Bugün Seçiyoruz, O Gün Hesap Vereceğiz

13 Haziran 2024

Bir gün gelecek ve insan kendine şu soruyu soracak: “Kaçacak yer neresi?” Bugün bu soruyu sormuyor olabiliriz. İşimize gidiyor, alışveriş yapıyor, para kazanıyor, evimize dönüyoruz. Bir şeyleri erteliyor, bazı yanlışlarımızı mazur görüyoruz. Ama Kıyamet Suresi insanı sarsan bir gerçekle karşı karşıya getiriyor: Bugün seçme hakkımız var. Yarın bu seçimlerin hesabıyla yüzleşeceğiz. Peki biz bugünkü seçimlerimizi neye göre yapıyoruz?

Kıyamet Suresi, kıyamet gününe ve kendini kınayan nefse dikkat çekerek başlıyor. İnsanın kemiklerinin yeniden bir araya getirilemeyeceğini sanmasına cevap veriliyor; parmak uçlarını bile düzenlemeye güç yetirildiği hatırlatılıyor. Ardından insanın önündeki hayatı sorgulamadan kötülüğünü sürdürmek isteyebildiği anlatılıyor. Mesele yalnız uzak bir günde ne olacağı değil. Asıl mesele, o güne giderken bugün nasıl yaşadığımız.

Çünkü bugün tercih ediyoruz. İster doğruyu söyleriz, ister sözümüzü eğip bükeriz. İster haksızlığa karşı dururuz, ister çıkarımız zarar görmesin diye susarız. İster birinin hakkını gözetiriz, ister kendimizi haklı gösterecek bahaneler üretiriz. İş değiştiririz, evleniriz, ayrılırız, bir işe gireriz, bir işten çıkarız. Hayatımız tercihlerin içinde geçer. Fakat tercih edebiliyor olmak, yaptıklarımızın sonuçsuz kalacağı anlamına gelmez.

Hesap günü geldiğinde bugün kurduğumuz mazeretlerin ağırlığı kalmayacak. Kıyamet Suresi, insanın kendi durumuna şahit olduğunu hatırlatıyor. İnsan özürlerini sıralasa bile kendi yaptığını biliyor. Bazen bir davranışın yanlış olduğunu önce içimizde hissederiz. Sonra ona isim buluruz: “Şartlar böyleydi, mecburdum, herkes yapıyor.” Ama içimizdeki bilgi ile dilimizdeki mazeret her zaman aynı değildir.

Surede, insana öne gönderdiği ve geride bıraktığı şeylerin haber verileceği bildiriliyor. Sadece yaptıklarımız değil, yapabilecekken geri bıraktıklarımız da düşünülmeye değer. Bir haksızlığı gördük. Ne yaptık? Birine yardımcı olabilirdik. Ne kadar gayret ettik? Bir gerçeği öğrenmek için vaktimiz vardı. Neyi tercih ettik? İnsanın hesabını düşünmesi, bugün kendi hayatını ciddiye almasıdır.

Burada beklentilerimize bakmamız gerekiyor. Hepimizin beklentisi var. Eşimizden sevgi bekliyoruz. Çocuğumuzdan ilgi, işimizden kazanç, müşterimizden ödeme, arkadaşımızdan anlayış bekliyoruz. Bunlar insan oluşumuzun parçası. Çünkü biz ihtiyaç sahibiyiz. Kimseyi veya hiçbir şeyi bütünüyle kendine yeten bir varlık gibi düşünemeyiz. Sınırlıyız. Gücümüz, bilgimiz, zamanımız ve imkânlarımız sınırlı.

Allah ise bizim gibi ihtiyaç sahibi değildir. Rabbimize yönelmek, beklentilerimizin üzerindeki asıl dayanağı hatırlamaktır. Bu, eşimizden hiçbir şey beklememek veya işimizde hakkımızı aramamak anlamına gelmez. Çalışırız, sözleşme yaparız, hakkımızı talep ederiz, sorumluluğumuzu yerine getiririz. Ama bütün huzurumuzu bir kişinin bize istediğimiz karşılığı vermesine bağladığımızda, o kişinin davranışı hayatımızın tamamını yönetmeye başlar.

Bir eş düşünelim. Sürekli karşılık bekliyor. “Ben bunları yaptım, o da bana şunu yapmalı.” diyor. Bir kardeş düşünelim. Yardım ediyor ama karşılığını tam istediği şekilde alamayınca öfkesi büyüyor. Bir çalışan düşünelim. Bütün değerini patronunun takdirine bağlamış. Takdir edilmeyince yalnız işinden değil kendisinden de şüphe ediyor. Beklentilerimizi nereye yerleştirdiğimiz, yaşadığımız sıkıntının ağırlığını değiştirebiliyor.

Bu noktada Allah rızası için davranmak önem kazanıyor. Birine yardım ediyorsak sırf bizi övsün diye mi ediyoruz? İşimizi dürüst yapıyorsak yalnız müşteri memnun kalsın diye mi yapıyoruz? Eşimize veya kardeşimize iyi davranırken karşılığında mutlaka istediğimiz tepkiyi mi bekliyoruz? İnsanlardan hakkımızı arayabiliriz. Fakat iyiliğimizin ve kimliğimizin tek ölçüsünü insanların onayına bırakırsak, ölçüyü kaybedebiliriz.

Ölçünün kaybolduğu yerde bazen merhamet sandığımız şey tavize dönüşür. Karşımızdaki insan bize haksızlık ediyor, bizse “Sabrediyorum.” diyerek hiçbir sınır koymuyoruz. Bazen bunun sebebi iyilik değil korku olabilir. Müşteriyi kaybetmekten, eşin sevgisini kaybetmekten, yalnız kalmaktan korkuyoruz. Oysa sabırla haksızlığı normalleştirmek aynı şey değildir. Adalet ve merhameti birlikte düşünmek gerekiyor.

Bir müşteri ürünün fiyatını eleştirebilir. Bir satıcı da emeğinin, maliyetinin ve işinin karşılığını korumak isteyebilir. Ne müşteri her istediğini söyleyerek karşısındakini aşağılamalı ne de satıcı kazanç için her haksızlığa boyun eğmeli. İş ilişkisinde karşılıklı saygı ve sınır gerekir. “Müşteri nimettir.” diyerek bir insanın davranışını sorgulanamaz hâle getirmek, insanı yanlış bir bağımlılığa sürükleyebilir. Rızkı yalnız müşteriden, yalnız patronumuzdan, yalnız eşimizden geliyormuş gibi görmemeliyiz.

Fakat sınır koymayı da öfkemizin bahanesi yapmamalıyız. “Ben artık kimseye taviz vermiyorum.” sözü, herkese kaba davranma izni değildir. Mizan, yani ölçü ve denge, tam da burada önemlidir. Haksızlığa izin vermeden konuşmak; bir hakkı korurken başkasını ezmemek; saygı beklerken saygılı kalmak. Kararlı olmakla kırıcı olmak arasındaki farkı gözetmeliyiz.

Kendi hayatımızda nasıl bir mizan kurduk? Bir kişiye çok değer verdiğimiz için bütün doğrularımızdan vazgeçiyor muyuz? Para kazanmak uğruna vicdanımızı susturuyor muyuz? Bir tartışmayı kaybetmemek için bilerek haksız bir sözü sürdürüyor muyuz? Bunları fark etmek kolay değil. Çünkü insan kendisini haklı çıkaran açıklamalar bulmakta çok becerikli. Ama hesap gününü ciddiye alan insan, mazeretlerinin arkasına sürekli saklanamaz.

Kıyamet Suresi’nin ağır uyarısı burada yeniden karşımıza çıkıyor. O gün insan kendi durumunu görecek. Bugün görebildiğimiz hâlde görmek istemediğimiz şeylerden kaçmamamız gerekiyor. Birine haksızlık ettiysek kabul edelim. Bir sözümüz gerçeği çarpıttıysa düzeltelim. Bir işi yapmamız gerekiyorsa sürekli ertelemeyelim. Çünkü öne gönderdiğimiz şeyler kadar geride bıraktığımız işler de hayatımızın parçası.

Özellikle yapmadıklarımıza dikkat etmek gerekiyor. İnsan bazen günahı yalnız açıkça yaptığı kötülüklerde arıyor. Oysa bir haksızlığı önlemeye gücü yettiği hâlde susmasını, sorumluluğunu yerine getirmemesini, yardım edebilecekken umursamamasını aynı dikkatle değerlendirmiyor. Yapabileceklerimizin sınırı herkeste farklıdır. Herkes aynı imkâna sahip değildir. Ancak kendi imkânımızı ve niyetimizi dürüstçe değerlendirebiliriz.

Gazze’deki acılar karşısında da bu soru kendisini gösteriyor: “Benim elimden ne geliyor?” Kendi gücümüzü olduğundan büyük sanmayalım, ama yapabileceklerimizi de küçümseyip terk etmeyelim. Bir tercihi yalnız alışkanlıkla yapıyorsak, onun neyi desteklediğini ve hangi değerlerimizle ilişkili olduğunu düşünelim. Başkalarının tercihlerini tartışırken de birbirimizin gerekçelerini dinleyelim. Vicdanımızı rahatlatan mazeretlerin ardına sığınmadan sorumluluk alanımızı araştırmak önemlidir.

Burada saygının da bir yeri var. Bir insan belli bir ürünü tüketmek istemediğini, belirli bir ortamda bulunmak istemediğini açıkça söyleyebilir. Onun kararını paylaşmak zorunda olmayabiliriz. Ama bunu bildiğimiz hâlde sırf onu rahatsız etmek için önüne getirmek, tercihiyle alay etmek, ilişkide saygıyı zedeler. Saygı yalnız bizim istediğimiz şeyin yapılması değildir. Karşımızdakinin sınırını da duymaktır.

Kendi sınırımızı anlatırken de açıklık gerekli. “Ben bu ortamda bulunmak istemiyorum.” diyebilmek, başkasını zorla değiştirmeye çalışmaktan farklıdır. Herkesin yaptığını kontrol edemeyiz. Fakat nerede duracağımıza karar verebiliriz. Böylece hem kendi vicdanımıza karşı dürüst oluruz hem de karşımızdaki insana neyi kabul edip etmediğimizi açıkça anlatırız.

Dönüp yeniden sureye bakalım. Kıyamet Suresi’nde vahyin aceleyle alınmaya çalışılmaması, onun toplanmasının, okutulmasının ve açıklanmasının Allah’a ait olduğu bildiriliyor. Bu ayetler, Kur’an’la ilişkimizi düşünmek için de önemli bir hatırlatma sunuyor: Okumak yalnız kelimeleri hızla bitirmek olmamalı. Anlamı üzerinde durmalı, ne söylediğini düşünmeli ve onu hayatımızla ilişkilendirmeye çalışmalıyız.

Bir metni aceleyle okuyabiliriz. Sayfaları çevirebilir, tamamladığımız sayıyı bir başarı olarak görebiliriz. Ama okuduklarımız davranışımızı hiç etkilemiyorsa kendimize bir soru yöneltmeliyiz: “Ben neyi anladım?” Kur’an’a zaman ayırmak, üzerinde düşünmek, bilmediğimizi araştırmak, bir ayetin bize yönelttiği soruyu ciddiye almak emek ister. Ezberlemek, okumak ve anlamaya çalışmak birbirinin düşmanı değildir. Ancak anlamı tamamen ihmal etmemeliyiz.

Her şeye vakit bulup Kur’an üzerinde düşünmeye vakit ayıramadığımız oluyor. İşe vakit ayırıyoruz. Telefona, alışverişe, arabaya, gezmeye vakit ayırıyoruz. Bunların hepsi hayatın içinde olabilir. Mesele, hayatımızdaki önceliklerin dengesi. En çok önem verdiğimizi söylediğimiz şey için gerçekten ne kadar emek harcıyoruz? “Vaktim yok.” dediğimizde bazen aslında başka şeylere öncelik verdiğimizi görürüz.

Kur’an’ın açıklanmasının Allah’a ait olduğunu bildiren ifadeleri düşünürken de alçakgönüllü kalmalıyız. Kendi yorumumuzu tek mümkün anlam gibi sunmamalıyız. Bir ayeti anlamaya çalışmak, onun hakkında acele hüküm vermekten farklıdır. Kelimeler üzerinde durur, bağlamı araştırır, anlamını düşünürüz. Bilmediğimiz yerde “Bilmiyorum.” demek de dürüstlüğün parçasıdır. Anlamaya çalışırken nefsimizin üstün görünme isteğine dikkat etmek gerekir.

Çünkü insan bilgiyi de kendi çıkarına kullanabilir. Kur’an’dan söz ederken insanların övgüsünü kazanmak isteyebilir. Çok kişi kendisini dinlesin, adı öne çıksın, sözü sorgulanmasın isteyebilir. Oysa ilmi, gösterişe ve dünyevi kazanca dönüştürme tehlikesi üzerinde düşünmeliyiz. Bir sözün değeri yalnız onu söyleyen kişinin ününden gelmez. Söylenenin doğruluğu, samimiyeti ve hayatla ilişkisi önemlidir.

Peygamberlerin insanlardan tebliğleri karşılığında ücret istemediklerine ilişkin Kur’an’daki vurgular, niyetimizi sorgulamamıza yardım eder. Neden anlatıyoruz? İnsanlara yararlı olmak için mi, yoksa üzerlerinde bir güç kurmak için mi? Bir kişinin sorusuna cevap verirken onun gerçekten anlamasını mı önemsiyoruz, yoksa kendi bilgimizi göstermeyi mi? Bunları yalnız başkalarında değil kendimizde de aramalıyız.

Birine yardımcı olmak bazen sabrı tavsiye etmektir. Başka bir durumda kendisini koruyacak sınırı çizmesi gerekebilir. Kimi zaman konuşmak, kimi zaman susmak, kimi zaman uzaklaşmak gerekebilir. Herkes için aynı cümleyi hazır bir reçete gibi kullanamayız. İnsanın yaşadığı şartı, ilişkisinin niteliğini ve vereceği kararın sonuçlarını anlamaya çalışmalıyız. Mizanı korumak bu dikkatle mümkündür.

Bir yanlışın başka bir yanlışı sürüklediğini hepimiz görebiliriz. Bir yalan söylendiğinde onu saklamak için başka bir açıklama gerekir. Sonra o açıklamayı korumak için yeni bir yalan ortaya çıkar. Yusuf Suresi’nde kardeşlerin yaptıkları da bize bir yanlışın nasıl büyüyebildiğini düşündürür. Başlangıçta küçük gördüğümüz bir sapma, zamanla hayatımızın düzenini bozabilir. Gerçeğe dönmek geciktikçe daha zor gelebilir.

Bu yüzden “Bir kez olsun.” diyerek ölçüyü bozduğumuz anları küçümsememeliyiz. Bir kişiyi kaybetmemek için gerçeği gizliyoruz. Bir kazancı kaçırmamak için sözümüzü değiştiriyoruz. Bir tartışmada yenilmiş görünmemek için haksız olduğumuzu kabul etmiyoruz. Sonra kendimizi yeni mazeretlerle koruyoruz. Oysa insanın kendisine yapabileceği en önemli iyiliklerden biri, doğruyu gördüğünde ona geri dönmektir.

Kıyamet Suresi ölüm anını da hatırlatıyor. Can köprücük kemiklerine dayandığında insanın bütün meşguliyetleri başka bir anlam kazanacak. O gün için kaçış yeri aranacak ama kaçacak yer bulunmayacak. İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Sure bu soruyu sorarken yaratılışımızı ve dirilişi hatırlatıyor. Burada korkuyu yalnız bir anlık heyecana dönüştürmeyelim. O uyarının bugün bize ne değiştirdiğine bakalım.

Ömrümüzün ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Geçirdiğimiz yıllar bazen göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş gibi geliyor. Önümüzde aynı kadar zaman kalacağını garanti edemeyiz. Bir gün geriye baktığımızda ne için “Keşke.” diyeceğiz? Daha çok para kazanamadığımız için mi, yoksa yapabileceğimiz iyilikleri ertelediğimiz için mi? Hakkını gözetmediğimiz insanları, boşa harcadığımız vakti, susturduğumuz vicdanı hatırlamak istemeyiz.

Dünya hayatını terk ederek değil, onu doğru ölçüye yerleştirerek yaşamalıyız. Çalışmak, kazanmak, ailemizle ilgilenmek, dinlenmek hayatın parçasıdır. Ancak geçici olanı bütün varlığımızın merkezi yaptığımızda dengemiz bozulur. Bazen bir ev, bir araba, bir makam, bir kişi gözümüzde olması gerekenden çok daha büyük bir yer kaplar. O şeye ulaşmak ya da onu kaybetmemek için gerçeği çiğnemeye başlayabiliriz.

Şimdi yeniden kendimize dönelim. Hangi beklenti bizi yönetiyor? Hangi korku bizi yanlış bir şeye razı ediyor? Hangi alışkanlığımızı “Böyle gelmiş.” diyerek sürdürmeye devam ediyoruz? Hangi sorumluluğu sürekli yarına bırakıyoruz? Bir cevap bulduğumuzda hemen başka birini suçlamayalım. Önce kendi payımıza bakalım. Sonra yapabileceğimiz doğru adımı seçelim.

Kıyamet gününü hatırlamak, hayattan kaçmak değil; bugünü uyanık yaşamaktır. O gün mazeretlerimizi sıralamak yerine bugün mazeretlerimizi azaltmaya çalışalım. İnsanlara karşı sınırlarımız olsun ama merhametimizi yitirmeyelim. Beklentilerimiz olsun ama onları putlaştırmayalım. Çalışalım ama kazancı tek ölçümüz yapmayalım. Kur’an okuyalım ama anlamı ve davranışı ihmal etmeyelim.

Son olarak şu soruyu soralım: Bugün yaptıklarımız ve yapmayıp geride bıraktıklarımız önümüze konulduğunda, kendimize ne söyleyeceğiz? Bugün hâlâ seçim yapabiliyoruz. Hâlâ bir haksızlığı düzeltebilir, bir mazeretten vazgeçebilir, bir iyiliğe başlayabiliriz. Rabbimiz bizi hesabını unutanlardan değil, hesap gününü hatırlayarak doğruluğu seçenlerden eylesin. Bildiğimiz doğruyu hayatımıza taşıyabilmeyi, adalet ve merhamet ölçüsünü koruyabilmeyi nasip etsin.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir