaparken başkasının hakkını, emeğini, ihtiyacını ne yapıyoruz?

Asıl mesele burada.

Lokman Suresi “Elif, lâm, mîm” harfleriyle başlıyor. Ardından dikkatimizi hikmetli kitaba yöneltiyor. Üçüncü ayette bu kitabın muhsinler için hidayet ve rahmet olduğu bildiriliyor. Dördüncü ayette onların salatı ikame ettiği, zekât verdiği ve ahirete kesin olarak inandığı anlatılıyor. Beşinci ayet ise bu insanların doğru yol üzerinde bulunduğunu ve kurtuluşa erdiğini söylüyor. kuran.diyanet.gov.tr

Şimdi bunu yavaş yavaş kendi hayatımıza taşıyalım.

Hikmetli kitap…

Biz bazen bir konuda çok şey biliyoruz ama bildiğimizi nerede kullanacağımızı bilmiyoruz.

Sabretmenin güzel olduğunu biliyoruz. Ama evde biri bir söz söylediğinde hemen parlıyoruz.

Dürüstlüğün önemli olduğunu biliyoruz. Ama satış kaçmasın diye ürünün kusurunu söylemekte zorlanıyoruz.

Paylaşmanın güzel olduğunu biliyoruz. Ama kendimize aldıklarımızın ardından paylaşacak pek bir şey bırakmıyoruz.

Demek ki bilgiyi duymakla o bilgiye göre yaşamak arasında bir mesafe var.

Hikmet üzerinde düşünürken kendimize şunu sorabiliriz:

“Bildiğim doğru, bugün vereceğim karara nasıl yön verecek?”

Çünkü insanın elinde çok bilgi olabilir. Telefonu doludur, defterleri doludur, dinlediği derslerin sayısını hatırlamaz.

Ama bir tartışma çıktığında bütün o bilgiler bir anda kenara çekiliyorsa, orada kendimize dönüp bakmamız gerekiyor.

Biz ayetleri hatırlıyoruz da seçim yaparken ayetleri hatırlıyor muyuz?

Bir aile düşünelim.

Eşlerden biri diyor ki: “Beni anlamıyor.”

Öteki de aynı şeyi söylüyor: “O da beni anlamıyor.”

İkisi de anlaşılmak istiyor. Peki kim dinleyecek?

İkisi de saygı bekliyor. Peki kim önce sesini alçaltacak?

İkisi de “Ben çok yoruldum” diyor. Peki birbirlerinin yorgunluğunu kim görecek?

Bazen bildiğimiz bir doğrunun hayata geçmesi, şu küçücük cümleyle başlıyor:

“Bir de seni dinleyeyim.”

İşte kitabın rehberliğini hayatımıza taşımak dediğimiz şeyin günlük bir karşılığı bu olabilir.

Üçüncü ayette “muhsinler” ifadesi geliyor.

İyilik yapan, yaptığını güzel yapan insanlar…

Dersimizde anlattığımız doğrulukla burayı birleştirelim.

Biz bir iş yapıyorsak nasıl yapıyoruz?

Sadece teslim etmiş olmak için mi, gerçekten düzgün olsun diye mi?

Bir insan bizden bir ürün alıyor. Bizim bilip onun bilmediği bir kusur var. Söylemezsek belki satış olacak. Söylersek vazgeçecek.

İşte burada kazancımızla doğruluğumuz karşı karşıya geliyor.

İçimizde bir ses diyor ki: “Söyleme. Zaten anlamaz.”

Peki biz anlayacak mıyız?

Biz ne yaptığımızı bilecek miyiz?

Allah bilecek mi?

Muhsin olmayı kendi hayatımıza taşıdığımızda, işte böyle sorularla karşılaşıyoruz.

Çalışan açısından da aynı.

İşin bir bölümünde hata yaptık. Kimse görmedi. O hata sonraki aşamaya geçerse başka insanlar uğraşacak.

Ne yapacağız?

“Benden çıktı, gerisi beni ilgilendirmez” mi diyeceğiz?

Yoksa “Bu yanlış olmuş, düzeltmemiz gerekiyor” mu diyeceğiz?

Patronsak çalışanın emeğini göreceğiz. Çalışansak bize emanet edilen işi gözeteceğiz. Müşteriysek aldığımız hizmetin karşılığını vereceğiz.

Çünkü doğruluk, yalnızca başkalarından beklediğimizde hayatımızı düzeltmiyor. Bizim de bir şeyden vazgeçmemiz, bir sorumluluk almamız gerekiyor.

Bazen fazladan kazançtan vazgeçeceğiz.

Bazen hatamızı kabul etmek için gururumuzu aşacağız.

Bazen dinlenmek istediğimiz hâlde, gerçekten bize ihtiyacı olan birine zaman ayıracağız.

Dersimizde “bedel” derken üzerinde durduğumuz şeylerden biri buydu.

İyilik yapmak, kimi zaman bize bir şeylere mal olur.

Ama insanı güvenilir yapan da bu tercihlerdir.

Düşünelim…

Çevremizde “O insan beni aldatmaz” diyebileceğimiz birinin bulunması ne büyük rahatlık.

Bir işi ona emanet ediyoruz, içimiz rahat.

Bir derdimizi anlatıyoruz, içimiz rahat.

Arkamızdan hakkımızı koruyacağını biliyoruz, içimiz rahat.

Peki bizim yanımızda insanlar böyle rahat edebiliyor mu?

Bu soru hepimize ait. Önce bana ait.

Ardından dördüncü ayette salatı ikame etme ifadesi geliyor.

Dersimizde üzerinde durduğumuz gibi, burada kendi kulluğumuzun devamlılığını ve hayatımızdaki karşılığını da düşünelim.

Namazımızı kılıyoruz. Allah’a yöneliyoruz. Ondan yardım istiyoruz.

“Rabbim, bana doğru yolu göster” diyoruz.

Sonra önümüze bir olay geliyor.

Çocuğumuz bir şey kırmış.

Müşterimiz bizi kızdırmış.

Eşimiz bizi yanlış anlamış.

Kardeşimiz beklediğimiz gibi davranmamış.

İşte şimdi, az önce istediğimiz rehberliğe ihtiyacımız var.

Ağzımızdan ne çıkacak?

Elimizden ne gelecek?

Bir insanın hatasını mı düzelteceğiz, bütün kişiliğini mi ezeceğiz?

Dersimizde salatı zayi etmek üzerinde dururken sorduğumuz soruyu buraya taşıyalım:

Allah’a yönelişimiz, günlük tercihlerimizin içinde ne kadar canlı?

Sabah Rabbimizi hatırladık. Öğlen kazanç meselesi geldiğinde yine hatırlıyor muyuz?

Namazda O’na yöneldik. Tartışmada da O’nun razı olacağı davranışı arıyor muyuz?

Kulluğumuzun devamı, önümüze gelen seçimlerde görünür hâle geliyor.

Bunu evde çok açık görebiliriz.

Bir aile bir kere emek verilerek ayakta kalmıyor. Her gün yeniden ilgi istiyor.

Dün çocuğumuzu dinledik diye bugün hiç dinlememek olmuyor.

Geçen ay eşimize destek olduk diye bu ay onun bütün yükünü görmezden gelemiyoruz.

İnsan ilişkilerinin devam eden ihtiyaçları var.

Biz de yoruluyoruz elbette. Yardım isteyebiliriz. Sorumlulukları paylaşabiliriz.

Ama “Ben sıkıldım” diyerek bütün yükü başkasının sırtına bırakınca, birinin rahatlığı diğerinin yorgunluğuna dönüşüyor.

Arzularımızın peşinden giderken bunu fark etmemiz gerekiyor.

Benim istediğim şeyin bedelini kim ödüyor?

Ben rahat edeyim diye kim yoruluyor?

Ben kazanayım diye kim kaybediyor?

Bu soruları dürüstçe sorabilirsek, dersimizdeki doğruluk vurgusu kendi içimize de dönmüş olur.

Dördüncü ayette zekât da var.

Allah’a yönelen insanın, elindekinden verme sorumluluğu…

Burada durup düşünelim. Hepimizin hayatında “Olmazsa olmaz” dediği harcamalar var.

Evimizin ihtiyacı, işimizin ihtiyacı, kendi ihtiyaçlarımız…

Peki başkasının ihtiyacı bizim hesabımızda nerede duruyor?

Her şey bittikten sonra para kalırsa mı?

Öyle olunca da çoğu zaman kalmıyor zaten. Çünkü insanın kendisi için isteyebileceği şeyler kolay kolay bitmiyor.

Telefon çalışıyor ama daha yenisi çıkıyor.

Araba işimizi görüyor ama daha üst modeli var.

Evimizde ihtiyacımızı karşılayan eşya var ama farklısını görüyoruz.

İstemek devam ediyor.

O zaman paylaşmaya yer açmayı öğrenmemiz gerekiyor.

Zekâtın sorumluluğunu yerine getirirken, infakla da çevremizdeki ihtiyaçları gözetelim.

Bir insanın sıkıntısını duymuşuz. İçimiz acımış. “Allah yardımcısı olsun” demişiz.

Güzel. Bir de soralım:

“Benim yapabileceğim bir şey var mı?”

Belki küçük bir katkımız olacak. Ama bizim küçük gördüğümüz şey, o insan için önemli olabilir.

Bir öğrencinin yol masrafı…

Bir evin birkaç günlük ihtiyacı…

İş arayan birine verebileceğimiz bir destek…

Her şeye gücümüz yetmez. Ama gücümüzün yettiğini de sürekli ertelemeyelim.

Sonra ayet bizi ahirete kesin olarak inanma meselesiyle karşılaştırıyor.

Bu inancın hayatımızdaki karşılığını düşünelim.

Bugün kimsenin fark etmediği bir haksızlık yaptık. Konu kapandı.

Bizim için de kapandı mı?

Bir insanın emeğini aldık, karşılığını vermedik. O sustu.

Onun susması, bizim sorumluluğumuzu bitirir mi?

Bir tartışmada karşımızdakini susturduk. Son sözü söyledik.

Son sözü söylemek, haklı olduğumuz anlamına gelir mi?

Ahiret bilinci bize, görünen sonucun ötesini hatırlatıyor.

Bugün kazanç gibi görünen bir şeyin hesabı olabilir.

Bugün kayıp gibi görünen dürüst bir tercihin de Allah katında karşılığı olabilir.

Bu bilinç bizi hem düşündürüyor hem ayakta tutuyor.

Çünkü bazen doğru davranıyoruz, karşılığında teşekkür bile görmüyoruz.

Emek veriyoruz, fark edilmiyor.

Hakkımızı korurken başkasının hakkına girmemeye çalışıyoruz, bunun için zorlanıyoruz.

İşte o zaman Rabbimizin bilgisine ve adaletine güvenmeye ihtiyacımız var.

İnsanların görmediği gayretimiz, O’nun bilgisi dışında değil.

Ve beşinci ayette, bu özellikleri taşıyan insanların Rablerinden gelen bir hidayet üzerinde bulunduğu ve kurtuluşa erdiği bildiriliyor.

Şimdi kendimize dönelim.

Biz kurtuluşu düşünürken, bu ayetlerde anlatılan hayatı ne kadar düşünüyoruz?

İyilik yapmayı…

Kulluğumuzu diri tutmayı…

Payımıza düşen sorumluluğu üstlenmeyi…

Elimizdekinden vermeyi…

Hesap vereceğimizi hatırlamayı…

Bugün kendimizden kusursuzluk beklemeyelim. Ama gördüğümüz bir yanlışı da olduğu yerde bırakmayalım.

Bu konuşmayı dinlerken aklımıza gelen bir mesele vardır.

Birine borcumuz vardır.

Birinden özür dilememiz gerekiyordur.

İşimizde düzeltmemiz gereken bir hata vardır.

Evde görmezden geldiğimiz bir emek vardır.

Bugün oradan başlayalım.

Başta sormuştuk: Bir insanın doğru olduğunu ne zaman anlarız?

Çıkarıyla doğruluk karşı karşıya geldiğinde…

İşte bugün böyle bir anla karşılaşabiliriz.

Rabbim bize o anda doğruyu hatırlamayı, doğruyu seçmeyi ve seçtiğimiz doğrunun sorumluluğunu taşımayı nasip etsin.

Okuduğumuz ayetin hayatımıza girdiği yer, ona göre verdiğimiz ilk karardır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir