Hikmetle Hükmetmek: Adalet Önce Kendi Hayatımızda Başlar
12 Ocak 2024
Hiç kendimize şu soruyu sorduk mu: Ben gerçekten işime hâkim miyim? Evimde, ailemde, ilişkilerimde, kararlarımda ne kadar adaletliyim? Bir konuda söz sahibi olmakla o konuyu hakkıyla bilmek aynı şey midir? İnsanın elinde yetki olabilir. Bir ailede anne ya da baba olabilir. Bir iş yerinde yönetici olabilir. Fakat yetki sahibi olması, verdiği her kararın doğru olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele, hangi bilgiye dayanarak karar verdiğimizdir.
Yâsîn suresinin başında hikmetli Kur’an’a yemin edilir. Buradaki hikmet vurgusunu hayatın dışına bırakmayalım. Çünkü hikmet, yalnızca üzerine konuşacağımız güzel bir kelime değil; bir karar vermeden önce nedenini, sonucunu, doğrusunu ve yanlışını araştırmamızı hatırlatan bir ölçüdür. Bir şeyi yönetmek istiyorsak önce onu anlamamız gerekir. Anlamadığımız bir konuda yalnız güçlü bir sesle konuşmak bizi haklı yapmaz.
Allah’ın güzel isimlerinden el-Hakîm, hüküm ve hikmet sahibi olmayı hatırlatır. İnsan ise sınırlı bilgiye, sınırlı görüşe, sınırlı tecrübeye sahiptir. Bu yüzden kendi hükümlerine büyük bir güvenle sarılmadan önce düşünmelidir. Ben bu kararı neye göre veriyorum? Bildiğim için mi, alıştığım için mi, yoksa sadece benim istediğim böyle olduğu için mi? Bazen bir meseleye nefsimiz karar verir, aklımız sonradan onun gerekçesini bulmaya çalışır.
Bir mahkeme düşünün. Hepimiz hâkimden ne bekleriz? Tarafları dinlemesini, delillere bakmasını, haklıyla haksızı ayırmasını, kimsenin makamından ya da servetinden etkilenmemesini bekleriz. Kararı yalnız güçlü olana göre vermesin isteriz. Bir insanın karşısına adaletle çıksın isteriz. Peki başkası karar verirken istediğimiz bu hassasiyeti kendi hayatımızda ne kadar gösterebiliyoruz?
Evin içinde bir anlaşmazlık yaşandığında yalnız kendi sözümüzün dinlenmesini mi istiyoruz? Çocuğumuz bir hata yaptığında önce niçin yaptığını mı soruyoruz, yoksa hemen ceza mı veriyoruz? Çalışanımızın bir eksiğini gördüğümüzde şartlarını anlamaya çalışıyor muyuz? Bir insana hüküm verirken onun durumunu, olayın nedenini ve sonucunu öğrenmeden verdiğimiz karar gerçekten adaletli olabilir mi?
Burada önemli bir ayrım var. Bir insana hâkim olmak, onu baskı altına almak anlamına gelmemeli. Eşimiz, çocuğumuz ya da çalışma arkadaşımız üzerinde sınırsız bir hak iddia edemeyiz. Kendi davranışımıza, sorumluluğumuza ve verdiğimiz kararlara hâkim olabilmekten söz ediyoruz. Başkasını yönetme isteğiyle kendi nefsimizi yönetme sorumluluğunu birbirine karıştırırsak adaleti daha başlangıçta kaybedebiliriz.
Bir araba tamircisine gittiğimizi düşünelim. Arabada bir arıza var. Tamirci her seferinde başka bir parçayı değiştiriyor. Fakat arıza devam ediyor. Neden? Çünkü arızanın nedenini doğru tespit etmeden karar veriyor olabilir. O konuda bilgisi yeterli değilse verdiği hüküm de isabetli olmayabilir. Aynı durum insan ilişkilerinde de geçerlidir. Sorunun nedenini bilmeden çözüm üretmeye çalışıyoruz. Sonra da neden hiçbir şey düzelmedi diye şaşırıyoruz.
Bir ailede sürekli tartışma yaşanıyorsa her tartışmanın sebebini aynı kişiye yüklemek kolaydır. Fakat haklılık, taraf tutmakla bulunmaz. Dinlemek gerekir. Anlamak gerekir. Herkesin sorumluluğunu ayrı ayrı görmek gerekir. Bazen birinin hatası açıktır. Bazen de bizim fark etmediğimiz bir eksikliğimiz vardır. Hikmet sahibi olmaya çalışmak, hatalı olma ihtimalimizi de kabul etmeyi gerektirir.
İş hayatında da durum böyledir. Yönetici yalnız kendi çıkarına göre karar verirse çalışanların emeğini görmeyebilir. Çalışan yalnız kendi beklentisine göre davranırsa işinin sorumluluğunu ihmal edebilir. Adalet tek taraflı bir beklenti değildir. Hangi rolde olursak olalım, hakkı gözetmemiz gerekir. Bir yerde söz sahibi olmanın asıl sınavı, gücümüzü nasıl kullandığımızda ortaya çıkar.
Adalet deyince çoğu zaman eşitliği düşünüyoruz. Fakat her durumda herkese aynı şeyi vermek, herkese hakkını vermek anlamına gelmez. İki çocuğu düşünelim. Birinin ihtiyacı yarım tabak yemek, diğerinin ihtiyacı bir buçuk tabak yemek olsun. İkisine de birer tabak yemek verdiğimizde miktarlar eşittir. Ama birinin yemeği artarken diğeri aç kalabilir. Eşit miktar vermişizdir; ihtiyaçları ise doğru karşılamamışızdır.
Buradan eşitliği bütünüyle değersiz saymak da doğru olmaz. İnsanların haklar karşısında eşit sayılmasıyla ihtiyaçlarının her zaman aynı olması farklı meselelerdir. Her insana aynı saygıyla yaklaşmak, onun hakkını aynı ciddiyetle korumak çok önemlidir. Fakat ihtiyaçlar ve imkânlar söz konusu olduğunda şartları anlamak gerekir. Adaletin inceliği, tam da bu ayrımları düşünürken belirir.
Bir çocuğun daha çok ilgiye, bir başkasının farklı türden yardıma ihtiyacı olabilir. Bir çalışanın görevi ile diğerinin görevi aynı olmayabilir. Herkesi tek kalıba sokmak, kolay olduğu için doğru olmayabilir. Bize düşen, kimin neye hakkı olduğunu, hangi sorumluluğu üstlendiğini, hangi şartlarda bulunduğunu anlamaya çalışmaktır. Bu dikkat olmadan yalnız dağıtım yapmak, adaletin bütününü karşılamaz.
Yasalara uygun bir kararın insanlarda her zaman adalet duygusu uyandırmamasını da bu yüzden konuşuyoruz. Toplum, bazen küçük bir suç için ağır sonuçlarla karşılaşan birini görür; bazen daha büyük zarar veren güçlü bir kişinin kolayca kurtulduğunu düşünür. Böyle durumlarda insanların güveni sarsılır. Elbette somut olaylarda hüküm vermek için bütün delilleri bilmek gerekir. Fakat genel ölçü açıktır: Adalet, güce göre değişen bir ayrıcalığa dönüşmemelidir.
Tarih içinde hükümdarın bile yargı önünde hesap verdiğini anlatan kıssalar aktarılır. Bunların bazısı tarihî bakımdan ayrıca araştırılması gereken rivayetlerdir. Yine de anlatılmak istenen ilke dikkat çekicidir: Makamı ne kadar yüksek olursa olsun hiç kimsenin hakkı başkasının hakkını ortadan kaldırmaz. İnsanların sahip olduğu güç, haksızlığı meşrulaştıran bir belge olamaz.
Şimdi soruyu biraz daha yakına getirelim. Adalet konusunda çok güzel sözler söyleyebiliriz. Haksızlığa uğrayanları savunabiliriz. Ama bizimle aynı fikirde olmayan birine karşı ne yapıyoruz? Aile içinde kendi çıkarımıza dokunan bir anlaşmazlık çıktığında hangi ölçüye başvuruyoruz? Dışarıdaki adaletsizliğe öfkelenirken evimizin içindeki küçük haksızlıkları görmezden mi geliyoruz?
İnsanın kendini sorgulaması kolay değildir. Çünkü çoğumuz kendi kararımızın iyi niyetle verildiğine inanırız. Oysa iyi niyet, yeterli bilgiye sahip olduğumuz anlamına gelmez. Birine yardım etmek isterken yanlış bir yol seçebiliriz. Bir zararı önlemeye çalışırken başka bir haksızlığa neden olabiliriz. Bu yüzden niyetin yanında bilgiye, düşünmeye ve ölçüye de ihtiyaç duyarız.
Kur’an’ın rehberliği burada önem kazanıyor. Bir kitabı okumak, yalnız sözlerini tekrar etmekten ibaret kalmamalı. İçindeki çağrıları anlamak, davranışlarımızla ilişkilendirmek ve yanlışlarımızı gözden geçirmek gerekir. Hikmetli Kur’an’ı okumak, bir insanın her şeyi bir anda bileceği anlamına gelmez. Fakat kendi bilgisinin sınırını fark etmesi, doğruyu araştırması ve haksızlıktan sakınması için bir yol açabilir.
Kur’an’ı düşünerek okuduğumuzda kendimize yeni sorular yöneltebiliriz. Bu davranışımda hak kimden yana? Bu kararı verirken kimi dinlemedim? Kendime tanıdığım kolaylığı başkasına da tanıyor muyum? Bir kişinin hakkını korurken başka birinin hakkını unutuyor muyum? Bazen bir gün boyunca bu sorulardan birini ciddiyetle düşünmek bile davranışlarımızın yönünü değiştirebilir.
Hüküm vermek yalnız mahkemelerde gerçekleşmez. Bir insan hakkında kanaat oluşturduğumuzda da hüküm veririz. Duyduğumuz tek bir sözle birini suçladığımızda da hüküm veririz. Çocuğumuzun geleceğiyle ilgili bir karar aldığımızda da hüküm veririz. Bir çalışanı işe alırken, birine güvenip güvenmemeye karar verirken, bir tartışmayı sonlandırırken de hüküm veririz. Demek ki adalet uzak bir kavram değildir. Hayatımızın tam içindedir.
İnsan bazen kendi arzusunu hakikat zanneder. İstediği şey gerçekleşirse bunun doğru olduğunu düşünür. Oysa nefis her zaman adaletli bir ölçü sunmayabilir. Çok istemek, hak sahibi olmak demek değildir. Güçlü hissetmek, doğru karar vermek demek değildir. Bir şeye alışmış olmak, onun haklı olduğunu göstermez. Bizi yanıltabilecek bu etkileri fark etmek, kendimize hâkim olmanın bir parçasıdır.
Mala sahip olduğumuzda onu nasıl kullandığımızı düşünmeliyiz. Yetki sahibi olduğumuzda kime nasıl davrandığımızı düşünmeliyiz. Öfkelendiğimizde ağzımızdan çıkacak sözü düşünmeliyiz. Çünkü bazen bir anlık öfke, yıllarca onarılması gereken bir kırgınlığa sebep olabilir. Bazen de hakkı gözeten sakin bir karar, büyük bir anlaşmazlığı azaltabilir.
Özellikle anne babalar için bu çok önemlidir. Çocukların kişilikleri farklıdır. Yaşları, ihtiyaçları, yetenekleri, korkuları farklıdır. Onları anlamaya çalışmak, her isteklerini yerine getirmek değildir. Onlara sınır koymak da her zaman baskı anlamına gelmez. Asıl mesele, sınırın ve kararın gerekçesini bilmektir. Çocuğun iyiliğini gözetirken onun insan olarak saygınlığını koruyabilmektir.
Eşler arasında da adalet karşılıklı bir sorumluluktur. Bir tarafın sürekli karar vermesi, diğer tarafın hiç dinlenmemesi huzuru güçlendirmez. Karşılıklı dinlemek, verilen emeği görmek, kırıcı sözlerden uzak durmak ve yanlış yapıldığında bunu kabul edebilmek gerekir. Hâkim olmayı başkasına hükmetmek sanırsak hikmeti kaybederiz. Kendi nefsimizi terbiye etmeye yönelirsek adalete yaklaşabiliriz.
Bazen ‘Ben evin büyüğüyüm’ deriz. Bazen ‘Ben iş yerinin sahibiyim’ deriz. Bazen de ‘Bu konuda son söz benim’ deriz. Fakat sözün son olması, sözün doğru olduğu anlamına gelmez. İnsan ancak bilginin, hakkın ve adaletin önünde kendini sorgulayabildiği ölçüde güvenilir olur. Gerçek saygınlık korkutmakla değil, tutarlı ve adil davranmakla güçlenir.
Her gün küçük bir muhasebe yapabiliriz. Bugün kimin hakkına girdim? Nerede yeterince dinlemeden karar verdim? Hangi konuda bilmediğim hâlde biliyormuş gibi konuştum? Kimi kendi ölçülerime göre yargıladım? Bunları sorabilmek cesaret ister. Çünkü insan başkasının kusurunu çok kolay görürken kendi kusurunu fark etmekte zorlanabilir.
Bir başka önemli mesele de yanlışı fark ettiğimizde ondan vazgeçebilmektir. Hikmet, yalnız doğru kararı en başta vermek değildir. Yanlış bir karar aldığımızı anladığımızda bunu düzeltebilmek de olgunluktur. Bir ebeveyn çocuğundan özür dileyebilir. Bir yönetici çalışanına haksızlık ettiğini kabul edebilir. Bir dost kırıcı sözünü geri alabilir. Bunlar insanı küçültmez. Aksine, adalet arayışını görünür kılar.
Burada hiçbirimizin kusursuz olduğunu söylemiyoruz. Hepimizin eksikleri olabilir. Fakat bir kusuru fark etmek, onu sürdürmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Bugün daha dikkatli bir karar verebiliriz. Bugün başka birini daha sabırla dinleyebiliriz. Bugün bir hakkı iade edebiliriz. Hikmetin gündelik hayatla buluştuğu yer tam da burasıdır.
Öyleyse Yâsîn suresinin başındaki hikmet vurgusunu yalnız dilimizde bırakmayalım. Kur’an’ı anlayabilmek için emek verelim. Bilmediğimiz şeyi öğrenmeye çalışalım. Karar vermeden önce nedenini ve sonucunu düşünelim. Gücümüzün yettiği yerde hakkı gözetelim. Yetmediği yerde ise bilmediğimizi kabul edelim. Çünkü adalet, yalnız başkalarından beklediğimiz bir değer olarak kalırsa hayatımız değişmez.
Ve şimdi tekrar soralım: Ben neye hâkimim? Öfkeme mi, yoksa öfkem mi bana hâkim? Kararlarımı hikmetle mi veriyorum, yoksa yalnızca nefsimin istediğini mi yapıyorum? Çocuğuma, eşime, anne babama, komşuma ve çalışma arkadaşlarıma karşı hak gözetiyor muyum? Bugüne kadar kaç defa doğruyu bildiğim hâlde kendi çıkarımı tercih ettim? Bu soruların cevaplarını başkaları için değil, kendimiz için aramalıyız.
Rabbimiz, Kur’an’ı anlayabilmeyi, doğru bilgiyi öğrenebilmeyi ve öğrendiğimiz doğruyu hayatımıza uygulayabilmeyi bizlere nasip et. Yanlış sözlerden, eksik bilgilerle hüküm vermekten ve hakkı görmezden gelmekten sana sığınıyoruz. Bize hakkı hak olarak, batılı batıl olarak görmeyi nasip et. Adaletli karar vermeyi, bir insanın hakkını diğerinin çıkarına feda etmemeyi öğret.
Allah’ım, eşlerimize, çocuklarımıza, anne babalarımıza, kardeşlerimize, akrabalarımıza, komşularımıza, dostlarımıza ve birlikte çalıştığımız insanlara karşı haksız davranmaktan bizi koru. Kibirden, gururdan, hasetten, öfkeden, israftan, aşırılıktan, bencillikten ve nefsimizin bizi sürüklediği yanlışlardan sana sığınıyoruz. Bildiklerimizle övünmek yerine bilmediklerimizi öğrenmeye gayret eden kullarından eyle.
Rabbimiz, verdiğin nimetler için sana hamdediyoruz. Bollukta şükretmeyi, darlıkta sabretmeyi, sahip olduklarımızı başkalarının hakkını çiğnemeden kullanmayı nasip et. Dünyanın geçici menfaatlerini hayatımızın tek ölçüsü hâline getirmekten bizi koru. Kalplerimizi birbirine yakınlaştır. Aramızdaki kırgınlıkları onarmaya, birbirimizin haklarını gözetmeye ve kusurlarımızı düzeltmeye bize güç ver.
Allah’ım, zulme uğrayan, yerinden edilen, sevdiklerini kaybeden, açlık ve korku içinde yaşayan bütün masum ve mazlumlara yardım et. Gazze’de, Filistin’de, Yemen’de, Doğu Türkistan’da ve dünyanın neresinde olursa olsun yardıma muhtaç olanlara rahmetinle destek ol. Bizleri de gücümüzün ve imkânlarımızın ölçüsünde iyiliğe vesile olanlardan eyle. Zulme karşı adaletin, korkuya karşı merhametin yanında durmayı nasip et.
Rabbimiz, hatalarımızı bağışla. Bilerek ya da bilmeyerek işlediğimiz haksızlıkları düzeltmek için bize irade ver. Bizi bize bırakma. Verdiğimiz hükümlerde hikmeti, ilişkilerimizde adaleti, davranışlarımızda doğruluğu unutturma. Canımızı sana teslim olmuş Müslümanlar olarak al. Başlangıcımızı da sonumuzu da hayırlı eyle. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır. Âmin.

