Okumak Sadece Harfleri Tanımak mı? Alak Suresi ve İnsanın Kendini Tanıması
4 Temmuz 2021
Soru: Bir insan çok şey okuyup yine de hayatı yanlış anlayabilir mi?
Elbette okuyabilir.
Çünkü harfleri tanımakla anlamak aynı şey değildir.
Bir kitabı bitirebiliriz. Fakat öğrendiğimiz şeyi yaşamadığımızda bilgimiz hayatımızdan uzak kalır.
Alak suresinin ilk çağrısı, bizi okumayı yeniden düşünmeye davet ediyor.
Okumak, yalnızca gözümüzün önündeki satırı geçirmek değildir.
Yaratılışa, kendi davranışlarımıza ve Rabbimizin bize sunduğu işaretlere dikkat kesilmektir.
Yaratan Rabbinin adıyla oku
Alak suresi, “Oku” çağrısıyla başlıyor.
Ardından insanın yaratılışı ve Allah’ın öğretmesi hatırlatılıyor.
Bu sıralama üzerinde duralım.
İnsana önce kendi kendine var olmadığını hatırlatan bir söz geliyor.
Sonra öğrenme imkânına dikkat çekiliyor.
Biz bazen kendimizi her şeyi bilen bir insan gibi görebiliyoruz.
Okumayı öğrendiğimizde yalnızca bir satırın anlamını çözmüyoruz.
Çevremizde gördüklerimiz arasında ilişki kurmayı da öğreniyoruz.
Yağmur yağdığında toprağın nasıl değiştiğini gözlemleyebiliriz.
Bir yaprağın biçimine, bir meyvenin oluşumuna veya gündüzle gecenin düzenine dikkat edebiliriz.
Bunları incelemek için merak, sabır ve öğrenme isteği gerekir.
Soru: Her gün karşılaştığım şeyleri artık sorgulamadan kabul etmeye mi başladım?
Bir insan bildiği bir konuya yeni bir gözle bakınca başka bir ayrıntı fark edebilir.
İşte bu yüzden okumak biten bir iş değil, devam eden bir arayıştır.
Bir kelimenin kökenini araştırmak da bu arayışın bir parçası olabilir.
Ama tek bir kelimeye odaklanıp cümlenin bütün anlamını kaçırmamaya dikkat edelim.
Kur’an’ı anlamak istiyorsak kelimeyi, cümleyi ve bağlamı birlikte düşünmeye çalışalım.
Oysa doğduğumuzda hiçbir şeyi bugünkü hâliyle bilmiyorduk.
Konuşmayı, yazmayı, yürümeyi, meslek edinmeyi zamanla öğrendik.
Bir öğretmenin anlattığı ilk harfleri düşünelim.
O harfleri öğrendiğimizde daha önce anlamadığımız kelimeleri okumaya başlarız.
Sonra kelimeler cümleye dönüşür. Cümleler bir konuyu anlamamıza yardımcı olur.
Fakat öğrendiklerimizin sonuna geldiğimizi söyleyebilir miyiz?
Hayır. Her öğrendiğimiz şey başka bir sorunun kapısını açar.
Soru: Okurken gerçekten anlamak mı istiyoruz, yoksa yalnızca okumuş olmayı mı?
Bu fark önemlidir.
Bir ayeti okuduğumuzda kelimelerin ne söylediğini anlamaya çalışabiliriz.
O ayetin bağlamını düşünmek, acele bir hükme varmaktan daha değerlidir.
Kur’an’daki bir ifadeyi anlamadığımızda araştırabiliriz.
Bilmediğimiz yerde durabiliriz.
Bir kelimenin anlamını öğrenmek, bir cümlenin bütün anlamını düşünmenin başlangıcı olabilir.
Okumayı yalnızca başkalarının sözlerini tekrarlamak hâline getirmeyelim.
Kendi aklımızı da çalıştıralım.
Bakmayı, sorgulamayı, araştırmayı ve öğrendiğimiz şeyin sonuçlarını düşünmeyi ihmal etmeyelim.
Kalem, öğrenmek ve emek
Alak suresinde kalemle öğretme hatırlatılıyor.
Kalem, bilginin korunması ve aktarılması üzerinde düşünmek için önemli bir işarettir.
İnsan öğrendiğini yazdığında dönüp yeniden okuyabilir.
Daha önce anlamadığı noktaları fark edebilir.
Başka insanların biriktirdiği bilgilerden yararlanabilir.
Bugün bir cep telefonuyla dünyanın başka yerindeki insanla görüşüyoruz.
Eskiden kullanılan atasözlerini düşünelim.
“Damlaya damlaya göl olur” deriz. “Evdeki hesap çarşıya uymaz” deriz.
Bazen bunları otomatik olarak tekrar ederiz. Oysa içinde uzun bir deneyimin özeti olabilir.
Birikimin değerini, beklenmedik durumların varlığını ve hazırlıklı olmanın gereğini hatırlatırlar.
Soru: Bildiğimiz bir öğüdü davranışımıza dönüştürebiliyor muyuz?
Bir çocuk “Hazıra dağlar dayanmaz” sözünü duyabilir.
Fakat elindekini düşünmeden harcamaya devam ediyorsa sözün anlamını yaşamamış demektir.
Bir yetişkin de aynı hatayı yapabilir.
Geliri arttığı hâlde giderleri daha hızlı büyüyebilir.
O zaman yalnızca daha çok kazanmayı değil, isteklerimize nasıl sınır koyacağımızı da düşünmeliyiz.
Öğrenmenin değeri burada görünür: Bildiğimiz ölçüyü günlük hayatta uygulayabiliyor muyuz?
Kalemin koruduğu bilgi, hayatımıza taşındığında anlam kazanır.
Bir görüntü, bir ses aynı anda bize ulaşıyor.
Bunun nasıl gerçekleştiğini bilmeyen biri için olay şaşırtıcı görünebilir.
Ama arkasında öğrenme, araştırma ve uzun bir emek vardır.
Teknoloji kendiliğinden ortaya çıkmadı.
İnsanlar bir şeyi anlamak için uğraştılar, denediler ve öğrendiklerini geliştirdiler.
Bu örnek bize şunu hatırlatıyor: Bir sonucu görmek, o sonuca giden emeği anlamak değildir.
Bir öğrenciye bakarken yalnızca sınav sonucunu görmeyelim.
O sonuca giden çalışma alışkanlığını da düşünelim.
Bir işin başarılı olmasını istiyorsak yalnızca iyi dilekler dilemekle yetinemeyiz.
Öğrenmemiz, üretmemiz ve sorumluluk almamız gerekir.
Bilgi, emekle birleştiğinde hayatımıza daha güçlü biçimde dokunur.
Günlük hayattan bir örnek düşünelim.
Bir anne baba çocuğuna her istediğini hemen veriyor.
Çocuk da elindekilerin nasıl elde edildiğini hiç düşünmüyor.
Zamanla eşyasının, yemeğinin ve kendisi için harcanan emeğin kıymetini anlamakta zorlanabiliyor.
Burada eksik olan yalnızca bir öğüt mü?
Belki de yaşadığı bir deneyim, üstlendiği küçük bir sorumluluk ve emekle kurduğu ilişkidir.
Eskiden söylenen “Ayağını yorganına göre uzat” sözü, bu ölçünün gündelik bir hatırlatmasıdır.
“Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” sözü de isteklerimize sınır koymayı düşündürür.
Bu sözleri yalnızca ezberlemek yerine hayatımızdaki karşılıklarına bakalım.
İmkânlarımız arttığında şükür ve ölçü de artıyor mu?
Yoksa daha fazla seçeneğe sahip oldukça daha fazlasını istemeye mi başlıyoruz?
İnsanın kendini yeterli görmesi
Alak suresinde insanın kendisini yeterli gördüğünde azgınlaşabilmesine dikkat çekiliyor.
Burası çok önemli.
İnsanın çalışması, kazanması ve öğrenmesi değerli olabilir.
Fakat bütün bunların ardından “Artık kimseye ihtiyacım yok” demek bambaşka bir tutumdur.
İnsan kendi gücünü büyüttükçe sınırlarını unutabilir.
Bir işte başarı kazanmış olabiliriz.
İnsan bazen kendisini yeterli görmek için başarıyı ölçü alır.
“Ben yaptım, ben kazandım, ben biliyorum” demek kolay gelir.
Fakat bir öğretmenin yardımı, bir çalışanın emeği, ailemizin desteği ve daha nice imkân hayatımızda yer tutuyor.
Bunların hepsini yok sayınca sahip olduğumuzu yalnızca kendimize mal edebiliriz.
Soru: Başardığım bir işte başkalarının emeğini de görebiliyor muyum?
Bir insan yönetici olduğunda çevresindeki herkesten daha bilgili hâle gelmiş olmaz.
Yanındaki insanların uyarısına yine ihtiyacı olabilir.
Bir anne baba olduğunda da her zaman doğru karar vermeyebilir.
Bazen çocuğunun söylediğini dinleyerek kendi hatasını fark edebilir.
Kendimizi yeterli görmemek, güçsüz olduğumuzu söylemek değildir.
Öğrenmeye açık kalmayı seçmektir.
Bu tutum, hem bilgi edinmemizi hem de insanlarla daha sağlıklı ilişkiler kurmamızı kolaylaştırabilir.
Ama bu başarı, hiçbir zaman hata yapmayacağımız anlamına gelmez.
Bir konuda bilgimiz artmış olabilir.
Fakat başka bir konuda hâlâ öğrenmeye muhtacızdır.
Bir insanın kendini yeterli görmesi, bazen başkasının uyarısını duymamasına sebep olur.
Soru: Bana doğru bir uyarı geldiğinde, doğru olduğu için mi dinliyorum, yoksa yalnızca hoşuma giderse mi?
İşte burada nefsimizle karşılaşıyoruz.
Sahip olduklarımızı korumak isteriz.
İstediğimiz şeyin gerçekleşmesini isteriz.
Başardığımız işin herkes tarafından beğenilmesini de isteyebiliriz.
Ancak bütün isteklerimizin peşinden gitmek bizi doğruya ulaştırmaz.
Bir insan para kazanmak isterken dürüstlüğü unutabilir.
Bir başkası kendi fikri kabul edilsin diye insanların sözünü kesebilir.
Bir anne baba çocuğu üzerinde söz sahibi olmak isterken onun ne hissettiğini duymayabilir.
Gücümüzün olması, onu her istediğimiz biçimde kullanmamız gerektiğini göstermez.
Bazen güçlü olmak, kendi isteğimize sınır koyabilmektir.
Bazen de “Ben burada hata yaptım” diyebilmektir.
Allah’ın bize öğrettiğini hatırlamak, insanın kendisini sınırsız görmesine engel olabilecek bir bilinçtir.
Çünkü insan öğrenen bir varlıktır; her şeyi baştan bilen biri değildir.
Secde, yakınlık ve günlük hayat
Alak suresinin sonunda secdeye yönelme ve Allah’a yaklaşma çağrısı bulunuyor.
Bu son, başlangıçtaki “Oku” çağrısıyla birlikte düşünülmeli.
Okuduklarımız bizi nereye götürüyor?
Daha kibirli bir insana mı dönüşüyoruz?
Yoksa öğrendikçe kendi sınırımızı daha açık mı görüyoruz?
Secde, kulun Rabbi karşısındaki yönelişini ifade eder.
Bu yönelişin hayatımızdaki karşılığını da aramalıyız.
İbadet ederken Allah’a yakın olmak istediğimizi söylüyoruz.
Peki günlük hayatımızda insanlara karşı nasıl davranıyoruz?
Öğrendiğimiz doğruları yalnızca başkalarının hatalarını göstermek için mi kullanıyoruz?
Yoksa kendi yanlışımızı düzeltmek için de kullanabiliyor muyuz?
İşimizde güvenilir olmaya, ailemizde ölçüyü korumaya, başkasının hakkını gözetmeye çalışmak da önemli.
Bir insana yardım ederken onun hangi karşılığı vereceğini hesaplamadan iyilik yapabilmeliyiz.
Bir sıkıntıyla karşılaştığımızda yalnızca şikâyet etmek yerine sorumluluğumuzu düşünmeliyiz.
Elbette bilmediğimiz çok şey var.
Ama bilmediğimiz her şeyi kesinmiş gibi anlatmak zorunda değiliz.
Yaratılışın her ayrıntısını açıklayamasak da gördüğümüz nimetleri fark edebiliriz.
Gökyüzüne baktığımızda, bir ağacı izlediğimizde, yağmurun ardından toprağın değişimini gördüğümüzde düşünmeye devam edebiliriz.
Okumak, böylece hayatın içinden kopuk bir uğraş olmaktan çıkar.
Bize hem soru sormayı hem de öğrendiğimiz karşısında sorumlu davranmayı hatırlatır.
Soru: Bugün okuyup anladığım hangi doğru, benim bir davranışımı değiştirecek?
İşe buradan başlayalım.
Bir ayeti acele etmeden okuyalım. Anlamını düşünelim.
Sonra o ayetin kendi hayatımızda hangi davranışa temas ettiğine bakalım.
Rabbimiz ilmimizi artırsın. Öğrendiklerimizi yaşamayı da nasip etsin.
Çünkü okumak, yalnızca gözümüzü açmak değil, hayatımızın yönünü de yeniden görebilmektir.



