Hayatımızın Merkezinde Ne Var? Acelecilik, Nefis ve Şükür
4 Ekim 2024
Soru: Bir şeyin yanlış olduğunu bildiğimiz hâlde neden aynı yanlışa dönüyoruz?
Bazen hemen sonuç almak istiyoruz. Bir sıkıntımız bugün bitsin, bir isteğimiz yarın gerçekleşsin, bir yanlışın karşılığı hemen görülsün istiyoruz. Ama hayat böyle ilerlemiyor. Çocuk bir günde büyümüyor. Buğday bugün ekilip yarın başak vermiyor. İnsan bir günde ilim sahibi olmuyor. İyiliğin de kötülüğün de sonuçlarını anlamak için zamana ihtiyaç duyuyoruz.
Nahl suresinin ilk ayetinde Allah’ın emrinin geleceği bildirilir ve onun acele gelmesinin istenmemesi öğütlenir. Bu uyarıyı yalnızca bir olayın ne zaman gerçekleşeceği üzerinden düşünmeyelim. Bizim aceleciliğimiz de burada ortaya çıkıyor. Bugün bir iş yaptık ve karşılığını hemen görmek istiyoruz. Bugün yanlış yaptık, sonuçlarını görmeyince sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz.
Anlamak İçin Emek Vermek Gerekir
Bir çocuğun matematik öğrenmesini düşünelim. Önce sayıları öğreniyor. Sonra toplama ve çıkarmayı kavrıyor. Çarpım tablosunu çalışıyor. En sonunda daha karmaşık problemleri çözebiliyor. Biz ona soru sorulsun, problem çözsün, yanlış yaptığında tekrar denesin diye emek veriyoruz. Çünkü biliyoruz ki problemlerle uğraşmadan gelişmesi zor.
Ama kendi hayatımızdaki sorunlara gelince farklı davranıyoruz. Hiç problem olmasın istiyoruz. Her şey kolay olsun, bütün cevaplar önümüze hazır gelsin istiyoruz. Oysa anlamak için soru sormak, araştırmak ve çaba göstermek gerekiyor. Kur’an’ı okuyup hayatımızla ilişkilendirmek de böyle. Yalnızca kelimeleri duymakla yetinemeyiz. Anlamaya çalışmalı, öğrendiğimizi yaşadıklarımızla karşılaştırmalıyız.
Soru: Sonuçtan memnun değilsek, sonucu hazırlayan davranışlarımızı değiştirmeye hazır mıyız?
Bir çay bile kendiliğinden demlenmiyor. Suyu ısıtıyoruz, çayı hazırlıyoruz, zaman veriyoruz. Bir sonuç için sebepleri oluşturuyoruz. Fakat insan nefsine ağır geldiği için bazen gerekli emeği vermekten kaçıyor. ‘Hep ben uğraştım, ne oldu?’ diyor. Böylece hem kendisine hem başkasına faydalı olabileceği işlerden uzaklaşabiliyor.
Buradaki sorun yalnızca yorulmak değil. Yaptığımız işten ne beklediğimiz de önemli. Bir şeyi sırf hemen karşılık almak için yaparsak beklemek zor gelir. Oysa öğrenmek, gelişmek ve bir yanlışı düzeltmek çoğu zaman sabır istiyor.
Acelecilik ve Geciken Sonuçlar
Bir günün bulaşığını hemen yıkamakla üç gün bekletmek aynı değil. Bekleyen bulaşık kuruyor. Temizlemek daha zor hâle geliyor. Ağrıyan dişimizi zamanında tedavi ettirmediğimizde daha ağır bir işlem gerekebiliyor. Sorunu erteledikçe sorun büyüyebiliyor.
Yanlış davranışlarımızda da buna benzer bir süreç var. Bugün küçük gördüğümüz bir haksızlığı yarın tekrar edebiliriz. İlk yalanı söylediğimizde rahatsız olabiliriz. Sonra aynı yalanı söylemek kolaylaşabilir. Bugün kul hakkını önemsemezsek yarın başkasının zararını daha az düşünmeye başlayabiliriz. Her sonuç hemen gözümüzün önüne çıkmadığı için yaptığımızın unutulduğunu sanmamalıyız.
İşini iyi öğrenmiş bir kalıp ustası düşünelim. Önceliği yalnızca daha fazla para kazanmak olursa işin sağlamlığını ihmal edebilir. O gün iş biter, ücretini alır. Ama ortaya çıkabilecek zarar çok sonra fark edilebilir. İşini hakkıyla yapmak, yalnızca o gün kazanılan parayla ölçülmez. Başkasının güvenliği ve hakkı da işin içindedir.
İnsanın hayatında da geçmişteki tercihler bugünü etkiler. Bugün yaptıklarımız gelecekte karşımıza çıkabilir. Bu yüzden tövbeyi, özrü ve telafiyi ertelememek gerekir. Yanlışın sonuçlarını beklemek yerine yanlışın kendisini görüp dönmek daha değerlidir.
Nefsimiz Neyi Merkeze Koyuyor?
Nahl suresinin ikinci ayetinde vahyin ve Allah’tan başka ilah olmadığı uyarısının üzerinde durulur. Allah’a inanmak yalnızca ‘İnanıyorum’ demekle bitmez. Hayatımızın hangi istek etrafında döndüğüne de bakmamız gerekir.
Bir insan için araba çok önemli olabilir. Başkası evine, kariyerine, parasına veya çocuğunun başarısına aşırı bağlanabilir. Bunların kendisi hayatın içinde yer alır. Çalışmak, ev almak, aileyi sevmek yanlış değildir. Ama bir istek bütün düşüncemizi ele geçirirse, onun için doğru bildiklerimizi bir kenara bırakmaya başlarsak artık ölçümüzü kaybediyoruz demektir.
Bir başkasının arabasını gördüğümüzde içimizde bir eksiklik hissedebiliriz. Daha pahalı bir araca sahip olmayı hayatımızın merkezi hâline getirebiliriz. Sonra sırf bu istek yüzünden borca girmeyi, yanlış kazanç yollarına yönelmeyi veya çevremize karşı kırıcı olmayı normal görmeye başlayabiliriz. Burada asıl soru arabanın kendisi değil, bizim onu hayatımızda nereye koyduğumuzdur.
Soru: Bir şey istediğimizde, bunun için hangi bedeli ödemeye hazır olduğumuzu düşünüyor muyuz?
İsteğimizin adı bazen para, bazen itibar, bazen de herkes tarafından beğenilmek oluyor. Nefis o noktada güçleniyor. Bizi küçümsediklerinde öfkeleniyoruz. Bir başkasının daha fazlasına sahip olduğunu görünce kıyaslamaya başlıyoruz. Kibir, hırs ve kıskançlıkla verdiğimiz kararlar başka sorunlara kapı açabiliyor.
Bunun karşısında ölçüyü korumaya ihtiyacımız var. Evimiz de olabilir, arabamız da, işimiz de. Ama bunlar hayatımızın tek amacı olmasın. Sahip olduklarımızı başkalarının ihtiyacını giderirken, faydalı işler yaparken ve dürüst yaşarken nasıl kullanacağımızı da düşünelim.
Ben’den Biz’e, Başarıdan Şükre
Bazen çalışıp kazandığımızda bütün övgüyü kendimize ayırıyoruz. ‘Ben çalıştım, ben yaptım, ben başardım’ diyoruz. Çalışmanın değerini elbette inkâr etmiyoruz. Fakat çalışabilecek imkânı, sağlığı, zamanı ve şartları bize kimin verdiğini de hatırlamamız gerekiyor.
Hepimizin başlangıç noktası aynı değil. Bir insan rahat bir ortamda büyüyor. Bir başkası ağır sıkıntılar içinde yaşıyor. Aynı çabayı gösteren insanlar bile aynı sonuçlara ulaşamayabiliyor. Bu yüzden sahip olduklarımızla böbürlenmek yerine şükretmeyi öğrenmeliyiz. Yoksa başarıyı yalnızca kendimize bağladıkça kendimizi her şeyin merkezinde görebiliriz.
Bir de çevremizdeki emeği fark edelim. Evde yemek hazırlayan, bulaşık yıkayan, ihtiyaçlarımızı karşılayan birine ne kadar teşekkür ediyoruz? Anne babamızın, eşimizin, kardeşimizin veya arkadaşımızın emeğini görüyor muyuz? Her şey bize yapılması gereken bir görevmiş gibi gelmeye başladığında şükrü unutabiliyoruz.
‘Ben ne kazandım?’ sorusundan çıkıp ‘Biz birbirimize nasıl faydalı olabiliriz?’ sorusuna yönelmek önemli. Güvenilir olmak için insanların bize güvenebileceği davranışlar göstermeliyiz. Dürüst olmak, ihtiyaç gidermek, sorumluluk almak sözde kalmamalı. Bir insanın bize gönülden teşekkür etmesi, yalnızca kendimizi düşündüğümüz bir hayatın dışında başka bir sevinç olduğunu gösterir.
Şükür yalnızca dilde söylenen bir söz değildir. Nimetin farkına varmak ve onu doğru yerde kullanmak da şükrün bir parçasıdır. Çalışalım, öğrenelim, kazanalım. Ama bütün emeğimiz kendi hırsımızı büyütmek için olmasın. Fayda vermeyi de hedefleyelim.
Bugün Ne Yapacağız?
Hayatımızı bir anda değiştiremeyebiliriz. Matematikte zor problemi çözmeden önce temel işlemleri öğrendiğimiz gibi, kendi davranışlarımızı da adım adım düzeltmemiz gerekir. İlk adım, yanlışımızı görmek ve onu başkasına yüklememektir. Her sıkıntıda ‘Benim hiç suçum yok’ demek kolaydır. Ama bu söz bizi değiştirmez.
Bugün ertelediğimiz bir sorumluluğu yerine getirebiliriz. Hakkını ihmal ettiğimiz birinin hakkını gözetebiliriz. Bizi hırslandıran bir isteği yeniden değerlendirebiliriz. Yaptığımız işte sadece kazancı değil, o işten etkilenen insanları da düşünebiliriz. Bir nimetin şükrünü, onu yerinde kullanarak gösterebiliriz.
Soru: Bir yıl sonra hangi insan olmak istiyoruz ve bugün hangi davranışımız o insanı hazırlıyor?
Açılıştaki soruya dönelim. Yanlış olduğunu bildiğimiz şeye neden dönüyoruz? Çünkü bazen hemen karşılık görmediğimiz şeyi önemsiz sanıyoruz. Çünkü beklemek, öğrenmek, kendimizi düzeltmek zor geliyor. Ama hayatın akışı bize başka bir şey hatırlatıyor: Sonuçlar zamanla oluşuyor.
Rabbimiz bize anlamayı, doğruyu seçmeyi ve yanlışımızdan dönmeyi nasip etsin. Nefsimizin isteklerini ölçüye koymayı, kazancımızda dürüst olmayı, verilen nimetlere şükretmeyi kolaylaştırsın. Bugünün küçük tercihlerini hafife almayalım. Çünkü yarının hayatı, bugün neyi merkeze koyduğumuzla şekilleniyor.

