Hak, Sınır ve Tövbe: Nisa Suresinden Hayatımıza Düşen Ölçü
12 Mayıs 2023
Soru: Bir hak bize ait görünüyorsa, onu istediğimiz gibi kullanabilir miyiz?
İnsan çoğu zaman sahip olduğu şeyi yalnızca kendisinin zanneder.
Malımızı, kazancımızı, evimizi, mirasımızı ve kararlarımızı tamamen bize ait gibi görürüz.
Ama Nisa suresinin ilk bölümlerinde karşımıza çok güçlü bir hatırlatma çıkar: Hak yalnızca almakla ilgili değildir; hakkı doğru yere vermekle de ilgilidir.
Miras ayetleri bunun çok açık örneklerinden biridir.
Bir insan öldüğünde geride bıraktığı mal, artık onun keyfine göre dağıtılacak bir şey değildir. Anne, baba, çocuklar ve yakınlar için belirlenmiş paylar vardır.
Buradaki mesele sadece matematik değildir.
Asıl mesele, bizim sahiplik anlayışımızdır.
Payın İçinde Başkasının Hakkı Var
Nisa suresinde erkekler için de kadınlar için de anne-baba ve yakınların bıraktıklarından bir pay olduğu açıkça belirtilir.
Bu vurgu önemlidir.
Çünkü insan, eline geçen malı tamamen kendi başarısının sonucu gibi görebilir.
Oysa sahip olduğumuz şeylerde başkalarının da hakkı olabilir.
Miras paylaşılırken payı olmayan yakınların, yetimlerin ve yoksulların da gözetilmesi gerektiğinin hatırlatılması, bizi yalnızca hukuki bir hesaba değil vicdani bir hesaba da çağırır.
Soru: Bana düşen payı biliyorum; peki benim elimdekinde kimin hakkı olduğunu da düşünüyor muyum?
Bir gelirimiz var.
Bir mesleğimiz var.
Bir kazancımız var.
Bunların içinde sadece bizim emeğimiz yoktur.
Bizi büyüten bir aile vardır.
Bize eğitim veren insanlar vardır.
Bazen yolumuzu açan, bize fırsat veren, bizi destekleyen insanlar vardır.
Bu yüzden pay, yalnızca cebimize giren miktar değildir.
Pay bazen sorumluluktur.
Aynı şekilde kısmet de yalnızca “bana ne düşecek?” sorusu değildir.
İnsan çalışır, uğraşır, bedel öder ve bir sonuç bekler.
Ama sonucu belirleyen tek unsur kendi gücü değildir.
Bize düşen emektir; sonucu mutlaklaştırmak değildir.
Allah’ın Sınırları Neden Var?
Miras ayetlerinde oranlar çok ayrıntılı anlatılır.
Çocukların, anne-babanın, eşlerin ve yakınların payları belirlenir.
Bazen bize bu ayrıntılar karmaşık gelebilir.
Fakat burada önemli olan, her şeyi kendi arzumuzla belirleyemeyeceğimizi kabul etmektir.
İnsan kendi çıkarına geldiğinde farklı bir ölçü koyabilir.
Sevdiğine fazla verebilir, sevmediğini dışarıda bırakabilir.
Güçlü olan zayıfın hakkını gözetmeyebilir.
İşte sınır tam burada anlam kazanır.
Sınır, insanın keyfini kısıtlamak için değil; hakkı korumak için vardır.
Nisa suresindeki ayetlerde Allah’ın koyduğu sınırlar açıkça anılır.
Allah’a ve Resulüne itaat edenin bu sınırları gözetmesi gerektiği bildirilir.
Bugün Resulullah yanımızda değil diye bu emirlerin anlamı ortadan kalkmaz.
Kur’an’ın bize ulaştırdığı ölçüyü uyguladığımızda, o mesajın taşıdığı emre itaat etmiş oluruz.
Burada önemli olan isimleri tekrar etmek değil, ölçüyü hayata geçirmektir.
Faizden uzak durmak, haksızlık yapmamak, mirasta hak yememek ve aile içindeki sorumluluğu gözetmek bunun günlük karşılıklarıdır.
Soru: Kur’an’ı yalnızca okuyor muyuz, yoksa verdiği sınırları hayatımızın içine de koyuyor muyuz?
Bir insan “Ben inanıyorum” diyebilir.
Ama inandığı şey hayatındaki seçimlere hiç dokunmuyorsa orada düşünmemiz gerekir.
Çünkü sınav, tam da seçim yaptığımız yerde başlar.
Günahın İçinde Bile Mizan Var
Nisa suresinde zina ve fuhuşla ilgili ayetler de geçer.
Bu ayetler konuşulurken çoğu zaman yalnızca cezaya odaklanılır.
Oysa metnin içinde başka bir kapı daha vardır: Tövbe ve ıslah.
İnsan hata yapabilir.
Nefsine yenilebilir.
Bir anda yanlış bir karar verebilir.
Fakat hata yaptıktan sonra ne yaptığı çok önemlidir.
Yanlışını savunabilir.
Gizleyebilir.
Kendisini haklı çıkarmaya çalışabilir.
Ya da tövbe edip kendisini düzeltebilir.
Kur’an’ın burada yaptığı şey, yalnızca “yanlış yaptın” demek değildir.
Yanlıştan dönüş yolunu da göstermektir.
Tövbe, yalnızca pişmanlık sözü değil; davranışın yönünü değiştirmektir.
Bir insan yanlış bir ilişkiye girmişse, yalan söylemişse, haksızlık etmişse veya başkasının hakkına girmişse yalnızca “pişmanım” demek yetmez.
Islah gerekir.
Yani yapılan yanlışı düzeltme iradesi gerekir.
Bu yüzden tövbe ile ıslah birlikte düşünülmelidir.
İnsan tövbe ettiğinde geçmişte yaptığı her şeyi yok saymış olmaz.
Ama gelecekte aynı yanlışı sürdürmemeyi seçer.
Bu çok kıymetlidir.
Çünkü Allah’ın rahmeti, insanın dönüş kapısını açık bırakır.
Ölüm Gelmeden Önce Dönmek
Tövbe konusu konuşulurken önemli bir uyarı daha vardır.
İnsan ömrünün tamamını yanlışlarla geçirip ölüm kendisine iyice yaklaştığında, artık yapacak gücü kalmadığında “Şimdi tövbe ettim” diyebilir.
Kur’an bizi bu gecikmeden sakındırır.
Çünkü tövbe, yalnızca korku anında söylenen bir söz değildir.
İrade varken yapılan bir dönüş olmalıdır.
Soru: Yanlışımızı ne zaman düzelteceğiz? Gücümüz varken mi, artık hiçbir şey yapamayacak hâle geldiğimizde mi?
Bugün sadaka verebiliyorsak bugün verelim.
Birinden helallik istememiz gerekiyorsa bugün isteyelim.
Bir alışkanlığımız bizi yanlış yere götürüyorsa bugün değiştirmeye başlayalım.
Bir insanı incittiysek bugün gönlünü almaya çalışalım.
Çünkü yarın elimizde aynı imkân olmayabilir.
Ömür uzunmuş gibi yaşayabiliriz.
Ama gerçekte hepimiz sınırlı bir zaman içindeyiz.
Bu sınırlılık bizi korkutmak için değil, doğruyu ertelemememiz için hatırlatılır.
Özgürlük de Sorumluluk da Birlikte
İnsan özgürlüğünü çok önemser.
Bir yere kapatılmak, hareket alanının daralması, seçim hakkının elinden alınması insana ağır gelir.
Bu bize özgür iradenin ne kadar kıymetli olduğunu gösterir.
Fakat özgür irade, “Ne istersem yaparım” demek değildir.
Seçim hakkımız varsa, seçimin sonucuyla ilgili sorumluluğumuz da vardır.
Bir insan bir yanlışı yapabilir.
Ama yapabiliyor olması, o yanlışı doğru yapmaz.
Özgürlüğümüz bize yanlış yapma imkânı da verir; doğruya dönme imkânı da.
Bizi asıl değerli yapan, bu seçim hakkını nasıl kullandığımızdır.
Soru: Bugün elimdeki özgürlüğü ne için kullanıyorum? Nefsimin istediği her şeyi yapmak için mi, doğruyu seçebilmek için mi?
Nisa suresindeki miras, sınır, fuhuş ve tövbe ayetleri aslında aynı yerde birleşiyor.
İnsana şöyle diyor: Hayatın ölçüsüz değil.
Malında ölçü var.
İlişkilerinde ölçü var.
Günahında bile dönüşün bir ölçüsü var.
Tövbenin de zamanı var.
Bizim görevimiz, bu ölçüleri kendi çıkarımıza göre eğip bükmek değil; anlamaya ve uygulamaya çalışmaktır.
Ayeti Bağlamından Koparmamak
Kur’an’daki bir cümleyi tek başına çekip almak, bizi yanlış sonuca götürebilir.
Örneğin Allah’a ve Resulüne itaat ifadesini yalnızca Resulullah’ın fiziksel olarak yanımızda bulunduğu bir zamana ait görmek eksik olur.
Resulullah’ın bize ulaştırdığı vahiy bugün elimizdeyse, o vahyin ölçüsünü uygulamak da itaattir.
Miras hükümlerini gözetmek, faizden uzak durmak ve Allah’ın koyduğu sınırları dikkate almak bunun günlük karşılığıdır.
Bu yüzden ayeti öncesiyle ve sonrasıyla okumamız gerekir.
Bir hükmün yanında rahmet, bir cezanın yanında dönüş yolu, bir sınırın yanında da insanın korunması vardır.
Fuhuşla ilgili ayetlerde de yalnızca cezayı görmek yerine şahitlik şartını, tövbe imkânını ve ıslahı birlikte düşünmek gerekir.
İnsanların birbirini kolayca suçlamaması da bir ölçüdür.
Bir iddia ortaya atmak kolaydır; bir insanın namusuna ve hayatına dokunan sözün sorumluluğu ise ağırdır.
Bu sebeple Kur’an, zanla hükmetmek yerine delil ve sorumluluk ister.
Soru: Biz bir ayeti kendi öfkemizi doğrulamak için mi okuyoruz, yoksa Allah’ın bütün ölçüsünü anlamaya mı çalışıyoruz?
Aynı dikkat miras konusunda da gereklidir.
Vasiyet, borç, anne-baba, eş ve çocukların hakları birlikte ele alınır.
Bir parçayı çekip diğerini yok saydığımızda adalet bozulur.
Bazen insan sadece kendisine düşecek miktarı hesaplar.
Oysa ayetler bize önce borcun, vasiyetin ve diğer hakların da bulunduğunu hatırlatır.
Yani malın sahibi gibi görünsek bile, o malın üzerinde başka insanların hakkı olabilir.
Bu bilinç bizi cimrilikten de bencillikten de korur.
Kur’an’ın sınırı, insanı sıkıştırmak için değil; hakkın kaybolmasını engellemek için vardır.
Mirasın paylaşılmasında borç ve vasiyetin de hesaba katılması, bize önemli bir sorumluluk daha gösterir.
İnsan geride bıraktığı malı konuşurken, geride bıraktığı yükümlülükleri de düşünmelidir.
Borç kapanmadan kazanç varmış gibi davranmak doğru değildir.
Aynı şekilde kişinin açıkça bıraktığı vasiyet varsa, onu da yok sayamayız.
Bu bakış bizi yalnızca “Ne kadar alacağım?” sorusundan çıkarır.
“Üzerimde hangi hak var?” sorusuna getirir.
Gerçek adalet, payı almak kadar yükümlülüğü yerine getirmeyi de içerir.
Bugün kendimize tek bir soru bırakalım:
Ben hangi konuda Allah’ın koyduğu sınırı kendi isteğime göre değiştirmeye çalışıyorum?
Cevabını bulduğumuz yerde değişime başlayalım.
Çünkü hak, sınır ve tövbe bize aynı şeyi hatırlatır:
İnsan özgürdür; ama ölçüsüz değildir.


