Allah’a Güvenmek: Kaygı, Sorumluluk ve Tevekkül
5 Temmuz 2024
Hiç kendinize şunu sordunuz mu: Ben gerçekten Allah’a güveniyor muyum? Yoksa Allah’a inandığımı söylediğim hâlde bütün güvenimi insanlara, paraya, işe ve gelecekle ilgili hesaplarıma mı bağlıyorum? Bir iş olmadığında neden dünyam yıkılmış gibi hissediyorum? Bir insan beni hayal kırıklığına uğrattığında neden her şeyin bittiğini düşünüyorum? Bu soruların cevabı, insanın yalnızca dilinde değil, günlük tercihlerinde saklı.
Muhammed suresinin 7. ayetinde iman edenlere hitap edilir. Allah’a yardım ederlerse Allah’ın da onlara yardım edeceği ve ayaklarını sağlamlaştıracağı bildirilir. Buradaki ifadeyi düşünelim. Allah bizim yardımımıza muhtaç mı? Elbette değil. O hâlde Allah’a yardım etmekten ne anlamalıyız? Allah’ın dinini desteklemek, doğru bildiğimiz yolda durmak, hak ile batıl arasında seçim yaparken sorumluluğumuzu yerine getirmek üzerinde düşünmeliyiz.
İnsan seçme imkânına sahip. İster iyiliğe yönelir, ister yanlış yola sapar. İster helal olanı tercih eder, ister haram olana yaklaşır. Fakat başkalarının da seçimleri var. Biz bir doğruyu anlatırken bizi dinlemeyebilirler. Bize katılmayabilirler. Hatta bu yüzden zorluk yaşayabiliriz. Burada asıl mesele, karşı tarafı zorla değiştirmek değil; kendi tercihimizin sorumluluğunu üstlenmektir.
Birine doğru olduğuna inandığımız bir şeyi anlatıyoruz. Bir defa dinlemiyor, ikinci defa karşı çıkıyor. Sonra ne yapacağız? Hemen vaz mı geçeceğiz? Yoksa bilgiyle, sabırla, ölçüyle yolumuza mı devam edeceğiz? Allah’a güvenmenin karşılığı, hiçbir çaba göstermeden sonucu beklemek değildir. Önce bizim adımımız, tercihimiz ve gayretimiz var. Sonucu ise kendi elimizde sanmamalıyız.
Peygamberlerin hayatında da mücadele ve sıkıntı vardı. Allah dileseydi bir işin gerçekleşmesi için hiçbir insanın yardımına ihtiyaç kalmazdı. Fakat insanlara sorumluluklar verilmiş olması, bizim de seçimlerimizin bir anlamı bulunduğunu gösteriyor. Her olayın bütün hikmetlerini bildiğimizi iddia edemeyiz. Bildiğimiz şey şu: Doğruyu seçmekle, bu seçim uğruna emek vermekle yükümlüyüz.
Peki, Allah bize nimet verdiğinde nasıl davranıyoruz? Gâşiye suresinin 8 ve devamındaki ayetlerinde mutluluk içinde olan yüzlerden, yaptıklarından hoşnut insanlardan ve cennet nimetlerinden söz edilir. Burada insanın zihnini meşgul eden bir soru ortaya çıkabilir: Dünyada rahatlık içinde yaşamak kötü müdür? İşim yolunda gidiyorsa, ailemle huzurluysam, ihtiyaçlarım karşılanıyorsa korkmam mı gerekir?
Nimetin kendisine bakıp hemen kesin bir hüküm vermek yerine o nimetle ne yaptığımızı düşünelim. Bolluk da bir imtihan olabilir. Darlık da. İnsana çok verilmiş olması onun bütün sınavları geçtiğini göstermediği gibi az verilmiş olması da Allah’ın onu terk ettiğini göstermez. Asıl mesele, sahip olduklarımızı nasıl gördüğümüz ve onlarla nasıl davrandığımızdır.
Maddi imkânlarımız yerindeyken şükrediyor muyuz? Başkasının ihtiyacını fark ediyor muyuz? Elde ettiğimiz rahatlığı yalnızca kendi başarımız sayıp kibirleniyor muyuz? Bir gün bunların değişebileceğini hatırlıyor muyuz? Gâşiye suresindeki nimet tasvirlerini okurken ayetlerin uyarı ve sorumluluk tarafını da unutmamak gerekiyor. İnsan hoşuna giden kısmı seçip zor gelen kısmını görmezden gelmeye yatkın.
Bir ayetin bize rahatlık vermesi, diğer ayetlerdeki uyarıları dikkate almamıza engel olmamalı. Hepimiz hem umutla hem sorumluluk bilinciyle yaşamak zorundayız. Yalnızca müjdeyi duymak isteyip hesabı unutursak, kendimizi eksik bir anlayışa bırakmış oluruz. Nimetin varlığı kadar o nimetle ne yaptığımız da önemlidir.
En‘âm suresinin 2. ve 3. ayetlerine gelelim. İnsanın yaratılışından, belirlenen ecelden ve Allah’ın gizlediklerimizi, açığa vurduklarımızı, kazandıklarımızı bilmesinden söz edilir. Şimdi üzerinde duralım: Biz kendi yarınımızı ne kadar biliyoruz? Gelecek hafta ne olacağını, bir yıl sonra hangi durumda bulunacağımızı, hayatımızın ne zaman sona ereceğini kesin biçimde söyleyebilir miyiz?
Dün henüz tanımadığımız bir insan bugün hayatımızın merkezine girebiliyor. Tanışmadan önce onu hiç düşünmüyorduk. Sonra yakınlık kuruyoruz, umut bağlıyoruz. İlişki istediğimiz gibi gitmediğinde ise sanki bütün hayatımızı kaybetmişiz gibi hissedebiliyoruz. Bu değişim bize bir şey göstermiyor mu? İnsan, sonradan hayatına giren bir şeye bazen her şeyin üstünde değer verebiliyor.
Aynısı iş ararken de olur. Başvurduğumuz iş yeri bizi hiç aramadığında beklentimiz sınırlıdır. Bir gün görüşmeye çağırır, ardından ikinci görüşme yapılır. Birden zihnimiz o işe bağlanır. ‘Kesin alacaklar’ diye düşünmeye başlarız. Sonra haber gecikir. Uykumuz kaçar. Telefonu bekleriz. Daha birkaç hafta önce hayatımızda olmayan o ihtimal, günümüzün en büyük kaygısına dönüşür.
Ev, araba, evlilik, iş, kazanç… Bunların hepsinde bir gelecek beklentisi kuruyoruz. Plan yapmak yanlış değil. Fakat henüz bize verilmemiş bir sonucu kesinleşmiş gibi görmek, sonra gerçekleşmediğinde dağılmak başka bir mesele. Allah bizim geleceğimizi bilir. Biz ise ancak elimizdeki bilgiyi kullanabiliriz. Bu sınırı kabul etmek insana ölçü kazandırır.
Ecel meselesi bu nedenle güçlü bir hatırlatmadır. Bir gün dünyadan ayrılacağımızı biliyoruz; ne zaman olacağını bilmiyoruz. Buna rağmen bazen sanki onlarca yıllık gelecek bütünüyle elimizdeymiş gibi endişe ediyoruz. Ölümün gerçekliğinden şüphe etmiyoruz ama hayatımızı onun hiç gelmeyeceğini varsayarak düzenleyebiliyoruz. Bu çelişkiyi fark etmeliyiz.
Allah’ın gizlediklerimizi bildiğine inanıyorsak, kalbimizde taşıdığımız kaygıları da bilir. Herkese anlatamadığımız üzüntüleri, aklımıza geldikçe utandığımız hataları, geleceğe dair korkuları da bilir. Bunları inkâr etmek veya üstünü örtmek zorunda değiliz. Allah’a yönelmenin bir parçası, içimizde olanı da O’nun bildiğini kabul etmektir.
Ama bu bilgi bizi atalete sürüklememeli. ‘Allah biliyor’ diyerek kendi irademizi kullanmaktan vazgeçemeyiz. İş başvurusu yapmamız gerekiyorsa yaparız. Ailemize karşı sorumluluğumuz varsa yerine getiririz. Bir yanlışımız varsa düzeltiriz. Fark şu: Bütün bunları yaparken sonucu kendimize ait mutlak bir güç sanmayız.
Şimdi yakın ilişkilerimize bakalım. Tahrîm suresinin 6. ayetinde iman edenlerden kendilerini ve ailelerini ateşten korumaları istenir. Bu uyarıyı başkalarının hayatını kontrol etme yetkisi gibi değil, kendi sorumluluğumuzu hatırlatan ciddi bir çağrı olarak düşünmeliyiz. Eşimizin, çocuğumuzun ve yakınlarımızın tercihlerini görmezden gelmek doğru değildir. Fakat onların iradesini tamamen ele geçirebileceğimizi sanmak da doğru olmaz.
Bir insan eşinin yanlışını görüp ona uyum sağlamak için aynı yanlışı yaparsa ne kazanır? Sırf tartışma çıkmasın diye yanlış gördüğümüz bir şeye katılmak zorunda mıyız? Yakınımız bir davranışında ısrar ediyor olabilir. Biz bu davranışın doğru olmadığını açıkça söyleyebiliriz. Kendi yönümüzü belirleyebiliriz. Sevgi, her yanlışa ortak olmak anlamına gelmez.
Aile içinde herkesin sınavı farklıdır. Kimi eşiyle, kimi çocuğuyla, kimi anne babasıyla, kimi iş hayatında karşılaştığı insanlarla sınanır. Yakınlarımızı seviyor olmamız, onların bütün davranışlarını doğru kabul etmemizi gerektirmez. Fakat bir yakın ilişkisinde yaşanan sorun da tek bir sözle çözülemez. İnsan önce kendi duruşunu ve sorumluluğunu belirlemelidir.
Tahrîm suresindeki uyarıların devamında tövbeye, itaate ve yapılanların karşılığına ilişkin hatırlatmalar yer alır. Bu nedenle ‘Nasıl olsa sonra özür dilerim’ anlayışına güvenmemeliyiz. Her hatanın sonuçları var. Bazı kırgınlıklar onarılabilir; bazılarında kaybedilen güveni geri getirmek çok zor olabilir. Yanlışın farkına vardığımızda dönüşü ertelemek, bizi daha ağır sonuçlarla karşılaştırabilir.
Bir insan başka birini aldatmış olabilir. Sonra özür dileyebilir. Fakat aynı davranışı tekrarlarsa özrün değeri de sorgulanır. Hata karşısında dürüst olmak, yalnızca sözle pişmanlık bildirmek değil, davranışı değiştirmeye yönelmektir. Ailede, ticarette ve dostlukta güvenin yeniden kurulması için sözle yapılanın birbirine yaklaşması gerekir.
Peki, insanlar bizi kırdığında ne yapacağız? Birine çok güvendik; verdiği sözü tutmadı. Birinden sevgi bekledik; karşılığını bulamadık. Bütün hayatımızı o kişinin davranışına göre mi tanımlayacağız? ‘Güvendiğim dağlara kar yağdı’ diyerek artık hiçbir şeye gücümüz kalmadığını mı düşüneceğiz?
İnsanlara güvenmek ile bütün güvenimizi onlara teslim etmek aynı şey değildir. İnsan hata yapar. Biz de hata yaparız. Karşımızdaki kişinin yanlış tercihini bütünüyle kontrol edemeyiz. Fakat kendi beklentimizi, sınırlarımızı ve vereceğimiz karşılığı değerlendirebiliriz. Başka birinin kusuru, bizim bütün değerimizi ortadan kaldırmaz.
Bu noktada Ahzâb suresinin 3. ayetindeki tevekkül çağrısı önemlidir: Allah’a güvenmek ve O’nu vekil bilmek. Bu söz, gündelik hayatımızda ne kadar karşılık buluyor? Bir insanın sözünü her şeyin üstünde tutarken Allah’a güvendiğimizi söylemek yeterli mi? Üzerimize düşeni yaptıktan sonra sonucu Rabbimize bırakabiliyor muyuz?
Tevekkülü yalnızca sıkıntı anında hatırlamayalım. Bir iş kazanıldığında da bir iş kaybedildiğinde de aynı ilkeyi düşünelim. Kazandığımızda ‘Bunu yalnızca kendi aklımla yaptım’ diyerek şımarmayalım. Kaybettiğimizde de ‘Her şey bitti’ diye umutsuzluğa kapılmayalım. Emeğimizi verelim; fakat rızkın tek kapısını bir müşteri, bir şirket veya bir insan sanmayalım.
Ticarette bunun örnekleri çok. İnsan bir iş kaçmasın diye yanlış olduğunu bildiği şartları kabul etmeye yaklaşabiliyor. Rüşvet veya uygunsuz bir komisyon beklentisiyle karşılaşabiliyor. ‘Bu işi reddedersem bir daha fırsat gelmez’ diye düşünebiliyor. İşte tam orada Allah’a güven ile yalnızca kazanca güven arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Yanlış gördüğümüz bir kazanç yolundan vazgeçmek kolay olmayabilir. Çünkü gözümüzün önünde belirli bir para vardır. Diğer tarafta henüz görmediğimiz bir gelecek vardır. Yine de doğru bildiğimizden vazgeçmemeyi seçebiliriz. Bir işin bize gelmesi de gelmemesi de bizi doğru olmayanı kabul etmek zorunda bırakmaz.
Bir insan, yaptığı işi reddettikten sonra başka bir fırsatla karşılaşmış olabilir. Bundan herkes için aynı maddi sonucun mutlaka gerçekleşeceği gibi bir garanti çıkaramayız. Asıl önemlisi, alınan kararın hangi ilkeye dayandığıdır. ‘İş gelirse de Allah’a güvenirim, gelmezse de’ diyebilmek, beklentiyi tek bir sonuca kilitlememektir.
Bir kişinin küçük bir işten başlayıp yıllar içinde büyük bir lojistik şirketi kurduğunu düşünelim. Emek vermiş, fırsatları değerlendirmiş, aklını kullanmış olabilir. Bunları inkâr etmemize gerek yok. Fakat başarının tamamını yalnızca kendi gücünün ürünü saymak insanı kibirli bir noktaya taşıyabilir. Aynı şartlarda çalışan herkes aynı sonuca ulaşmıyor. Herkesin önüne aynı kapı açılmıyor.
Kazançtan doğan asıl soru şudur: Bu imkân bana verildiğinde ne yapacağım? Şükür mü edeceğim, yoksa kendimi herkesten üstün mü göreceğim? Hz. Süleyman’a verilen nimetin onun için bir imtihan olduğunu hatırlaması, insanın bolluk karşısındaki tavrını düşünmesi açısından önemlidir. Bolluk her zaman rahat bir hesap değildir; bazen daha büyük bir sorumluluktur.
Bir mal sahibi olabiliriz, daha yüksek bir makama gelebiliriz, işimiz büyüyebilir. Ancak bunlar bizi her koşulda daha huzurlu yapmaz. Sahip olduklarımızı kaybetme korkusu, daha fazlasını kazanma telaşı ve sürekli kendimizi başkalarıyla karşılaştırmak insanın bütün dikkatini tüketebilir. Kazanç büyüdükçe beklentilerimiz de büyüyebilir.
İnsanın bazen henüz sahip olmadığı şey için bile uzun süre düşünce bedeli ödediğini fark ediyor musunuz? Büyük bir ev hayal ediyor, sonra ev sahibi olamadığı için kendisini değersiz görüyor. Bir ilişkiyi hayal ediyor, sonra gerçekleşmediğinde hayatının boşa geçtiğini düşünüyor. Bir makamı istiyor, ona ulaşamadığında yıllarca kendisini eksik hissediyor. Henüz elimizde olmayan bir ihtimali hayatımızın merkezi yapabiliyoruz.
Kararsızlık da benzer biçimde insanı yorabiliyor. İş seçiyoruz, sonra başka işi düşünüyoruz. Bir adım atıyoruz, ardından sürekli ‘Yanlış mı yaptım?’ diye soruyoruz. Elbette yeni bilgi gelince kararımızı değiştirebiliriz. Fakat her ihtimali düşünmekten hiçbir kararı uygulayamamak da insanı çıkmaza sokabilir. Bilgi toplayıp düşünmek, sonra sorumluluğunu alarak yolumuza devam etmek gerekir.
Burada önemli bir başka nokta var: Kendi sıkıntımızın içine kapanınca bazen başka insanların ihtiyacını göremez hâle geliyoruz. Oysa birinin derdini dinlemek, yalnız bir yaşlıyla ilgilenmek, yardıma ihtiyaç duyan birinin yanında bulunmak, insanı kendi dünyasının dışına çıkarabilir. Her iyiliğin mutlaka para ile yapılması gerekmiyor.
Kimsesiz bir çocuğa zaman ayırmak, yaşlı bir insanı dinlemek, muhtaç birinin ihtiyacına katkıda bulunmak… Bunlar, sahip olduğumuz imkânları iyilik yönünde kullanmanın örnekleri. İyiliği yalnızca kendimizi iyi hissetmek için yapılan bir iş saymayalım. Karşımızdaki insanın da gerçek bir ihtiyacı var. Bizim görevimiz, yapabildiğimiz ölçüde ona karşı duyarlı olmak.
Geçmişte birine duyduğumuz öfkeyi veya özlemi bir anda bırakamayabiliriz. ‘Unut’ demekle unutulmuyor. İçimizde bitmeyen bir hesap, kapanmamış bir kırgınlık olabilir. Böyle bir durumda Allah’tan yardım isteyebiliriz. Dua ederken neyi aşmakta zorlandığımızı kendimizden saklamayalım. Ama yalnızca dua etmekle yetinmeyip davranışlarımızı da doğruya yöneltmeye çalışalım.
Bütün bunlar Mü’minûn suresinin ilk ayetlerinde anlatılan müminlerin özelliklerini düşünmeye götürüyor. Kurtuluşa eren müminlerden, ibadetlerinde huşu içinde olanlardan, boş söz ve faydasız işlerden yüz çevirenlerden, zekât sorumluluğunu yerine getirenlerden söz edilir. Bu özellikleri ayrı ayrı ve yalnızca başkalarına yönelik uyarılar gibi okumayalım. Her biri bizim hayatımıza da soru yöneltiyor.
İbadetimizde gerçekten dikkatli miyiz? Bir ibadeti yaparken aklımız nerede? Faydasız sözlerden ne kadar uzak duruyoruz? Günümüzün ne kadarını başkalarının hayatını tartışarak, boş beklentilerin peşinde koşarak, kendimizi tüketen karşılaştırmalar yaparak geçiriyoruz? Bir insanı değiştiremeyeceğimiz hâlde onun hakkında aynı sözleri tekrar etmek bize ne kazandırıyor?
Ölçü, yalnızca ne söylediğimizde değil, neyi söylememeyi seçtiğimizde de ortaya çıkar. Bazen zamanımızı gereksiz tartışmalarda tüketiyoruz. Bazen de yapmamız gereken bir iyiliği sürekli erteliyoruz. İbadet, hayatın geri kalanından tamamen ayrı bir alan hâline gelmemeli. İnsanın sözüne, beklentisine, kazancına ve davranışına da yön vermeli.
O hâlde ilk sorumuza geri dönelim. Gerçekten Allah’a güveniyor muyuz? Allah’ın yardımını isterken bizim yapmamız gereken doğru tercihlerden kaçıyor muyuz? Geleceği bütünüyle kontrol etmek isterken bugünkü sorumluluklarımızı unutuyor muyuz? Nimet karşısında şükretmeyi, sıkıntı karşısında doğru kalmayı başarabiliyor muyuz?
Yarın ne kazanacağımızı kesin olarak bilmiyoruz. Başkalarının hangi kararı vereceğini de bilmiyoruz. Fakat bize verilen aklı, iradeyi ve imkânı bugün nasıl kullanacağımız konusunda sorumluyuz. İnsanlara karşı hakkı gözetmek, yanlış kazançtan uzak durmak, ailemiz için elimizden geleni yapmak, boş söz yerine faydalı işe yönelmek bizim tercihlerimizdir.
Allah’a güvenmek, elimizi kolumuzu bağlayıp beklemek değildir. Çabalamak, düşünmek, seçim yapmak ve yaptığımızın hesabını üstlenmektir. Ardından da kalbimizi yalnızca bir kişinin, bir işin veya bir ihtimalin sonucuna mahkûm etmemektir. Çünkü insan her şeyi bilemez. Ama bilmediği bir geleceğin korkusuyla bugünün doğrusunu da terk etmek zorunda değildir.
Şimdi son kez soralım: Kalbimizin en çok güvendiği şey ne? Bir insan mı? Bir kazanç mı? Henüz gerçekleşmemiş bir hayal mi? Yoksa bizi yaratan, gizlimizi de açığımızı da bilen Allah mı? Bu sorunun cevabını yalnızca sözümüz değil; kaybettiğimizde, kazandığımızda ve karar vermemiz gerektiğinde gösterdiğimiz tavır belirleyecek.
