14 Temmuz 2023 — İyiliğe Aracılık Etmek, Yanlışa Ortak Olmamak
14 Temmuz 2023
Soru: Bir kötülüğü kendimiz yapmadığımız hâlde onun işlemesini kolaylaştırıyorsak, gerçekten dışında mıyız?
Bazen kendimizi yalnızca çalışan olarak görürüz. Bazen yalnızca yönlendiren, tanıştıran veya söyleneni yerine getiren kişi olduğumuzu düşünürüz.
Fakat yaptığımız katkı, ortaya çıkan sonucun bir parçasıdır. İyiliğin yayılmasına da kötülüğün sürmesine de destek verebiliriz.
Nisâ suresinin 85. ayeti bu sorumluluğu önümüze koyuyor. Güzel bir işe aracılık edenin de kötü bir işe aracılık edenin de o işten payı vardır.
Demek ki yalnızca kazandığımız paraya bakmayacağız. O kazancın hangi işin içinde oluştuğuna da bakacağız.
İnsanlara bir fayda mı ulaştırıyoruz? Yoksa onların zarar gördüğünü bildiğimiz bir düzeni mi sürdürüyoruz?
Destek verdiğimiz işin içinde payımız var
Soru: İyiliğe aracılık etmek için her şeyi tek başımıza yapmamız mı gerekiyor?
Hayır. Bir ihtiyacın giderilmesine katkı sunmak da önemlidir.
Bir fakire yardım edebiliriz. Hayırlı bir çalışmanın içinde yer alabilir, bir başkasının yükünün hafiflemesine vesile olabiliriz.
Ortaya çıkan iyiliğin bütününü biz yapmamış olabiliriz. Fakat kendi imkânımızla ona bir kapı açmış oluruz.
Bu yüzden küçük gördüğümüz katkıları hemen değersiz saymayalım. Bir işe verdiğimiz destek, düşündüğümüzden daha anlamlı olabilir.
Ayetin iyilikten pay bulunduğunu bildirmesi, yaptığımız emeğin kaybolmadığını hatırlatıyor. Fakat bu payın hayatımızda nasıl karşılık bulacağını biz belirleyemeyiz.
Bir iyilik yaptık diye hemen istediğimiz şeyin gelmesini beklemek doğru bir hesap olmaz. Rabbimizin bildiğini bizim bilmediğimizi unutmamalıyız.
Kötülük tarafında da aynı dikkat gerekiyor. Yanlış olduğunu bildiğimiz bir işin sürmesini kolaylaştırıyorsak, kendimizi bütünüyle dışarıda sayamayız.
Bazen kazancı görür, işin insanlarda bıraktığı zararı görmeyiz. Bazen de zararı bilir ama kendi payımızı küçük gösteririz.
Ben yalnızca görevimi yapıyorum deriz. Ben karar veren kişi değilim diyerek içimizi rahatlatmaya çalışırız.
Oysa soru yalnızca kimin karar verdiği değildir. Bizim neyi bilerek desteklediğimiz de sorudur.
Bir işin devam etmesi için verilen her katkının ahlaki yönünü düşünmek gerekir. Çalışıyor olmak, düşünme sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.
Emeğimizin karşılığını alırken, emeğimizin neye hizmet ettiğini de bilelim.
Bir sofrada ortaya çıkan dürüstlük meselesi
Bir aile kahvaltı için restorana oturuyor. Önce çorba içmek, yanında da birkaç kahvaltılık yemek istiyorlar.
Garson başka yemekler öneriyor. Bir porsiyon yetmeyeceğini söyleyerek masaya daha fazlasını getiriyor.
Fiyatlar açıkça konuşulmuyor. Misafirler de bu kadar büyük bir hesap çıkacağını düşünmüyor.
Yemek bitince hesap geliyor ve şaşkınlık başlıyor. Asıl sorun, müşterinin neyi hangi bedelle kabul ettiğini önceden bilmemesi.
Burada restoranın pahalı olmasıyla müşteriyi belirsizlikte bırakması aynı şey değil. Bir işletme yüksek fiyatla hizmet sunabilir.
Ama şartını açıkça söyler. İnsan da kabul edip etmeyeceğine kendisi karar verir.
Soru: Fiyatı söylersek müşteri gelmez diye fiyatı gizlemek ne anlama geliyor?
Müşterinin bilgisi olsaydı vermeyeceği bir kararı, bilgisizliğinden yararlanarak almasını sağlamak anlamına geliyor.
Bu durumda mesele yalnızca hesap değildir. Dürüstlük ve kul hakkı meselesidir.
İnsanların mahcubiyetinden, kalabalık aileyle gelmiş olmasından veya itiraz etmekte zorlanmasından yararlanmak doğru değildir.
Bir miktar indirim yapılması da başlangıçtaki davranışı kendiliğinden düzeltmez. Asıl ölçü, insanın baştan açık bilgiyle karar verebilmesidir.
İşletmenin sahibi bunu biliyor olabilir. Müşteriyi yönlendiren çalışan da aynı uygulamanın farkında olabilir.
İşte aracılık sorumluluğu burada görünür hâle gelir. İnsan, yalnızca kendisine verilen ücrete bakarak yaptığı katkıyı değerlendiremez.
Bugün bir müşterinin cebinden fazla para çıkmış olabilir. Fakat karşılığında güven kaybolmuş, haksızlık hissi oluşmuş ve bir insan incinmiştir.
Helal kazanç arayışı, yalnızca ürünün ne olduğuyla sınırlı değildir. Satışın nasıl yapıldığıyla da ilgilidir.
Net konuşmak bazen satışı kaybettirebilir. Ama bir satışı kazanmak uğruna doğruluğu kaybetmemek gerekir.
Bir selamın bile hesabı varsa
Nisâ suresinin 86. ayeti, verilen selamı daha güzeliyle veya dengiyle karşılamayı öğretiyor. Ardından Allah’ın her şeyi hesaba kattığını hatırlatıyor.
Bir selamı düşünelim. Kısacık bir karşılaşma, belki birkaç kelime.
Fakat o birkaç kelimede bile insanın yönelişi var. Karşısındakine gösterdiği dikkat ve iyilik dileği var.
Bir insana selamet dilemek, ilişkimizin başlangıcına güzel bir niyet koymaktır. Daha güzeliyle karşılık vermek ise o iyiliği çoğaltmaktır.
Soru: Küçük gördüğümüz davranışlar, gerçekten önemsiz mi?
Bir gülümseme, hâl hatır sorma veya içten bir karşılık insanın gününe dokunabilir. Sohbet, bir derdin duyulmasına vesile olabilir.
Birini dinlerken ona zaman ayırırız. Derdini küçümsememekle de bir iyiliğe kapı açabiliriz.
Bütün bunları sadece alışılmış nezaket hareketleri sayıp geçmeyelim. İnsanlarla ilişkimizin niteliği, böyle küçük anlarda da ortaya çıkar.
Ayetteki hesap hatırlatması, hayatımızın parçalarını birbirinden koparmamayı gerektiriyor. Selamımız ayrı, ticaretimiz ayrı bir kişiliğe dönüşmemeli.
Güzel konuşup sonra insanları kandırıyorsak, sözümüzle davranışımız birbirini yalanlar. İyilik dileğimizin işimize de yansıması gerekir.
Nisâ suresinin 87. ayeti, Allah’tan başka ilah olmadığını ve kıyamet gününde toplanacağımızı bildiriyor.
Böylece dikkatimiz yalnızca günlük kazançtan daha geniş bir hesaba yöneliyor. Bugün yaptığımızın yarın da bir karşılığı olduğunu hatırlıyoruz.
Müşteri, işyeri veya para hayatımızda önemli olabilir. Fakat bunları bütün doğrularımızı belirleyen bir otorite hâline getirmemeliyiz.
Bir insanın bize para kazandırması, yaptığı her şeyi doğru kılmaz. Kazancın kesilmesinden korkmak da yanlışa destek vermemizi haklı çıkarmaz.
Selamımızdaki iyilik, seçimlerimizde de görülsün.
Sabır, taviz ve adalet arasındaki ölçü
Bazen bir işin içinde yıllarca sıkışıp kalırız. Giderler büyür, işler yetişmez, ödemeler gecikir.
Yine de aynı biçimde devam ederiz. Çünkü değiştirirsek ne olacağını bilmeyiz.
Bu sırada her davranışa katlanmayı sabır sayabiliriz. Halbuki neye sabrettiğimizi de düşünmemiz gerekir.
Yanlışı sürdürmek başka, doğru bir kararın güçlüğünü taşımak başkadır. İkisi dışarıdan aynı bekleyiş gibi görünebilir.
Bir insan işini değiştirmeyi düşündüğünde geleceğini bilemez. Belirsizlikten korktuğu için, bildiği sıkıntıya tutunabilir.
Soru: Sabrediyor muyuz, yoksa alıştığımız düzeni kaybetmekten mi korkuyoruz?
Bu soru kolay bir karar üretmez. Ama kendi gerekçemizi dürüstçe görmemize yardım eder.
Çalışmak ve sebepleri oluşturmak elbette gerekir. Buradaki mesele, sonucu ve o sonuca aracılık eden insanı vazgeçilmez hâle getirmemektir.
Bir müşteriyi kaybetme ihtimali yüzünden bütün şartlarımızı bırakıyorsak, ilişkinin ölçüsü bozulabilir. Hizmet verdiğimizi ve emeğimizin de değeri olduğunu hatırlamalıyız.
Karşılıklı saygı, yalnızca parayı verenin hakkı değildir. İş yapanın da insanca muamele görmesi gerekir.
Nisâ suresinin 88. ayetindeki münafıklık uyarısı da görünüşle davranış arasındaki farkı düşündürüyor. Bir insanın bize benzemesi, yanlışını doğru yapmaz.
Bizden görünüyor diye yalanını görmezden gelemeyiz. Aynı sözleri kullanıyor diye yaptığı haksızlığa destek veremeyiz.
Bir kişinin yaptığı işi, yalnızca kimliğine veya yakınlığına göre değerlendirmemeliyiz. Ölçümüz çıkarımıza göre değişmemelidir.
Sonraki ayetlerde savaş şartlarına ilişkin hükümler bulunuyor. Bu ağır bağlamın içinde bile ayrımlar ve sınırlar gözetiliyor.
Nisâ suresinin 90. ayeti, savaşmak istemeyen ve barış teklif eden kimselere karşı saldırı yolunun verilmediğini açıkça belirtiyor.
Demek ki öfke, bütün ayrımları silme hakkı vermiyor. Bir toplulukla yaşanan çatışma, o topluluktaki herkesi aynı saymayı haklı çıkarmıyor.
Barış isteyenin durumu ayrı değerlendiriliyor. Anlaşma ve saldırmama tutumu dikkate alınıyor.
Bu sınırı görmeden yalnızca sert ifadeleri öne çıkarmak, ayetlerin birlikte gösterdiği ölçüyü kaybettirir. Adalet, zor zamanda da adalet olmalıdır.
Günlük hayatımıza döndüğümüzde de kendi tarafımızı haklı çıkarmak için gerçeği eğip bükmemeliyiz. Dostumuzun yanlışını da görebilmeliyiz.
Bir kişinin dürüstlüğünü yalnızca söyledikleriyle ölçmeyelim. İnsanlara nasıl davrandığına, verdiği sözü nasıl tuttuğuna da bakalım.
Kendi davranışlarımız için de aynı dikkati gösterelim. Başkasına uyguladığımız ölçüyü kendimizden esirgemeyelim.
Soru: Bugün hangi iyiliğin çoğalmasına, hangi yanlışın sürmesine katkıda bulunduk?
Bir insanın bize yakın olması, onun kararına katılmamızı gerektirmez. Yakınlık yanlışını söylemeyi da zorlaştırabilir.
İşimiz görülsün diye sustuğumuzda, çıkarımızı ölçünün önüne koymuş olabiliriz. Bu yüzden desteğimizi verirken kendimize karşı açık olalım.
iyi bir işe mi yardım ediyoruz? Yoksa bize faydası bulunduğu için mi o işi savunuyoruz?
İyiliğe aracılık etmek, bu ayrımı yapabilmeyi de ister. İnsan kendi menfaatine dokunduğunda bile dürüst kalmaya çalışmalıdır.
Adaletin kıymeti, böyle zor anlarda daha belirgin hâle gelir.
Bu soruyu işimizde, ailemizde ve konuşmalarımızda yanımızda taşıyalım. Küçük görünen bir destek bile yönümüzü ortaya koyabilir.
Rabbim bize hayırlı işlerde yer almayı nasip etsin. Kazanç uğruna doğruluktan uzaklaşmaktan ve bilerek haksızlığa destek vermekten korusun.
Selamımızı güzelleştirelim, sözümüzü netleştirelim, katkımızın nereye gittiğine dikkat edelim. İyiliğin yanında durmak, böyle somut seçimlerle başlar.
Sadece iyiliği isteyen değil, iyiliğe aracılık eden insanlar olalım.



