Kime Uyuyoruz? Hidayet, Nimet ve Birlikte Öğrenmek
24 Kasım 2021
Doğru yolu ararken kimi ölçü alıyoruz?
Bir konuda karar verirken çevremizin bizden ne beklediğini hemen fark ederiz. Ailemiz, arkadaşlarımız, iş çevremiz veya yakınlık duyduğumuz insanlar bir şey söyler. Bazen onlarla ters düşmemek için düşünmeden kabul ederiz. Peki, kabul ettiğimiz şeyin gerçekten doğru olup olmadığını ne kadar araştırıyoruz? Bu ders, Bakara suresindeki hatırlatmaları günlük hayatımıza taşıyarak bu soruyu önümüze koyuyor. Bir insanı sevmek, ona güvenmek ve tecrübesinden yararlanmak mümkündür. Fakat bunlar, onun bütün isteklerini doğru kabul etmemizi gerektirmez. Öğrendiklerimizin sorumluluğunu başkasına devredemeyiz.
Bakara suresinin 120. ayeti üzerinde dururken dersin öne çıkardığı nokta, hidayetin ölçüsünü insanların hoşnutluğuna bağlamamaktır. İnsan, bir topluluğa kabul edilmek uğruna bildiği doğruyu bırakabilir. Bu yalnız geçmişte yaşamış insanların meselesi değildir. Bugün de bir grubun içinde kalmak, birinin takdirini kaybetmemek veya çıkarını korumak için vicdanına aykırı davranabilir. Kendimize şunu soralım: Bir şeyi, doğruluğuna inandığım için mi yapıyorum, yoksa birileri benden memnun olsun diye mi? Bu ayrımı fark etmek, çevremizdeki herkese şüpheyle bakmayı değil, kendi seçimimizi bilinçle yapmayı gerektirir.
Bir başkasının davranışını mazeret göstermek de bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz. İş yerinde bir haksızlığı herkes yapıyor olabilir. Yakınımız saygı duyduğumuz bir insanın bunu uygun bulduğunu söyleyebilir. Yine de duyduğumuz sözü, bildiğimiz hak ve adalet ölçüsüyle değerlendirmeliyiz. Bir hocadan öğrenmekle hocayı hiç yanılmaz saymak aynı şey değildir. Bilmediğimizde sorabilir, açıklamaları karşılaştırabilir ve araştırabiliriz. Ancak bir insanın adı, makamı veya çevresi, yanlış bir davranışı kendiliğinden doğruya dönüştürmez. Dersin insanlara uyma konusunda hatırlattığı kişisel sorumluluk burada günlük bir karşılık bulur.
Okumak, hatırlamak ve nimeti fark etmek
Sonraki ayetler, kitabı gerektiği gibi okumayı düşünmemize vesile oluyor. Bir metni seslendirmekle onun ne söylediği üzerinde durmak aynı şey değildir. Elbette okuma öğrenmenin bir parçasıdır; fakat okuduğumuzu hayatımızla ilişkilendirmeye de ihtiyacımız var. Bir ayet bize dürüstlüğü hatırlatıyorsa alışverişimizde, sabrı hatırlatıyorsa tartışmamızda, şükrü hatırlatıyorsa sahip olduklarımızı kullanırken bunun karşılığını aramalıyız. Böyle düşündüğümüzde okumak, günlük hayatın dışında kalan ayrı bir faaliyet olmaktan çıkar. Bize soru soran, kararlarımızı gözden geçirmemizi sağlayan canlı bir öğrenme hâline gelir.
Derste nimetleri hatırlama çağrısı da bu öğrenmeyle birlikte ele alınıyor. Nimet denildiğinde yalnızca büyük kazançları veya olağanüstü fırsatları düşünmeyelim. Nefes alabilmek, hareket edebilmek, düşünebilmek, bir şey öğrenmek ve birine yardım edebilmek de üzerinde durulacak imkânlardır. Ailemiz, dostlarımız, yediğimiz yiyecekler ve kullandığımız araçlar zamanla bize sıradan gelebilir. Sürekli daha fazlasına baktığımızda elimizdekini görmeyebiliriz. Hatırlamak, eksikleri inkâr etmek değildir. İhtiyacımızı giderirken, zaten sahip olduğumuz imkânların da farkında kalabilmektir. Böylece bütün hayatımızı yalnızca eksiklik duygusuyla değerlendirmekten uzaklaşabiliriz.
Bir evi aldığımızda, bir işi kurduğumuzda veya bir meslekte ilerlediğimizde emeğimizin değeri vardır. Ancak bu başarıyı mümkün kılan her şeyin yalnızca bize ait olduğunu düşünürsek görüşümüz daralır. Çalışabilecek bir bedenimiz, öğrenme imkânımız ve başkalarından gördüğümüz destek de bu hikâyenin içindedir. Şükür, emeği değersizleştirmez; emeğimizi daha geniş bir çerçevede görmemizi sağlar. Başarı karşısında kibirlenmek yerine sorumluluk duymamıza yardımcı olur. Elimizdeki imkânı nasıl kullandığımızı sormak, nimeti hatırlamanın günlük hayattaki somut yollarından biridir. Sahip olmakla doğru kullanmak arasındaki farkı burada yeniden görürüz.
Hesabı başkasına bırakamamak
Bakara suresinin 123. ayetindeki hesap günü uyarısı, derste özellikle kişisel sorumluluk yönüyle ele alınıyor. Bu dünyada bir unvanımız, güçlü bir çevremiz veya maddi imkânımız olabilir. Fakat bunların, yaptığımız her davranışın hesabından bizi kurtaracak bir güvence olduğunu düşünemeyiz. Bir yanlış için sürekli bir başkasını göstermemiz, kendi payımızı görmemize engel olur. Ben de öyle gördüm, herkes böyle yapıyordu, sevdiğim insan bunu istedi diyebiliriz. Bunlar bir davranışın nasıl oluştuğunu açıklamaya yardımcı olabilir; fakat kendi seçimimizi değerlendirme gereğini ortadan kaldırmaz. Öğrendiğimiz doğru karşısında bize düşeni sormalıyız.
İbrahim peygamberin sınanması ve önderliğiyle ilgili bölüm de bu soruyu derinleştiriyor. Derste, bir insanın soyunun veya yakınlarının konumunun ona kendiliğinden doğruluk kazandırmayacağı vurgulanıyor. İyi bir aileden gelmek, saygı duyulan bir topluluğun içinde bulunmak ya da bilgili insanlarla tanışmak, bizim adaletli davranacağımızı garanti etmez. Kendi tutumumuzu yine biz belirleriz. Zenginlikte de yoksullukta da başkasına haksızlık edebiliriz; aynı şekilde farklı şartlarda hakkı gözetmeye çalışabiliriz. İçinde bulunduğumuz koşullar önemlidir, ama kendimizi yalnızca bir soyun veya grubun adıyla değerlendirmek yeterli değildir.
Birlikte öğrenmenin ve ibadetin anlamı
Bakara suresinin 125. ayetinde Kâbe, İbrahim ve İsmail ile ilgili hatırlatmalar yapılırken ders, bir araya gelmenin hayatımızdaki yerine yöneliyor. İnsanların buluştuğu bir mekân yalnızca aynı çatı altında bulunmak için değildir. Orada birbirimizi duyabilir, sorularımızı paylaşabilir ve bilmediğimiz bir konuyu öğrenebiliriz. İbadetin temizliği, güveni ve başkasının hakkını gözetmeyi hatırlatan yönünü de düşünmeliyiz. Birlikte olduğumuz yerde birbirimizi küçümsüyorsak, sorusu olanı susturuyorsak veya başkasına güvensizlik veriyorsak, buluşmanın amacını yeniden değerlendirmemiz gerekir. Mekânı korumak kadar oradaki ilişkiyi de gözetmeliyiz.
Derste salât kelimesinin farklı bağlamlardaki kullanımları üzerinde duruluyor; özellikle öğrenme, destek olma ve ibadeti anlamıyla yaşama arasındaki ilişki vurgulanıyor. Buradaki günlük çağrıyı şöyle düşünebiliriz: İbadeti yalnızca yapılacak hareketlerden ibaret görmeyelim, ne yaptığımızı ve kime yöneldiğimizi öğrenmeye de çalışalım. Bir duayı ezberlemiş olmak değerli bir başlangıç olabilir. Anlamını öğrendiğimizde ise o duanın hayatımızdaki ihtiyaca nasıl temas ettiğini daha iyi fark ederiz. Öğrenmekle ibadet etmek birbirinden koparıldığında alışkanlığımız devam etse bile anlamla kurduğumuz bağ zayıflayabilir. Bu bağı yeniden kurmak için sorularımıza yer açalım.
Çocuklarımızın soruları da bu açıdan önemlidir. Bir çocuk, yaptığımız ibadetin anlamını sorduğunda yalnızca kendisine söyleneni tekrarlamasını beklersek sorusu cevapsız kalır. Bazen cevabı hemen bilmeyebiliriz. Bilmiyorum, birlikte araştıralım diyebilmek de dürüst bir başlangıçtır. Öğrendiğimiz bir duanın anlamını konuşabilir, okuduğumuz bölümün günlük hayattaki karşılığını düşünebiliriz. Çocuğu utandırmak veya sorusunu saygısızlık kabul etmek, anlamayı kolaylaştırmaz. Kendi öğrenme ihtiyacımızı da fark ederek yaklaşabiliriz. Böylece bilgiyi bir sonraki nesle yalnızca ses ve alışkanlık olarak değil, üzerinde düşünülen bir anlam olarak aktarmaya çalışırız.
Birlikte öğrenmenin bir başka yararı, insanın kendi yanlışını her zaman tek başına görememesidir. Hepimiz bir konuda bilgili, başka bir konuda tecrübesiz olabiliriz. Öfkelendiğimizde veya kaybetmekten korktuğumuzda bildiklerimizi uygulamakta zorlanabiliriz. O anda güvenilir bir arkadaşın hatırlatması faydalı olabilir. Ancak hatırlatmak, bir insanı yönetmek veya sürekli yargılamak değildir. Yanlışını gördüğümüzde onu küçük düşürmeden konuşabilmek, aynı açıklığı kendimiz için de gösterebilmek gerekir. Birlik, herkesin aynı cümleyi söylemesinden çok, birbirinin iyiliğini gözetebilen bir ilişkinin kurulmasıyla anlam kazanır.
Rızık, güven ve insan hakkında kesin hüküm vermemek
İbrahim peygamberin güvenli bir belde ve rızık için duası, 126. ayet üzerinde konuşulurken öne çıkıyor. Ders burada iki şeyi birlikte düşünmeye çağırıyor: Allah’tan yardım istemek ve dünyadaki imkânları bir insanın imanının kesin ölçüsü saymamak. Birinin maddi durumu iyi diye onun her tutumunun doğru olduğunu söyleyemeyiz. Başka biri güçlük çekiyor diye de onu değersiz veya inançsız göremeyiz. Dünyada insanlar farklı imkânlar içinde yaşar. Bize düşen, onların kalpleri hakkında kesin hükümler vermek yerine kendi davranışımızı hak ve merhamet ölçüsüyle değerlendirmektir.
İnsanın bugünkü durumu, yarın nasıl bir seçim yapacağını da bize kesin olarak söylemez. Bugün yanlış yaptığını gördüğümüz biri hatasını fark ederek dönebilir. Bugün doğru bildiğini anlatan biri ise baskı altında zorlanabilir. Derste bu değişebilme ihtimali, kendimizi güvende sanıp öğrenmeyi bırakmamamız için hatırlatılıyor. Kendi imanımızı veya bilgimizi övünme konusu yapmayalım. Bir konuda doğru davranmış olmamız, sonraki her sınavı kendiliğinden geçeceğimiz anlamına gelmez. Dua ederken doğru yolda kalmayı istememiz, her gün yeniden karşılaştığımız bu ihtiyaçla ilişkilidir. İnsan, yönünü sürekli gözetmeye muhtaçtır.
Bir işte zarar etme ihtimali, sevdiğimiz biriyle yaşanan gerilim veya itibar kaybetme korkusu bu ihtiyacı görünür kılar. Sakin bir zamanda doğruyu söylemek kolay gelebilir. Fakat çıkarımızla çatıştığında aynı kararı korumakta zorlanabiliriz. O anda aceleyle söylenen bir söz, sonradan onarması güç bir ilişkiye dönüşebilir. Kendimize duracak bir alan açmak, yanlışımızı fark edince dönmek ve yardım istemek önemlidir. Derste dua, bu yüzden yalnızca bir hedefe ulaşmadan önce yapılan bir istek olarak bırakılmıyor. Hedefe yürürken de ulaştıktan sonra da ihtiyaç duyduğumuz bir yöneliş olarak ele alınıyor.
Emek vermek ve kabulünü istemek
127. ayette İbrahim ve İsmail’in yaptıkları işin kabulünü istemeleri, dersin sonunda üzerinde durulan temel hatırlatmalardan biridir. Bir işi yapmakla o işi hangi niyetle yaptığımız aynı soru değildir. Yardım edebilir, çalışabilir, bir ibadeti yerine getirebiliriz. Bunları yalnızca görülmek, takdir edilmek veya bir çevrede yerimizi korumak için de yapabiliriz. Bu yüzden dışarıdan doğru görünen davranışın içinde kendi niyetimize de bakmalıyız. Elimizden geleni yaparken kabulünü istemek, kusursuzluk iddiasını bırakıp samimiyetimizi korumaya çalışmaktır. Yapılan işi gösterişe dönüştürmeden, kendimizi olduğumuzdan büyük göstermeden sürdürebilmektir.
Öğrenmeye yeni başlayan biri, henüz her şeyi doğru yapamadığı için utanabilir. Başkasının bildiği duaları bilmiyor, okuduklarının anlamını anlamakta zorlanıyor olabilir. Böyle bir başlangıçta kendimizi başkalarıyla yarıştırmak yerine öğrenmeye devam edelim. Bilmediğimiz bir şeyi öğrenmek, sorumuzu sormak ve uygulamada dikkat göstermek elimizden gelen somut adımlardır. Samimiyeti öne çıkarmak, öğrenme sorumluluğunu bırakmak anlamına gelmez. Tam tersine, neyi niçin yaptığımızı anlayarak ilerleme isteğini güçlendirebilir. Başkasının iç dünyasını tartmak yerine kendi niyetimizi ve gayretimizi gözden geçirmemiz daha faydalıdır. Kimin değerini en doğru bilenin Allah olduğunu unutmayalım.
Şükür ve tövbe bir dönemin işi değildir
Bir sıkıntıdan kurtulmak istediğimizde dua etmeyi hatırlayabiliriz. Borç azaldığında, hastalık hafiflediğinde veya işimiz düzeldiğinde ise o yoğun yönelişi unutabiliriz. Derste, yardım istemenin yalnızca ihtiyaç anına sıkıştırılmaması özellikle vurgulanıyor. Hedefimize ulaşınca da şükre, kendi yanlışlarımızı fark edince de tövbeye ihtiyacımız vardır. Tövbe, geçmişte söylediğimiz bir sözün kaydını tutmaktan ibaret değildir. Aynı yanlışa yeniden yaklaşabileceğimizi bilerek dikkatli kalmaktır. Bir ilişkiyi onardıysak onu korumaya, bir haksızlığı bıraktıysak o davranışa döndüren alışkanlıklarımızı tanımaya devam etmeliyiz. Değişim günlük tercihlerimiz içinde sürer.
Sürekli memnuniyetsizlik de üzerinde düşünmemiz gereken alışkanlıklardan biridir. Bir telefon, araba veya yeni bir imkân elde ettiğimizde kısa süre sevinip hemen bir sonrakine yönelebiliriz. Bu durum, neye ihtiyacımız olduğunu yeniden sormayı gerektirir. Şükretmek, daha iyi bir hayat için çalışmayı bırakmak değildir. Çalışırken hayatın yalnızca henüz sahip olmadıklarımızdan oluşmadığını görebilmektir. Yanımızdaki insanı, kullanabildiğimiz imkânı ve bugün yapabileceğimiz iyiliği fark etmektir. Sürekli başka bir şeyi beklerken bugünü kaybetmemek, derste nimeti hatırlama çağrısının pratik karşılıklarından biridir. Böylece ilerlemekle elimizdekini değersizleştirmeyi birbirinden ayırabiliriz.
Güne başlarken bütün bunları tek seferde kusursuz uygulayacağımızı düşünmeyelim. Bugün hangi kararda başkasının hoşnutluğunu doğruluğun önüne koyduğumuzu fark edebiliriz. Bir soruyu araştırabilir, bir duanın anlamını öğrenebilir veya arkadaşımızın uyarısını daha dikkatle dinleyebiliriz. İmkânlarımızı hatırlayıp bir insana faydalı olmak da somut bir adımdır. Önemli olan, öğrendiğimiz sözleri hayatımızın dışında bırakmamaktır. Kime uyduğumuzu, ne istediğimizi ve yaptığımız işin niyetini yeniden gözden geçirelim. Elimizden geleni yaparken Allah’tan yardım isteyelim; öğrendikçe kendimizi yeterli saymak yerine öğrenmeye açık kalalım. Doğru yolda kalma ihtiyacımız hayat boyunca devam eder.
