Ekranların Arasında Kaybolan İlişkiler: Emek, Ölçü ve Sınır
16 Temmuz 2024
Hiç düşündünüz mü? Herkesin elinde bir iletişim aracı var. Herkes her an birbirine ulaşabiliyor. Ama neden birbirimize ayıracak vakit bulmakta zorlanıyoruz? Neden aynı evin içinde yaşarken bile birbirimizden uzaklaşabiliyoruz?
Bir zamanlar insanın canı sıkılırdı. Bu sıkıntı onu harekete geçirirdi. Dostunu arardı. Akrabasına giderdi. Bir çay içer, sohbet ederdi. Çocuklar dışarı çıkardı. Birlikte oyun kurardı. Şimdi ise canımız sıkıldığı anda elimiz telefona gidiyor. Bir video, ardından bir başka video. Bir sayfa, ardından bir başka sayfa. Dakikalar saatlere dönüşüyor.
Telefon aslında iletişim kurmak için var. Ama bazen iletişim kurmamızı engelleyen şeye dönüşüyor. Birbirimizi aramak kolaylaştı. Yüz yüze gelmek zorlaştı. Haber almak kolaylaştı. Birbirimizi dinlemek zorlaştı. İşte üzerinde düşünmemiz gereken çelişki bu.
Çocuğun elinden telefonu aldığımızda “Canım sıkılıyor” dediğini duyuyoruz. Belki de hemen çözmemiz gereken şey can sıkıntısı değildir. Çünkü çocuk sıkıldığında düşünmeye başlar. Kendine oyun bulur. Bir şey üretir. Dışarı çıkar. Taşlarla, tahtalarla oynar. Arkadaşlarıyla saklambaç oynar, yakalamaca oynar. Başka çocuklarla anlaşmayı öğrenir. İlişki kurmayı öğrenir.
Şimdi çok sayıda çocuğun yaşadığı bir site düşünün. Güzel bir bahçesi var. Güvenli bir oyun alanı var. Ama bahçede birkaç çocuk bulunuyor. Diğerleri odalarında. Kimi video izliyor. Kimi oyun oynuyor. Kimi saatlerce ekran kaydırıyor. Böyle olunca çocukların birbirleriyle yüz yüze kuracağı bağ da azalıyor.
Elbette teknolojiyle pek çok iş yapılabilir. Sorulması gereken, onu ne amaçla ve ne ölçüde kullandığımızdır. Bize yardım eden bir araç mı? Yoksa zamanımızı yöneten bir alışkanlık mı? Bizi birbirimize yaklaştırıyor mu? Yoksa aynı evin içinde ayrı ayrı dünyalara mı taşıyor?
Bir akşam evinizin içine bakın. Herkes aynı sofraya oturuyor mu? Oturuyorsa birbirini dinliyor mu? Yoksa biri odasında yemek yiyor, biri televizyon karşısında, diğeri telefona bakarak mı vakit geçiriyor? Aynı çatı altında bulunmak, bir arada olmakla aynı şey değildir.
İnsan ilişkisi emek ister. Bazen vakit ayırmak gerekir. Bazen yol gitmek gerekir. Bazen kendimize ait bir kolaylıktan vazgeçmemiz gerekir. Eskiden birine ulaşmak için mektup yazılırdı. Bir ziyaret için daha büyük zahmete katlanılırdı. O zahmetin içinde bir ilgi vardı. Şimdi işler kolaylaştı. Ama kolaylığın kendiliğinden samimiyet getirmediğini görüyoruz.
Burada önemli bir kelime var: bedel. Bedel yalnızca para değildir. Vakit de bedeldir. Emek de bedeldir. Çaba da bedeldir. Birini gerçekten dinlemek, ona vakit ayırmak da bedeldir. Kıymet verdiğimiz insan için bir şey yaparız. Ama bütün günümüzü ekrana verirsek, yanımızdaki insana ne kalır?
İşin bir de ölçü tarafı var. Her zaman daha çok bedel ödemek doğru değildir. Bedelin doğru zamanda, doğru yerde, doğru miktarda olması gerekir. Mesela iş yerinde bütün yükü bir kişi taşıyorsa, karşılığında hakkını alamıyorsa ve yine de bu düzenden ayrılamıyorsa burada bir dengesizlik vardır. Emek değerlidir. Ama emek vermek, ölçüsüzlüğü kabul etmek değildir.
Aynı dengeyi ailede, arkadaşlıkta ve komşulukta da düşünmeliyiz. Herkesin sorumluluğu vardır. Herkesin hakkı vardır. Bir taraf sürekli fedakârlık yaparken öbür taraf hiçbir şey yapmıyorsa ilişki zamanla bozulur. İlişkinin sağlam kalması için karşılıklı özen gerekir.
Şu soruyu kendimize soralım: En çok vaktimizi kime veriyoruz? En çok neyin peşinden gidiyoruz? Ekrana harcadığımız saatlerle sevdiklerimize ayırdığımız zamanı yan yana koyduğumuzda nasıl bir manzara ortaya çıkıyor?
Kısa videoları peş peşe izlemeye alışınca uzun süre bir şeye odaklanmak da zorlaşabiliyor. Uzun bir anlatıyı sabırla dinlemek güç geliyor. Uzun bir metni okumak güç geliyor. Her şeyin hemen başlamasını, hemen bitmesini istiyoruz. Ama dostluk hemen kurulmaz. Aile bağı da bir düğmeye basarak güçlenmez. Bunlar zamanla gelişir.
Bolluğun da böyle bir sınavı var. Elimizde çok seçenek bulunabilir. Çok video, çok oyun, çok eğlence olabilir. Ama bolluk içinde neyi kaybettiğimize bakmamız gerekir. Bir şeyin çok olması, onu doğru kullandığımız anlamına gelmez. Ekrana ayırdığımız vakit büyürken sohbetimiz küçülüyorsa, bu dengeyi yeniden düşünmeliyiz.
Bazen elektrik kesildiğinde herkes bir anda birbirine döner. Ekranlar susar. İnsanlar konuşmaya başlar. Sıkıntı duyulur. Fakat o sıkıntı, yeni bir hareketin başlangıcı da olabilir. Sıkılmak her zaman kötü değildir. İnsan bazen sıkıldığı için düşünür. Üretir. Bir çözüm arar. Karşısındaki insanla temas kurar.
Daha büyük bir meseleyi de unutmayalım. İnsan kendi çevresindeki kişilere değer vermeyi bırakırsa başkasının derdine de duyarsızlaşabilir. Uzakta acı çeken insanları görüp hemen bir başka eğlence görüntüsüne geçmek kolaylaşır. Gazze’de yaşanan acılar, Arakan’daki ve Doğu Türkistan’daki insanların sıkıntıları konuşulurken aklımıza bu sorumluluk da geliyor. Başkasının acısını görmezden gelmek istemiyoruz. Ama gerçekten ne kadar dikkatimizi veriyoruz?
Bir görüntüyü kaydırmak çok kolay. Bir insanın yaşadığını anlamaya çalışmak ise emek ister. Merhamet yalnızca bir söz değildir. İlgilenmek, fark etmek ve kıymet vermekle ilgilidir. İnsanın insanla ilişkisi zayıfladığında, saygı ve anlayış da zarar görebilir. Bunun için meseleyi yalnızca telefonun kendisinde aramamak gerekir. Telefonu kullanan biziz. Zamanı nasıl kullandığımıza karar veren de biziz.
Buradan başka bir kavrama geçiyoruz: sınır. Hayatımızdaki her şeyin bir ölçüsü var. Bir işin başlangıcı var. Bitişi var. Günün saatleri var. İnsanın gücü sınırlı. Vakti sınırlı. Sahip olduğu imkânlar sınırlı. Bu gerçeği kabul etmek, hayatı daha dikkatli yaşamayı gerektiriyor.
Bir okul sınavı düşünün. Sınavın bir süresi var. Bir iş yerinde çalışma saatleri var. Bir işin tamamlanması için belirlenen bir zaman var. Zamanın sınırı, sorumluluklarımızı görünür kılıyor. Ne zaman başlayacağımızı, ne zaman duracağımızı ve elimizdeki fırsatı nasıl kullanacağımızı düşünüyoruz.
Allah’ın yarattığı dünyada zamanla yaşarız. Büyürüz. Yaşlanırız. Bir şey zaman içinde oluşur. Bir sorun zaman içinde ortaya çıkar. Bazı sorunlar yine zaman içinde düzelir. Biz her şeyi bu sınırlar içinde görmeye alışığız. O yüzden sınırsız olanı anlamakta zorlanıyoruz.
Bir çileği düşünelim. Rengi var. Kokusu var. Tadı var. Bu özellikleri algılayabiliyoruz. Çileğin nasıl olduğunu anlatabiliyoruz. Ama Allah’ı yarattığı bir şeyin ölçüsüne indirgemek doğru olmaz. Rengi, tadı, kokuyu ve zamanı yaratan Allah’ı bu özelliklerle sınırlayamayız.
Zamanı da aynı şekilde düşünelim. Bizim başlangıç ve bitiş fikrimiz, yaşadığımız dünyanın içinden geliyor. Bir şeyin ne zaman başladığını soruyoruz. Ne zaman sona ereceğini soruyoruz. Fakat Allah hakkında aynı soruları sorduğumuzda, yaratılmış olana ait ölçüleri Yaratan’a uygulamaya çalışmış oluyoruz.
“Allah’ı kim yarattı?” sorusu da buradan doğuyor. Çünkü çevremizde gördüğümüz varlıkların bir başlangıcı var. Biz bu deneyimi her şeye uygulamak istiyoruz. Oysa Allah’ın yaratılmış varlıklar gibi bir başlangıca sahip olmadığını anlamak, sorunun temelini değiştiriyor. Allah’ın bir başka varlığa muhtaç olmadığını kabul ediyoruz.
Kur’an’da Allah’ın birliğini anlatan ifadeler bu konuda önemlidir. İhlâs suresinde Allah’ın bir ve eşsiz oluşu, hiçbir şeye muhtaç olmaması vurgulanır. Burada anlatılan, bizim alıştığımız ölçülere sığan bir varlık değildir. Sınırsızlık üzerine düşünürken de önce insanın bilgi ve kavrayışının sınırını görmek gerekir.
İnsanın zihni elbette sorular sorar. Özellikle çocuklar çok temel sorular yöneltir. “Allah nasıl var?” diyebilir. “O’nu kim yarattı?” diye sorabilir. Bunlar hafife alınacak sorular değildir. Sorunun nereden geldiğini anlamadan cevap vermeye çalışırsak karşımızdaki kişiye ulaşamayız.
Bir çocuğa “Allah insanı neden yarattı?” diye sorulduğunda çocuk önce “Allah nasıl var?” diye sorabilir. Çünkü onun zihninde daha temel bir mesele duruyordur. Önce bu meseleyi ele almak gerekir. Birine bilmediği bir kavram üzerinden cevap vermek, onu ikna etmeyebilir. Anlayabileceği yerden başlamak gerekir.
İnsanın doğuştan getirdiği özellikleri de düşünelim. Yeni doğan bir bebek emmek için uzun bir açıklama beklemez. Vücudunda ona verilmiş işleyişler vardır. Bu örnek, fıtrat üzerine düşünürken kullanılır. İnsan bazı imkânlarla dünyaya gelir. Sonra öğrenir. Sorar. Düşünür. Kendi kararlarını verir.
Bu nedenle çocuğa söylenen söz, gösterilen davranış ve öğretilen şey önemlidir. İnsanın zihni ve kalbi çevresinden etkilenir. Çocuğun sorusunu bastırmak yerine anlamak gerekir. Hakikati arama isteğinin gelişmesine alan açmak gerekir. Bildiğimizle bilmediğimizi birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir başka önemli konu da yaşadığımız dünyanın gerçekliğidir. Yaşadığımız sevinçler gerçektir. Acılar gerçektir. Bir insanın yaşadığı zulüm gerçektir. Bunları önemsiz bir hayal gibi görmek, acı çeken insanı unutturmamalıdır. Allah’ın yarattığı dünyada sorumluluklarımız vardır. Hayatın gerçekliği, o sorumluluğu ciddiye almamızı gerektirir.
Dünyada karşıtlıklar görüyoruz. Gece ve gündüz var. Acı ve tatlı var. İyi ve kötü arasında seçimlerimiz var. Doğum ve ölüm var. Her gün bir sınırla karşılaşıyoruz. Bu sınırlar bize ne kadar güçlü olduğumuzu değil, ne kadar sınırlı olduğumuzu da hatırlatıyor.
İşte ölçü meselesi burada yeniden hayatımıza dönüyor. Evde de ölçü gerekli. İşte de gerekli. Alışverişte de gerekli. Bir müşteri satıcıya saygılı olmak zorunda. Satıcı da müşteriye saygılı olmak zorunda. “Müşteri her zaman haklıdır” sözü, insanın istediği gibi kırıcı davranabileceği anlamına gelmemeli. Alışveriş yapan da satan da haddini bilmeli. Hakkı gözetmeli.
Baskı altında kaldığımızda ölçüyü korumak daha da zorlaşabilir. Para lazım olabilir. İşler azalmış olabilir. Bir müşteri haksız davranabilir. Tam da o anda doğru olanı hatırlamaya ihtiyaç duyarız. Sırf kazanç için saygısızlığı normal görürsek denge bozulur. Sırf zor durumdayız diye kendi sınırlarımızı unutursak yine denge bozulur.
Başa dönersek, telefon da bu ölçü meselesinin içinde. Ekranın kendisi değil, ona verdiğimiz yer önemlidir. Vaktimiz sınırlı. Dikkatimiz sınırlı. Gücümüz sınırlı. Bunları bir yere verdiğimizde başka bir yere daha az verebiliriz. Bu nedenle zamanımızı neye ayırdığımız, neye değer verdiğimizi de gösterir.
Önümüzde basit ama önemli bir soru duruyor: Bir insanın yanında olduğumuzda gerçekten onun yanında mıyız? Yoksa gözümüz başka bir ekranda, aklımız başka bir yerde mi? Dinlemek için durabiliyor muyuz? Bir yakınımıza vakit ayırabiliyor muyuz?
Bir insanın kıymetini anlamak için bazen ona ayırdığımız emeğe bakmalıyız. Çocuklarımızın birbiriyle oyun kurmasına, ailemizin aynı sofrada buluşmasına, dostlarımızla gerçekten konuşmamıza bakmalıyız. Sadece iletişim imkânımızın olması yetmez. O imkânı ilişki kurmak için kullanmalıyız.
Bir de Allah’a dair düşüncelerimizde sınırlarımızı hatırlamalıyız. Her şeyi bildiğimizi sanmamalıyız. Kavrayamadığımız bir şeyi hemen yanlış diye reddetmemeliyiz. Soru sormaktan da kaçmamalıyız. Bilgiye ulaşmak için kavramların ne anlama geldiğini anlamaya çalışmalıyız.
Gün sonunda elimizde iki önemli hatırlatma kalıyor. Birincisi, değer verdiğimiz şey için emek harcarız. İkincisi, her emek doğru yerde ve doğru ölçüde olmalıdır. Vaktimizi, ilgimizi ve sorumluluklarımızı bununla değerlendirebiliriz.
Şimdi kendi hayatımıza dönelim. Bugün telefonumuza verdiğimiz zamanı biraz daha dikkatle düşünsek ne görürüz? Yakınımızdaki bir insanla konuşmak için gerçekten zaman ayırıyor muyuz? Hakkımızı korurken başkasının hakkını da gözetiyor muyuz? Ve sınırlı hayatımızın içinde, sınırsız olan Allah’ı anlamaya çalışırken kendi sınırımızı fark ediyor muyuz?
Allah bize doğruyu görmeyi ve doğru olanı yaşamayı nasip etsin. Hakkı ve batılı birbirine karıştırmaktan korusun. Sevdiklerimize kıymet vermeyi, zamanımızı ölçülü kullanmayı ve ilişkilerimizde adaleti gözetmeyi nasip etsin.

