Bilmediğimizin Önünde Durmak: Tevhid, İmtihan ve Sorumluluk

7 Ekim 2024

Hayatta bazen cevabını hemen veremediğimiz sorularla karşılaşırız. Bir çocuğun acısı, bir insanın uğradığı haksızlık veya beklemediğimiz bir kayıp bizi derinden sarsar. Neden böyle olduğunu anlamak isteriz. Bu isteği küçümsemeyelim. İnsan, acının karşısında yalnızca bilgi aramaz; adalet, güven ve anlam da arar. Fakat cevap ararken kendi bildiğimizin sınırını da tanımamız gerekir. Bir olayın küçük bir bölümünü görmek, onun bütün geçmişini ve bütün ihtimallerini bildiğimiz anlamına gelmez. Bugün bilmediğimizin önünde nasıl duracağımızı düşünelim. Hem soru sorabilen hem de cevabını bilmediği yerde kesin hüküm vermekten kaçınan bir açıklık mümkün olabilir. İnancımızı, sorularımızı ve gündelik sorumluluğumuzu bu dikkatle birlikte ele alabiliriz.

Nahl suresinin başındaki hatırlatma, insanın zamanla ve aceleyle kurduğu ilişkiyi düşünmesine de imkân verir. Bazı şeylerin hemen açıklığa kavuşmasını isteriz. Bir sonucun bugün ortaya çıkmasını, bir haksızlığın derhâl bitmesini bekleriz. Bu beklentinin insani tarafını anlayabiliriz. Yine de her şeyi kendi istediğimiz zamanda göremediğimizde bütün hakikati bildiğimizi sanarak hüküm vermemeliyiz. Geleceği bütünüyle bilmiyoruz. Geçmişteki bütün ayrıntılara da sahip değiliz. Bu sınırı kabul etmek, gördüğümüz haksızlığa karşı sorumluluğumuzdan vazgeçmek değildir. Bilmediğimiz alanla yapabileceğimiz davranışı ayırabilmektir. Olayın bütün anlamını çözemesek de bir insana yardım edebilir, güvenliğini önemseyebilir ve adil davranmayı seçebiliriz. Anlam arayışımız, insanın ihtiyacını görmemize engel olmasın.

Tevhid üzerinde düşünmek de bu ayrımla ilgilidir. Allah’a inanmak, hayatımızda hiçbir soru kalmaması anlamına gelmez. Yaptığımız işi, verdiğimiz sözü ve kullandığımız imkânı hangi ölçüyle değerlendirdiğimizi düşünmemizi gerektirir. Yalnızca insanlar bizi gördüğünde mi dikkatli davranıyoruz? Kazancımız veya itibarımız söz konusu olduğunda aynı doğruluğu sürdürebiliyor muyuz? Her an sorumluluk taşıdığımızı hatırlamak, inancın günlük hayata temas etmesine yardımcı olabilir. Bir kavramı öğrenip onu yalnızca konuşma konusu olarak bırakmayalım. İşimizde, ailemizde ve zor kararlarımızda neyi değiştirdiğine bakalım. Bütün sonuçlara hâkim olamayız; fakat kendi katkımızı daha dürüst ve merhametli kılmaya çalışabiliriz. Tevhid düşüncesi, hayatın ayrı alanlarını aynı sorumluluk bilinciyle görmemize eşlik edebilir.

Bal arısı üzerinden verilen emek ve üretkenlik örneği de bu bakımdan düşündürücüdür. Bir değer ortaya çıkarmak, çoğu zaman sabır ve süreklilik ister. Herkes yaptığımızın kıymetini hemen görmeyebilir. Bazen katkımız anlaşılmaz, bazen de beklediğimiz karşılığı bulamayız. Bu durum, faydalı olma çabamızın anlamsız olduğunu göstermez. Ne yaptığımızı ve hangi yöntemi kullandığımızı değerlendirir, gerekli düzeltmeyi yaparız. Ardından sırf takdir edilmediğimiz için bütün emeğimizi bırakmamaya çalışırız. Başkasının onayı önem taşıyabilir; ama sorumluluğumuz yalnızca o onaydan oluşmaz. Ürettiğimiz değerin insanlara ne kattığını düşünelim. Çalışmak, öğrenmek ve paylaşmak, bir gösteriye dönüşmeden de anlamlı olabilir. Küçük bir katkının düzenli biçimde sürmesi, zamanla daha geniş bir faydaya vesile olabilir.

İnsanın yaratılışı hatırlatıldığında ise tevazu üzerinde dururuz. Bugün güçlü bildiğimiz kendimiz, hayatın birçok şartına ihtiyaç duyarız. Öğrendiklerimiz, bedenimiz ve sahip olduğumuz imkânlar sınırlıdır. Bu gerçeği görmek, kendimizi değersiz saymamızı gerektirmez. Başkasına karşı büyüklük taslamadan sorumluluk alabileceğimizi hatırlatır. Bildiğimiz bir konu bize başka her konuda kesin konuşma hakkı vermez. Bir alanın uzmanı olmak, bütün insanların hayatını ve bütün olayların anlamını çözdüğümüz anlamına gelmez. Kendi bilgimizin nerede bittiğini söyleyebiliriz. Sorulara cevap ararken güvenilir bilgiye başvurabilir, yorumumuzu bilgiden ayırmaya çalışabiliriz. Tevazu, düşünmekten vazgeçmek değildir. Düşünürken kendi sınırımızın farkında olmaktır. Böyle bir tutum, başkasının sözünü duymamızı da kolaylaştırır.

Bir çocuk veya genç zor bir soru sorduğunda bu tutuma özellikle ihtiyaç vardır. Sorunun arkasında bir haberin oluşturduğu korku, adalet duygusu veya yaşadığı bir kırgınlık bulunabilir. Önce gerçekten neyi merak ettiğini anlayalım. Cevabı hemen bilmediğimiz için onu susturmak veya küçümsemek zorunda değiliz. Bildiğimiz kısmı açıklayabilir, bilmediğimiz yerde bunu söyleyebiliriz. Birlikte araştırmayı teklif edebiliriz. Anlaşılmak, bazen cevabın kendisi kadar önemlidir. Her soruyu karşı çıkma niyetiyle sorulmuş sayarsak konuşma alanını kapatabiliriz. Oysa içten bir soru, daha dikkatli öğrenmeye vesile olabilir. Kendi inancımızı anlatırken çocuğun anlamaya çalışma hakkını gözetelim. Sözümüz, korkuyla susturmak yerine güven içinde düşünmesine yardımcı olsun. Sabırla dinlemeyi öğrenelim.

Bir insanın ölümünden sonraki durumuyla ilgili sorular da bu sınırın içindedir. Dışarıdan bildiğimiz birkaç ayrıntıyla onun bütün iç dünyasını ve Allah katındaki karşılığını bildiğimizi söyleyemeyiz. İnancımızda adalet ve hesap düşüncesi vardır; fakat tek tek insanlar hakkında kesin hüküm dağıtmak bize düşmez. Özellikle acı yaşayan bir aileye karşı konuşurken bu dikkati koruyalım. Bir kaybın yanına kendi varsayımlarımızı ekleyerek yükü artırmayalım. Ölen kişinin bütün ihtimallerini zihnimizde kurup kesin sonuçlar çıkarmak yerine bilmediğimizi kabul edebiliriz. Merhamet, yas tutan insana saygıyla yaklaşmamızı gerektirir. Yapabileceğimiz destek varsa ona yönelelim. Allah’ın bilgisine ve adaletine güvenmek, insanlara karşı daha ihtiyatlı ve daha şefkatli konuşmamıza eşlik edebilir. Kendi sözümüzün sorumluluğunu da unutmayalım.

Kur’an’daki kıssalar bu konularda düşünmeye alan açar. Meleklerin insanın yeryüzündeki varlığıyla ilgili sorusuna karşı, onların bilmediğinin bilindiğinin hatırlatılması üzerinde durabiliriz. Bu anlatım, kendi bilgimizi bütün hakikatin ölçüsü yapmamamız gerektiğini düşündürür. Bir olayın bize görünmeyen tarafı bulunabilir. Ancak buradan hareketle gördüğümüz her acı için kendimize kesin bir gizli sebep uydurmayalım. Bilmediğimiz bir nedeni bildiğimizi söylemek, sınırımızı kabul etmek olmaz. Kıssayı okumak ile bugünkü tek bir insanın hayatına kesin açıklama getirmek farklı şeylerdir. Kendimizi mutlak bilgi sahibi gibi görmeden ders arayabiliriz. Anladığımızın doğruluğunu araştırırken de açık kalabiliriz. Tevazu, sadece başkasına söyleyeceğimiz bir öğüt değil, yorum yaparken taşıyacağımız bir sorumluluk olmalıdır.

Kötülük karşısında ise insanın seçimlerini görmezden gelemeyiz. Bir imkânın var olması, onun her kullanımını doğru hâle getirmez. Aynı bilgi insanlara fayda vermek veya zarar vermek için kullanılabilir. Gücümüzle birini koruyabilir ya da onu ezebiliriz. Sözümüzle bir yanlışı açıklayabilir veya bir insanı haksız yere suçlayabiliriz. Burada yaptığımız tercih önem taşır. Bir başkasına zarar verdiğimizde sorumluluğumuzu bütünüyle dışarıya taşıyamayız. Şartların etkisini düşünürken kendi davranışımızın payını da görmeliyiz. İnanç, bu payı silen bir gerekçe olmamalıdır. Her şeyin nedenini bilemediğimizi söylemek, açık bir haksızlığın sorumluluğunu belirsizleştirmemelidir. Yanlışın karşısında insanın hakkını korumak ve zararı önlemeye çalışmak için sorumluluk alabiliriz. Bunun yolu da adaletli yöntemleri gözetmekten geçer.

Bu nedenle imtihan düşüncesini edilgen bir bekleyişe çevirmeyelim. Bir kötülük yaşandığında sadece neden var olduğunu tartışıp ne yapabileceğimizi unutmayalım. İhtiyacı olan insana ulaşmak, güvenli destek yollarını öğrenmek ve kendi çevremizde sorumlu davranmak mümkündür. Bir soruna katkı vermek için bütün dünyayı değiştirecek güce sahip olmamız gerekmez. Elimizdeki imkân ölçüsünde adım atabiliriz. Bunun yanında gücümüzün sınırını da biliriz. Her şeyi tek başımıza çözme iddiası, zamanla bizi yorabilir. Ortak hareket etmek, bilgi almak ve görev paylaşmak önemlidir. İyilik, yalnızca büyük sözlerle görünür olmaz. Bir ihtiyacı gerçekten karşılayan dikkatli bir davranışla da ortaya çıkar. Sorumluluğumuzun değerini, gösterişinden önce faydasında arayalım. Küçük katkıları küçümsemeden sürdürebiliriz.

Geleceği bilmediğimizi kabul etmek, insanları bugünkü hâllerine hapsetmemeyi de gerektirir. Yanlış yaptığını gördüğümüz birinin hiç değişmeyeceğine kendimiz karar veremeyiz. Davranışını değerlendirebilir, gerekirse sınır koyabilir ve kendimizi koruyabiliriz. Fakat onun bütün geleceğini bildiğimizi söylemeyelim. Aynı ihtiyat kendimiz için de geçerlidir. Bugün doğru bir yolda olduğumuzu düşünmemiz, yarın hiç yanılmayacağımızın garantisi değildir. Öğrenmeye ve kendimizi değerlendirmeye devam etmeliyiz. Bize yol gösteren bir insanı da hatasız sayamayız. Sevgi ve saygı, düşünme sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Bir yanlışı fark ettiğimizde kimden geldiğine bakmadan değerlendirebiliriz. Kendi yanlışımızı gördüğümüzde ise onu örtmek yerine düzeltme yolunu arayabiliriz. İnançla birlikte tevazu ve dikkat de sürmelidir.

Niyetimizi değerlendirmek de bu dikkatin içindedir. Başlangıçta bir derdimize çare ararken öğrenmeye yönelmiş olabiliriz. Bir aile sorunu, bir kaygı veya yaşadığımız bir güçlük bizi düşünmeye sevk etmiş olabilir. Bu başlangıcı küçümsemeyelim. Ancak zamanla ilgimizin yalnızca kendi rahatlığımızla sınırlı kalıp kalmadığını soralım. Öğrendiklerimiz bizi başkasının hakkına daha duyarlı yapıyor mu? İstediğimiz sonuç hemen gerçekleşmediğinde de dürüst davranmaya devam edebiliyor muyuz? İyiliği, karşılığında mutlaka bir rahatlık alacağımız bir pazarlık gibi görmeyelim. Allah’ın rızasını aramak, görünür kazancımızın dışında bir sorumluluk ölçüsü taşıyabilmektir. Kendimize bu yönde bakabiliriz. Niyetimizi kusursuz ilan etmeden, davranışımızla birlikte değerlendirebiliriz. İçtenlik, yanlışımızı görebilecek açıklığı da içinde taşımalıdır.

Yakınlarımızla ilişkimizde de bu ölçüyü korumak bazen zorlaşır. Sevdiğimiz birinin yaptığı yanlışa katılmak istemeyebiliriz. Böyle bir durumda saygımızı kaybetmeden itiraz edebiliriz. Aile bağı, başkasının hakkına zarar veren bir davranışı doğru kabul etmemizi gerektirmez. Aynı zamanda bir yanlışa karşı çıkmak, insanı bütünüyle yok saymak anlamına gelmemelidir. Davranışı açıkça konuşur, kendi sorumluluğumuz içinde nasıl tutum alacağımızı belirleriz. Korkudan susmakla öfkeyle incitmek arasında başka yollar da vardır. Dürüst, anlaşılır ve ölçülü bir konuşma arayabiliriz. Sonucu bütünüyle yönetemeyiz; ama sözümüzün adaletini ve tavrımızın merhametini gözetebiliriz. Kendi çıkarımız söz konusu olduğunda unuttuğumuz ölçüyü, yalnızca başkasına uygulamaya çalışmayalım. Tutarlılık, bu yakın ilişkilerde de görünmelidir.

Sınırlarımızı düşünürken onları yalnızca bir eksiklik gibi görmeyelim. Her şeyi bilmek ve her sonucu yönetmek isteği, insanın taşıyabileceğinden büyük bir yük oluşturabilir. Kendi sorumluluğumuzu seçebilmek için neyin elimizde olduğunu ayırt etmemiz gerekir. Bugün öğrenebileceğimiz bir bilgi varsa peşine düşeriz. Açıklığa kavuşturabileceğimiz bir mesele varsa konuşuruz. Henüz bilemediğimiz yerde ise varsayımımızı gerçek gibi sunmayız. Bu tutum merakı kapatmaz; merakımıza daha dikkatli bir yön verir. Bir açıklamanın bizi rahatlatması, onun mutlaka doğru olduğunu göstermez. Aynı şekilde cevap bulmakta zorlanmamız da düşünme çabamızın değersiz olduğu anlamına gelmez. Araştırmayı, dinlemeyi ve öğrenmeyi sürdürebiliriz. Cevap ararken insanın onurunu korumak, sözümüzün etkisini düşünmek ve bildiğimiz yanlışa katılmamak ise bugün başlayabileceğimiz sorumluluklardır. Bütün belirsizlikler bitmeden de bu sorumlulukları taşıyabiliriz. Tevazu ile gayret, birbirini tamamlayan iki tutum olarak hayatımızda yer bulabilir.

Bugün bilmediğimiz bir soru karşısında hemen kesin konuşmadan durmayı deneyelim. Bildiğimizle yorumladığımızı ayıralım. Soruyu soran insanı dinleyelim ve acısını tartışmanın gerisine itmeyelim. Ardından kendi sorumluluğumuza dönelim: Burada daha dürüst, daha adil ve daha faydalı nasıl davranabilirim? Rabbimizden anlayışımızı artırmasını, kibrimizi fark etmemize yardım etmesini ve doğru bildiğimizi uygulayabilmek için güç vermesini dileyelim. Her cevabı bilmiyor olabiliriz. Buna rağmen sorumlu bir tercih yapabiliriz. Tevhid, imtihan ve tevazu üzerinde düşünmek, bizi hayatın dışına çıkarmasın. İnsana karşı özenimize, emeğimize ve sözümüzün doğruluğuna yön versin. Bilmediğimizin önünde saygıyla dururken, bildiğimiz sorumluluğun gereğini yapmaya devam edelim. Bugün elimizde bulunan imkân, böylesi bir başlangıç için yeterli olabilir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir