Hesap Gününden Önce Uyanmak: Rahman’ın Huzuru ve Âdem’in Yanılgısı
23 Kasım 2023
Bir gün hiç kimsenin sesini yükseltemediği bir yerde durduğumuzu düşünelim. Sahip olduklarımız, makamımız ve çevremizdeki insanların övgüleri geride kalmış olsun.
Soru: O gün ne söyleyeceğimizden önce, bugün nasıl yaşadığımızı düşünmemiz gerekmez mi?
Tâhâ suresi hem hesap gününü hem Hz. Âdem’in yanılgısını anlatıyor. Bir tarafta insanın yaptıklarıyla karşılaşması, diğer tarafta henüz seçim yapabiliyorken ona sunulan öğüt var.
Rahman’ın Huzurunda Sessizlik
Tâhâ suresinin 108. ayetinde insanların o gün davetçiye uyacağı, Rahman’ın huzurunda seslerin kısılacağı ve ancak fısıltının duyulacağı bildirilir.
Dünya hayatında çoğu zaman kendi sesimizi daha yüksek duyurmaya çalışıyoruz. Haklı olduğumuzu göstermek, yaptığımızı savunmak ve başkasını susturmak istiyoruz.
Fakat ayet, insanın bütün bu gürültüden farklı bir duruma geçeceğini hatırlatıyor. Hesap gününün ciddiyetini düşünmeye çağırıyor.
Soru: Burada güçlü konuşabilen biri, yaptıklarından sorumlu olmayacak mı?
Herkesin kendi yaptıklarıyla karşılaşacağı düşüncesi bizi daha yaşarken durdurabilir. Birinin hakkını yediğimizde yalnızca ondan kaçmakla meseleyi çözmüş olmuyoruz.
Aile içindeki bir kırgınlığı, iş yerindeki yalanı veya bir emanete verdiğimiz zararı bugün düzeltme imkânımız olabilir.
Tâhâ suresinin önceki ayetlerinde insanların dünya hayatında ne kadar kaldıklarını birbirlerine fısıldayarak konuştukları da anlatılır. Birine on gün, diğerine bir gün gibi gelir.
Bu ifadeler bize zamanın ne kadar farklı algılanabileceğini düşündürüyor. Çok uzun sandığımız ömür bile geçmişe dönüp bakınca kısalmış gibi gelebilir.
Çocukken bir gün çok uzun gelir. Yıllar sonra dönüp baktığımızda aynı dönem birkaç anı gibi kalabilir. Bu sıradan deneyim, ahiretle ilgili ayetlerin bütün anlamını açıklamaz; fakat zaman algımızın sınırlı olduğunu düşündürür.
Bir insan yıllarını işini büyütmek için harcayabilir. Sonra ailesiyle konuşmaya ayırmadığı zamanı hatırlayabilir. İşin değerini inkâr etmiyoruz; fakat hayatımızda verdiğimiz öncelikleri de düşünmeliyiz.
Sürekli başka bir günün geleceğine güvenerek bugün yapmamız gerekeni ertelemek kolaydır. Oysa gerçek imkânlarımız şu anda elimizde olanlarla sınırlıdır.
Soru: Bugün düzeltilebilecek hangi yanlışımızı gereksiz yere yıllarca taşıyoruz?
Bir gün hesabını vereceğimiz zamanı, bugün boş yere tüketmeyelim.
Şefaat ve Bilginin Sınırı
Tâhâ suresinin 109. ayetinde şefaatin ancak Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimse için fayda sağlayabileceği bildirilir.
Ardından Allah’ın insanların önlerindekini ve arkalarındakini bildiği, onların ise Allah’ı bilgice kuşatamayacağı hatırlatılır.
Burada çok önemli bir ölçü var. Allah’ın iznine bağlı bir konu hakkında kendi tahminimizi kesin bilgi gibi sunmamalıyız.
Soru: Ahiretin bütün ayrıntılarını bilemediğimiz hâlde neden herkesin sonu hakkında hüküm vermekte acele ediyoruz?
Bir insanın kim tarafından nasıl kurtarılacağını bildiğimizi iddia edemeyiz. Kimin hangi iyiliği veya yanlışlığı ne ölçüde yaptığını da bütünüyle bilemeyiz.
Daha önemli olan, kendi sorumluluğumuza bakmaktır. Bir başkasının ahiretteki durumunu tartışırken bugün yaptığı haksızlığı savunmamak gerekir.
Ahiretle ilgili farklı yorumlar duyabiliriz. Birisi kimin şefaat edeceğini kesin bir dille anlatabilir. Bir başkası tüm ayrıntıları bildiğini söyleyebilir.
Fakat ayet Allah’ın iznini ve bilgisinin sınırsızlığını vurguluyor. Bu yüzden yorumla açık bilgiyi ayırmaya dikkat etmeliyiz.
Bir başkasının Allah katındaki durumunu bilmediğimiz gibi, kendi ibadetlerimizin bizi her hatadan muaf kıldığını da düşünemeyiz.
Bilginin sınırını görmek bizi sorumluluktan uzaklaştırmaz. Tam tersine, bildiğimiz doğruyu uygulamaya daha fazla yöneltebilir.
İlmin sınırını bilmek bizi öğrenmekten uzaklaştırmaz. Tam tersine, bildiğimizle bilmediğimiz arasındaki farkı korumayı öğretir.
Bir konu hakkında “Bilmiyorum” diyebilmek, kendimizi her şeyi bilen biri gibi göstermekten daha doğru olabilir.
Salih Amel ve Adalet Kaygısı
Tâhâ suresinin 111 ve 112. ayetlerinde yüzlerin diri ve her şeyi ayakta tutan Allah’ın karşısında eğileceği, zulüm yüklenenlerin hüsrana uğrayacağı anlatılır.
İman edip salih amel işleyenlerin zulme uğramaktan veya haklarının eksiltilmesinden korkmayacakları da bildirilir.
Burada yalnızca inanıyorum demekle yetinmememiz gerektiği üzerinde düşünelim. Salih amel, hayatımızda bir karşılık bulmalı.
Soru: Bugün yaptığımız hangi iş gerçekten faydalı ve doğru?
Bir müşteriye kusurlu malı dürüstçe anlatmak, bir çalışanın hakkını zamanında vermek, bir yakınımıza adil davranmak bu soruya yaklaşmamızı sağlar.
Bir insanın bize güvenmesi, yüksek sesle söylediğimiz sözlerden daha fazla emek gerektirebilir.
İbadetlerimizi de kendi ahlakımızdan koparmayalım. Başkalarına zarar verdiğimiz hâlde her şeyin yolunda olduğunu söylemek, ciddi bir çelişki doğurur.
Bir iş yerinde yöneticiyiz. Çalışanımızın emeğinin karşılığını geciktirdiğimiz hâlde kendimizi çok başarılı sayabiliriz. Oysa güvenilir olmak işin ahlaki tarafını da düşünmeyi gerektirir.
Bir evde çocuklarımıza iyiliği öğütlüyoruz. Fakat birbirimize sert davranıyor, verdiğimiz sözleri yerine getirmiyoruz. Çocuklarımız en çok bu çelişkiyi görebilir.
İbadetin bizi insanlara karşı daha özenli olmaya yöneltip yöneltmediğini düşünelim. Öğrendiğimiz sözün değeri, hayatımızdaki davranışlarla da ilgilidir.
Soru: Bir insanın hakkını korumak için bugün neyi değiştirebiliriz?
Günlük hayatta güç sahibiysek o gücü haksızlık için kullanmayalım. Kendi hakkımızı savunurken de başkasının hakkını çiğnemeyelim.
Adaleti konuşmakla adil kalmak aynı şey değildir.
Âdem’in Sınavı: Ebedîlik ve Mülk Arzusu
Tâhâ suresinin 113 ve 114. ayetlerinde Kur’an’ın uyarıcı yönü ve bilgide acele etmemek üzerinde durulur. Ardından Hz. Âdem’in kıssası hatırlatılır.
Âdem’e bir söz verilmiş, fakat o bu sözü unutmuştur. Şeytan onun karşısına ebedîlik ağacı ve yok olmayacak bir mülk vaadiyle çıkar.
Zaten sahip olduğu nimetler vardır. Fakat şeytan, bunları sonsuza dek koruyabileceği düşüncesiyle onu yanıltmaya çalışır.
Soru: Sahip olduklarımızı kaybetmemek için hangi vaatlere kolayca inanıyoruz?
Bir iş insanı hiç zarar etmeyeceğini söyleyen plana kapılabilir. Bir aile daha büyük eve hemen ulaşmak için ödeme gücünü aşan borç yükünü üstlenebilir.
Bir insan gençliğinin, güzelliğinin veya makamının hiç değişmemesini isteyebilir. İsteği büyüdükçe kararın risklerini gözden kaçırabilir.
Hz. Âdem’in kıssasında ağacın meyvesinin ne olduğunu bilmekten daha önemli bir soru var: Kendisine bildirilen sınıra rağmen neden o vaadin peşinden gitti?
İnsan bazen neyin doğru olduğunu biliyor. Ama çok istediği bir şeyin karşısında verdiği sözü unutabiliyor.
Bir insan zengin olmaya çok önem verir. Zenginleştiğinde kaygılarının biteceğini düşünür. Ama gelir büyüdükçe kaybedeceği şeyler de çoğalır ve yeni korkular ortaya çıkabilir.
Bir başkası sürekli takdir görmek ister. Alkışlandığında sevinir, eleştirildiğinde değerini kaybetmiş gibi hisseder. Kendi kararını yalnızca başkalarının onayına bağlayabilir.
Âdem’in kıssası, bize bir isteğin insanı nasıl yanlış bir vaade açık hâle getirebildiğini düşündürüyor. Bu yorumu kesin bir psikolojik yasa gibi görmek zorunda değiliz.
Ama kendi hayatımıza bakmak için yararlı bir soru sunuyor: Bir şeyi aşırı istediğimizde kendimize karşı ne kadar dürüst kalıyoruz?
Âdem ile eşinin ağacın meyvesinden yedikten sonra örtünmeye başladıkları anlatılır. Bu olayın metafizik ayrıntıları hakkında kesin bilgiler uydurmayalım.
Bize açıkça anlatılanı anlamaya çalışalım: Bir yanılgı yaşandı ve bunun sonucu ortaya çıktı.
Tövbe ve Yeniden Yön Bulmak
Tâhâ suresinde Âdem’in ardından tövbesinin kabul edildiği ve hidayete yöneltildiği bildirilir. Sonra insanlara Allah’tan yol gösterici geleceği hatırlatılır.
Bir yanlışa düşmek, artık doğruyu hiç seçemeyeceğimiz anlamına gelmez. Ama düşüşü kabul etmek ve yeniden yönelmek gerekir.
Soru: Hata yaptığımızda ilk işimiz özür dilemek mi, yoksa mazeret bulmak mı?
Birini incittik. “Beni o kızdırdı” diyerek sorumluluğu bütünüyle ona bırakabiliriz. Oysa söylediğimiz sözü biz seçtik.
Bir ticarette hatalı karar verdik. Bütün yükü piyasanın üzerine atmak kolaydır. Ama kendi ihmalimizi görmemiz de gerekebilir.
Tövbe etmek, yanlışımızı inkâr etmeden doğruya yönelme fırsatıdır. Mümkünse verdiğimiz zararı gidermek, başkasının hakkını teslim etmek ve aynı davranışı tekrarlamamak önemlidir.
Her acıyı belli bir günahın cezası sayamayız. İnsanlar pek çok farklı nedenle sıkıntı yaşayabilir. Acıyı yaşayanı suçlamak yerine merhamet göstermek gerekir.
Tâhâ suresinin devamında Allah’ın öğüdünden yüz çevirmenin sonuçları anlatılır. Bu uyarı bizi bugün sahip olduğumuz seçme imkânına geri götürüyor.
Soru: Bugün hangi sözü unuttuk, hangi yanlışımızı düzeltmekten kaçıyoruz?
Hesap günü henüz elimizde olmayan bir gelecek. Bugün ise özür dileme, iyilik yapma ve doğru bir tercih için imkânımız var.
Allah’ım, ilmimizi artır. Unuttuğumuz doğruları hatırlat. Bizi kibirden, hak yemekten ve aldatıcı vaatlere kapılmaktan koru. Tövbe edip doğruluğa yönelmeyi nasip et.
O gün söyleyecek söz aramak yerine, bugün doğru yaşayacak bir yol seçelim.
