Bencillikten Nankörlüğe: İyiliği Görmek, Zulümden Uzaklaşmak
10 Mayıs 2023
Soru: Bir insan bize defalarca iyilik yaptığı hâlde, bir kez hayır dediğinde neden bütün iyiliklerini unutabiliyoruz?
Belki de yalnızca onun ne yaptığını değil, bizim neye alıştığımızı düşünmemiz gerekiyor. Sürekli almak, zamanla verilen her şeyi kendi hakkımız gibi görmemize yol açabilir.
Önce teşekkür azalır. Sonra iyilik görünmez olur ve sonunda, beklediğimiz gerçekleşmeyince karşımızdakine haksızlık etmeye başlayabiliriz.
Bencillik, nankörlük ve zulüm arasındaki bağı kendi hayatımızda arayalım. Bu kelimeleri yalnızca başkalarını tanımlamak için kullanırsak, içimizde gelişen aynı eğilimi fark edemeyiz.
Nimet varken de yokken de
Nankörlüğü düşünürken önce Rabbimizle ilişkimizi ele alalım. Bize verilenleri ne kadar görüyoruz, elimizden çıkanlara ne kadar takılıyoruz?
Hûd suresi 9. ayet, kendisine tattırılan nimet geri alındığında insanın ümitsizliğe ve nankörlüğe düşebilmesini hatırlatır. Burada insanın zorluk karşısındaki tutumuna bakıyoruz.
Her şey yolundayken şükretmekten söz etmek kolay olabilir. Fakat bir imkânımız azaldığında, hayatımızın tamamını kayıp gibi görmeye başladığımızda içimizde ne oluyor?
Sabır ve tevekkül, tam da böyle bir yerde anlam kazanıyor. Yaşadığımız sıkıntıyla birlikte Rabbimize yönelmeyi sürdürmek ile bütün nimetleri yok saymak arasında bir seçim var.
İbrahim suresi 7. ayette şükür ile nimetin artırılması birlikte anılır. Nankörlük konusunda da güçlü bir uyarı vardır.
Bu hatırlatmayı yalnızca daha çok şeye sahip olmanın yolu gibi okumayalım. Önce elimizde olanın değerini görüp görmediğimizi düşünelim.
Şükür, nimeti kendiliğinden var olmuş gibi görmemektir.
Süleyman’ın kendisine verilen imkân karşısındaki tutumu da bunu düşündürür. Neml suresi 40. ayette, şükredip şükretmeyeceğiyle sınandığını ifade eder.
Nimetin bolluğu da bir sınavdır. Bir şeyin bizde bulunması, onunla doğru ilişki kurduğumuz anlamına gelmez.
İnsan suresi 3. ayette yolun gösterilmesiyle birlikte şükredici veya nankör olma tercihi karşımıza çıkar. Demek ki kendimize yalnızca neye sahip olduğumuzu değil, sahip olduklarımızla nasıl davrandığımızı da sormalıyız.
Mesele Allah’ın bizim teşekkürümüze ihtiyaç duyması değildir. Şükretmekle kendi yönelişimizi, nimeti değerlendirme biçimimizi ve insanlara karşı davranışımızı gözden geçiririz.
İsrâ suresi 27. ayette savurganlık ile nankörlük birlikte düşünülür. Elimizdeki nimetin değerini görmediğimizde, onu nasıl kullandığımıza da dikkat etmeyebiliriz.
Bir şeyi elde etmiş olmak, onu dilediğimiz gibi tüketmemizi haklı çıkarmaz. Verileni korumak, gereksizce dağıtmamak ve ihtiyacı görebilmek de üzerinde durmamız gereken bir sorumluluktur.
Şükürden söz ederken bu davranış tarafını unutmayalım. Dilimizle nimeti kabul edip hayatımızda onu yok sayarsak, söylediğimizle yaptığımız arasında bir mesafe oluşur.
O mesafeyi başkasına bakarak değil, kendi kullanımımıza ve kendi tercihlerimize bakarak fark edebiliriz.
Karun’un cümlesinde kendimizi duymak
Soru: Başarılarımızı anlatırken emeğimizi mi ifade ediyoruz, yoksa her şeyi yalnızca kendimizden mi biliyoruz?
Kasas suresindeki Karun kıssası, bu soruyu önümüze getirir. Büyük bir servet vardır; ardından o servetle birlikte büyüyen bir üstünlük duygusu görünür.
Karun’a şımarmaması hatırlatılır. Kendisine verilenlerle ahiret yurdunu gözetmesi, dünyadaki payını unutmaması ve iyilik yapması öğütlenir.
Burada dünyadan bütünüyle çekilmek söylenmiyor. Verilen imkânı kullanırken onun kaynağını ve beraberinde getirdiği sorumluluğu unutmamak üzerinde duruluyor.
Fakat Karun, servetini kendisindeki bilgiye dayandırır. Bu düşünceyi duyduğumuzda yalnızca geçmişte yaşamış zengin bir insanı görmeyelim.
Biz de kazandığımızı anlatırken aynı noktaya yaklaşabiliyoruz. Çalışmamızı, bilgimizi ve seçimlerimizi sayıyor; bunların mümkün olmasını sağlayan imkânları gözden kaçırabiliyoruz.
Emek vermek başka, kendini her şeyin tek kaynağı saymak başkadır. Çalışmakla şükretmek birbirinin karşıtı değildir.
Karun’u görünce onun yerinde olmayı isteyenler de vardır. Servetin görüntüsü, insanlara onun ne kadar şanslı olduğunu düşündürür.
Fakat kıssanın sonunda aynı insanlar başka türlü konuşmaya başlar. Daha önce imrendikleri durumun kendileri için de iyi olacağını sanmışlardır.
Biz de birinin malına bakıp hayatının tamamı hakkında hüküm veriyor muyuz? Görünen imkânın arkasındaki sorumluluğu düşünmeden, yalnızca onun yerinde olmayı mı istiyoruz?
Kasas suresi 83. ayette büyüklük taslamamak ve bozgunculuk yapmamak öne çıkar. Böylece kıssa bizi servetin miktarından insanın tutumuna getirir.
Asıl soru, ne kadar biriktirdiğimiz kadar, biriktirdiklerimizle nasıl bir insana dönüştüğümüzdür.
Yâsîn suresi 47. ayette de paylaşma karşısında ileri sürülen bir itirazla karşılaşırız. İhtiyaç sahibini doyurmak yerine, Allah dileseydi onu doyururdu denilir.
Böylece insan, kendi sorumluluğundan uzaklaşmak için bir gerekçe bulur. Karşısındakinin ihtiyacını görmek yerine, neden yardım etmemesi gerektiğini anlatmaya başlar.
Biz de bazen elimize geçen imkânı yalnızca kendimiz için düşünürüz. Başkasının ihtiyacı gündeme geldiğinde ise aynı imkânın paylaşılabilir olduğunu görmek istemeyebiliriz.
Burada kendimizi suçlamak için değil, niyetimizi anlamak için duralım. Gerçekten imkânımız mı yok, yoksa vermek mi istemiyoruz?
İyilik yaparken dengeyi kaybetmemek
Bencillik yalnızca para istemek değildir. Her konuda kendi sözünün geçmesini istemek, başkasının ihtiyacını ve sınırını görmemek de bu eğilimi besler.
Meâric suresi 19–21. ayetlerde insanın sıkıntı karşısındaki sızlanışı ve nimet karşısındaki tutumu birlikte anlatılır. Darlıkta sabırsızlaşmakla bollukta vermemek arasında kendimizi düşünelim.
Bir insan hep alıyorsa, karşısındakinin emeğini zamanla sıradan görebilir. Veren kişi de sürekli vererek bütün sorunları çözeceğini sanabilir.
Böylece biri almaya, diğeri vermeye alışır. Fakat ilişki içinde karşılıklı sorumluluk ve dikkat zayıflayabilir.
Soru: Birine destek olurken onun sorumluluğunu da düşünmeye devam ediyor muyuz?
Yardım ettiğimiz kişinin ihtiyacını görmek önemlidir. Bunun yanında, kendi sınırlarımızı ve kurduğumuz ilişkinin nasıl ilerlediğini de görmemiz gerekir.
Bir kardeşimize, çocuğumuza veya yakınımıza destek olabiliriz. Ancak yapılan iyilik, her isteğin mutlaka karşılanacağı beklentisine dönüşürse denge bozulur.
Bir gün veremediğimizde bütün geçmişin silinmesi bizi incitir. O noktaya gelmeden, ilişkide neyin alışkanlığa dönüştüğünü fark etmek gerekir.
Bu düşünce bizi iyilikten vazgeçirmesin. Mesele elini tamamen çekmek değil, iyiliğin yanında ölçüyü de koruyabilmektir.
Başkalarının bencilliğini konuşurken kendi tavrımıza da bakalım. Biz de istediğimiz olmayınca öfkeleniyor, geçmişte gördüğümüz desteği unutuyor olabiliriz.
Bir insanın bizi sevmesi, bütün taleplerimizi yerine getirmek zorunda olması demek değildir. Onun emeğini ve imkânını görmeden yalnızca kendi isteğimizi öne çıkarmak haksızlığa dönüşebilir.
Teşekkür edebilmek burada küçük bir ayrıntı değildir. Bize yapılanın farkında olduğumuzu ve karşımızdakini yalnızca veren biri olarak görmediğimizi gösterir.
İbadeti üstünlük iddiasına dönüştürmemek
İnsan bazen sahip olduklarıyla, bazen de yaptığını düşündüğü iyiliklerle kendini başkasından üstün görür. Dinî hayatında da bu tehlikeye karşı dikkatli olması gerekir.
Namaz kılmak, oruç tutmak ve yardım etmek önemlidir. Fakat bunları, karşımızdaki insanı küçümsemek için bir gerekçeye dönüştürmemeliyiz.
Bir insanın görünen bir yanlışından hareketle onun bütün hayatı hakkında hüküm vermek kolaydır. Dürüstlüğünü, emeğini ve insanlara davranışını görmeye çalışmak ise daha fazla dikkat ister.
Burada yanlışa doğru demiyoruz. Yanlışı söylemekle, kişiyi bütünüyle değersiz görmek arasındaki farkı hatırlıyoruz.
Birinin saçı açık diye, başka birinin davranışını beğenmedik diye kendimizi kusursuz ilan edebilir miyiz? Biz kendi yalanımızı, kıskançlığımızı veya haksızlığımızı ne kadar sorguluyoruz?
İbadet ederken dürüstlüğü ve kul hakkını hayatımızın dışına çıkaramayız.
Doğru bildiğimiz şeyi söylemek de bazen bedel ister. İş ortamında veya bir toplulukta, çıkarımız zedelenmesin diye yanlış karşısında susmaya yönelebiliriz.
Oysa bir davranışa katılmadığımızı, bağırmadan ve insanları aşağılamadan anlatmayı öğrenebiliriz. Anlatırken amacımız karşı tarafı yenmek değil, doğruya vesile olmaktır.
Tevbe suresi 109. ayetteki sağlam temel ile uçurum kenarı karşılaştırması, işlerimizi hangi temele kurduğumuzu düşündürür. Kazancın, ilişkinin veya davranışın dayandığı zemini sorgularız.
İlk başta bunu yapmak zor gelebilir. Tıpkı bir işi öğrenen çırağın zorlanması gibi, insan doğru davranışı uygularken de emek verir.
Ustalaşmak bir anda olmaz. Sabırla öğrenmek, anlatmak ve uygulamak gerekir; yalnızca doğruyu duymak yeterli değildir.
Bir ayeti dinlerken anladığımızı düşünebiliriz. Fakat onu kendi cümlelerimizle anlatmaya çalışınca, hangi noktayı kavradığımızı ve nerede zorlandığımızı daha açık görürüz.
O anda kelimeleri toparlayamamak, çabanın değersiz olduğunu göstermez. Hiç zorlanmadan, hiç hata yapmadan ustalaşmayı beklemek bizi başlangıçtan uzak tutabilir.
Bir araba tamircisinin çıraklığını düşünelim. İlk günden bütün işleri kusursuz yapmasını beklemeyiz; zamanla çalışır, öğrenir ve elinin alıştığını görürüz.
Kendi öğrenme sürecimize de aynı sabrı gösterelim. Mükemmel görünmek yerine gerçekten anlamayı ve anladığımızı uygulamayı önemseyelim.
Değişim önce kendi seçimimizde
Sevdiğimiz birinin yanlışından dönmesini isteriz. Anlatırız, örnek veririz, üzülürüz; fakat onun yerine seçim yapamayız.
Bir insana yol göstermekle onu değiştirme yetkisine sahip olmak aynı şey değildir. Bizim çabamız bir vesile olabilir; karşı tarafın iradesini ortadan kaldırmaz.
Bunu kabul etmek, sorumluluğumuzu bırakmak değildir. Kendi görevimizle başkasının tercihini birbirinden ayırmaktır.
Yakınımız söylediklerimizi hemen uygulamayınca bütün gücümüzü onu zorlamaya harcayabiliyoruz. Böyle yaptıkça kendi davranışımızı düzeltmeyi erteleyebiliriz.
Önce kendi sözümüzün güvenilirliğine bakalım. İnsanlar bizi doğru, dürüst ve dengeli biri olarak görebiliyor mu?
Bir konuda bilgimiz eksikse öğrenmeye çalışalım. Anlatmakta zorlanıyorsak çıraklığın zahmetinden kaçmayalım.
Allah’tan destek isterken çabamızı da ortaya koyalım. Sadece başkasının değişmesini bekleyen bir yerde kalmayalım.
En’âm suresi 135. ayette kişinin kendi yapabileceğini ortaya koyması da hatırlatılır. Bizim için de mesele budur: Başkasının tavrını beklemeden kendi çabamızı göstermek.
Sonucun hemen görünmemesi, doğru bildiğimizi uygulamaktan vazgeçmemiz için bir gerekçe olmasın. Kendi sorumluluğumuzu yerine getirirken sonucu Allah’a bırakmayı da her gün hatırlayalım.
Bazen biz de şımarabilir, bencilleşebilir veya nankör davranabiliriz. Önemli olan, bunu fark ettiğimizde kendimizi savunmaya kapanmadan tövbeye ve düzeltmeye yönelmektir.
Âdem ve eşine yapılan uyarıda da kendilerine zulmetme ihtimali hatırlatılır. A’râf suresi 19. ayette sınırı aşmamakla ilgili bu uyarıyı görürüz.
Demek ki zulmü yalnızca bir başkasına yönelen davranış olarak düşünmemeliyiz. Kendi seçimlerimizle kendimize zarar verdiğimiz alanları da görebilmeliyiz.
Bir yanlışımızı kabul etmek bizi küçültmez. Aksine, aynı yanlışta ısrar etmek yerine başka türlü davranma ihtimalini önümüze açar.
Kendimizi sorgularken umutsuzluğa değil, düzeltmeye yönelmemiz gerekir. Her seferinde başkasını suçlayarak kendi payımızı görünmez hâle getirmeyelim.
Sabah ve akşam Rabbimize yönelmek, kendi eksiklerimizi de hatırlamaya vesile olsun. Bağışlanma isterken hangi tutumumuzu bırakmamız gerektiğini düşünelim.
Öfkemizi, kıskançlığımızı, kibrimizi veya aşırı bağlılığımızı görmeden, yalnızca çevremizin düzelmesini bekleyemeyiz. Yardıma ihtiyacı olanı gözetmek ve iyiliği sürdürmek de bu çabanın içindedir.
Soru: Bugün, hakkım olduğunu sandığım hangi iyiliğin aslında bir emek ve lütuf olduğunu fark edeceğim?
Başlangıçtaki insana yeniden dönelim: Bize defalarca destek olmuş, fakat bu kez hayır demişti. Onun tek cevabına mı bakacağız, yoksa bugüne kadar verdiği emeği de hatırlayacak mıyız?
Nimeti görelim, teşekkürü unutmayalım ve ilişkilerimizde ölçüyü koruyalım. Başkasından beklediğimiz adaleti önce kendi davranışımıza taşıyalım.
İyiliği unutmamak, haksızlığa giden yolu kendi içimizde durdurmanın başlangıcıdır.
