Doğruyu Bilmek Yetiyor mu? Hakikat, Hidayet ve Kendi Seçimlerimiz

16 Mayıs 2021

Soru: Bir insan doğruyu gördüğü hâlde neden yanlışta ısrar eder?

Bazen yaşadığımız sıkıntının sebebini çok iyi biliriz.

Ama o sebebi değiştirmek yerine başka insanları suçlamayı tercih ederiz.

Yanlış bir karar vermişizdir. Yine de “Benim hiç hatam yok” demek bize daha kolay gelir.

A‘râf suresinin 177 ve 178. ayetleri, ayetleri yalanlamanın, kişinin kendisine zulmetmesinin ve hidayetin üzerinde düşünmemize vesile oluyor.

Mesele sadece ne bildiğimiz değil. Bildiklerimizle hayatımızı nasıl yönettiğimizdir.

Hakikat kolay mı, yoksa alıştığımız şey mi kolay?

İnsan kendisine hoş gelen sözü hemen kabul edebilir.

Çünkü o söz, davranışlarını değiştirmesini istemez.

Fakat gerçek bilgi bazen insanı rahatsız eder.

Bir alışkanlığını bırakman gerekir. Bir hatanı kabul etmen gerekir.

Bir işin yanlış gittiğini öğrendiğinde, yalnızca başkalarının kusurunu anlatmak sorunu çözmez.

Soru: Sorunumun sebebini öğrenmek mi istiyorum, yoksa beni rahatlatacak bir açıklama mı arıyorum?

Bir şeyin sonucunu gördüğümüzde o sonucun hangi adımlarla ortaya çıktığını araştırmak gerekir.

Bir insan ailesiyle konuşmayı bırakmış olabilir. Ama bu uzaklık bazen uzun zamana yayılan küçük kırgınlıkların birikimidir.

Bir çocuk anne babasının sözünü dinlemiyor olabilir. Fakat çocuğun neler yaşadığını ve nasıl yetiştiğini hiç düşünmeden yalnızca sonucu eleştirmek eksik kalır.

Soru: Sonucun arkasındaki süreci anlamak için gerçekten emek veriyor muyuz?

Bazen hak bilgiyi öğrenmek sabır ister. Bir üretim hatasını anlamak için malzemeye, kullanılan tekniğe ve işin bütününe bakmamız gerekir.

Bir insanın davranışını anlamak için de aynı dikkate ihtiyacımız olabilir.

Ancak bunları öğrenirken kendi bildiğimiz şeyin her durumda geçerli olduğunu varsaymayalım.

Gerçeğe ulaşmak, yalnızca fikir üretmek değil, fikrimizi sınamayı da gerektirir.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Bir şirketi düşünelim. Üretiminde sürekli hata çıkıyor.

Ürün zarar görüyor, müşteri memnun kalmıyor.

Sorunun kaynağı kullanılan malzeme olabilir. Yanlış tercih edilen bir vida bile bütün ürünün ömrünü etkileyebilir.

Malzemeyi, üretimi ve maliyeti birlikte incelemek gerekir.

Kaliteli bir ürün ortaya çıkarmak istiyorsak, gerçeği görmekten kaçamayız.

Beş kuruşluk bir tasarruf için yanlış malzeme seçip sonra ortaya çıkan zararı görmezden gelemeyiz.

Aynı durum ailede de geçerlidir.

Bir evlilikte sorunlar birikiyor olabilir.

Bir anne ile çocuk arasında uzaklık oluşuyor olabilir.

Bir kardeşle yıllardır konuşmuyor olabiliriz.

Böyle durumlarda yalnızca son yaşanan olaya bakmak yeterli mi?

Bazen sonucu görürüz ama sonuca götüren tercihleri görmek istemeyiz.

Çünkü o tercihler arasında kendi davranışımızın da payı bulunabilir.

Hakikate yaklaşmak, kendimize dışarıdan bakmayı öğrenmekle başlar.

Başkalarının yanlışlarını saymak kolaydır. Kendi yanlışımızı fark etmek daha çok cesaret ister.

Gerçeği öğrenmek bir adım, ona göre değişmek başka bir adımdır.

Bunu kabul ettiğimizde suçlu aramak yerine çözüm aramaya başlayabiliriz.

Merhamet ile taviz aynı şey mi?

Hayatımızda iki kavramı sık sık birbirine karıştırırız: Merhamet ve taviz.

İkisi de dışarıdan bakıldığında benzer görünebilir.

Birine alacağımızı hatırlatmıyoruz. Hemen merhamet ettiğimizi düşünebiliyoruz.

Fakat bunu hangi niyetle yaptığımız önemlidir.

Gerçekten onun ihtiyacını mı gözetiyoruz?

Yoksa hakkımızı savunmaktan korktuğumuz için mi susuyoruz?

Merhamet üzerine düşünürken gücümüzün neye yettiğini dürüstçe bilmeliyiz.

Birinden alacağımız var. O insanın içinde bulunduğu durumu biliyoruz ve alacağımızdan vazgeçmeyi seçiyoruz.

Bu durumda onun yükünü hafifletmek için bilinçli bir karar verebiliriz.

Ama belki de sırf konuşmaya cesaret edemediğimiz için hiçbir şey söylemiyoruz.

İki durumda dışarıdan aynı davranış görünebilir, fakat niyet ve sonuç farklıdır.

Soru: İyilik yaptığımı söylerken kendi korkumu mu saklıyorum?

Bir ilişkide sürekli taviz vermek, bir süre sonra karşı tarafın da kendi sorumluluğunu görmemesine yol açabilir.

Öte yandan her hatada aşırı sertleşmek de ilişkiyi zedeler.

Dengeli davranmak, bir insanı anlamakla gerçeği saklamamak arasında yol bulabilmektir.

Ne yalnızca kendi rahatımızı ne de yalnızca karşı tarafın isteğini tek ölçü yapalım.

Soru: Yaptığım fedakârlık karşımdaki insana iyilik mi getiriyor, yoksa yanlış davranışı sürdürmesine mi yol açıyor?

Merhamet göstermek için karşımızdaki insanın durumunu anlayabilmeliyiz.

Ama anlayış, her yanlışa göz yummak demek değildir.

Bazen bir insanın yaptığı hatayı görmesi için ona açık konuşmak gerekir.

Bazen de gücümüz olduğu hâlde onun yükünü hafifletiriz.

Burada önemli olan kendi duygularımızı değil, gerçeği ve sonucu birlikte değerlendirmektir.

Çocuk yetiştirirken de bunu görürüz.

Çocuğun her isteğini hemen yerine getirmek ilk anda onu sevindirebilir.

Fakat sorumluluk almayı hiç öğrenmeyen çocuk, hayatın güçlükleriyle karşılaştığında zorlanabilir.

Sofrayı toplamak, çalışmak, emek vermek bir anda sevilmeyebilir.

Yine de emekle elde edilen sonucun değerini öğrenmek gerekir.

Aşırı sertlik de aşırı taviz de insanı dengeden uzaklaştırabilir.

Doğru ölçüyü bulmak için yalnızca kendi isteğimize değil, ortaya çıkan sonuca da bakmalıyız.

Hidayet arayışında da böyleyiz.

Bize hoş gelen her şeyi doğru sayamayız.

Bir insanın bizi onaylaması onun haklı olduğunu göstermez.

Gerçeğe yaklaşmak istiyorsak bazen duyduğumuz sözle yüzleşmemiz gerekir.

Nimetleri görmek, sınavı görmek

Çevremizde alıştığımız ne kadar çok nimet var.

Su içiyoruz, yemek yiyoruz, birbirimizle görüntülü konuşabiliyoruz.

Bir zamanlar hayal bile edilemeyen pek çok imkân hayatımızın sıradan parçası hâline gelmiş.

Ama alıştığımız şeyin kıymetini unutabiliyoruz.

Bir telefonu kullanırken onun sağladığı kolaylığı görüyoruz.

O kolaylığın zamanımızı nasıl etkilediğini her zaman düşünmüyoruz.

İsteklerimiz bizi farklı yönlere çekebiliyor.

Kimi insanın aklı sürekli kazançta oluyor, kimi insan başkalarının beğenisini her şeyin önüne koyabiliyor.

Bir başkası da elindeki imkânla yetinmeyip daha büyük bir arabaya ya da daha yeni bir eşyaya yöneliyor.

Bu istekler hayatı bütünüyle yönetmeye başladığında insan artık kendi seçimini sorgulamakta zorlanabiliyor.

Çünkü alıştığı zevk ve rahatlıktan uzaklaşmak istemiyor.

Soru: Benim en zor sınırım hangi isteğimin karşısında duruyor?

Bu soruyu bilmek önemli.

Kendi zayıf noktamızı fark ettiğimizde, o noktada daha dikkatli davranabiliriz.

Çevremizin bizi nasıl etkilediğine de bakabiliriz.

Bir insanın söylediklerine hemen kapılıp gitmek yerine kendi ölçümüzü hatırlayabiliriz.

Hidayet arayışı, günlük tercihlerimizden bağımsız değildir. Küçük bir kararda bile o yönü korumaya çalışabiliriz.

Bir yiyeceğin çeşitliliğinden yararlanıyoruz. Fakat ihtiyacımızla isteğimizi birbirinden ayırmakta zorlanıyoruz.

Bolluk içinde yaşamak, doğru seçimler yapacağımız anlamına gelmez.

Bazen imkân çoğaldıkça istekler de çoğalır.

Sonra insan bütün dikkatini daha fazlasına yöneltir.

Soru: Bunca imkânın içinde daha bilinçli mi oldum, yoksa yalnızca daha çok şey mi istemeye başladım?

Bu soruyu kendimize sormalıyız.

Hz. Musa’nın topluluğunun yaşadıklarını düşünelim.

Kurtuluşla karşılaşan insanların daha sonra yanlış tercihlere yönelmesi, nimet görmenin tek başına yeterli olmadığını hatırlatıyor.

İnsanın gördüğü işaret üzerinde düşünmesi gerekiyor.

Bugün kendi hayatımızdaki nimetlere de aynı dikkatle bakabiliriz.

Şükretmek yalnızca dilimizde kalan bir söz olmasın.

Elimizdeki imkânı ölçülü kullanmak da bunun bir parçası olsun.

Bir insanın bilgisini artıran teknoloji, başka birinin zamanını bütünüyle tüketebilir.

Bir işte kullanılan güç, iyi bir üretime de yanlış bir tercihe de hizmet edebilir.

Öyleyse nimet kadar, onu kullanma biçimimizin de sorumluluğu var.

Hidayet istemek, doğruya yönelmek

A‘râf suresinin 177. ayetinde ayetleri yalanlayanların kendilerine zulmetmesi anlatılıyor.

178. ayette ise hidayet ve kayıp üzerinde duruluyor.

Bu ifadeleri okurken başkalarının sonu hakkında kolayca hüküm vermek yerine kendimize dönelim.

Ben doğruyu öğrendiğimde ona yaklaşmaya çalışıyor muyum?

Yoksa alışkanlığım bozulmasın diye bildiğimi unutuyor muyum?

İnsan bazen çok şey öğrenir ama öğrendiklerini hayatına taşımakta zorlanır.

Çünkü alışkanlık güçlüdür.

Yıllardır yaptığımız bir davranışı bırakmak emek ister.

Düşünce değişir; fakat davranışın da değişebilmesi için tekrar tekrar gayret gerekir.

Bir yanlıştan uzaklaşmaya başladığımızda eski çevremizin etkisini hissedebiliriz.

Bir alışkanlığı bıraktığımızda nefsimiz onu yeniden isteyebilir.

O anda yalnızca ilk kararımızı hatırlamak yetmez.

Niçin bu kararı verdiğimizi de hatırlamalıyız.

Kur’an okumak, ayetler üzerinde düşünmek ve öğrendiğimizi uygulamak, bu hatırlamanın içinde önemli yer tutar.

Korkularımızın, isteklerimizin ve çevremizdeki sözlerin bizi nasıl etkilediğini de görmeliyiz.

Bir insan, kendisine söylenen her şeye inanırsa yönünü kolayca kaybedebilir.

Gerçek bilgiyle söylentiyi birbirinden ayırmaya çalışmak bu yüzden değerlidir.

Bilmediğimiz konularda hemen kesin konuşmak zorunda değiliz.

Bazen “Bu meseleyi henüz anlamadım” demek, öğrenmenin kapısını açar.

Kendimize dönüp hatamızı kabul edebilmek de aynı cesareti gerektirir.

Geçmişte yaptığımız yanlışlar bizi bütünüyle tanımlamak zorunda değil.

Fakat o yanlışları görmezden gelerek de değişemeyiz.

Bir insan ilişkisi bozulduysa nedenlerini anlamaya çalışalım.

İşimiz zarar görüyorsa nerede hata yaptığımızı araştıralım.

Bir alışkanlık bizi yanlış yöne taşıyorsa onunla yüzleşelim.

Sonra Allah’tan hidayet isteyelim ve doğruya yönelmek için gereken adımı atalım.

Soru: Bugün bildiğim hangi doğruyu artık ertelemeden yaşayabilirim?

Küçük de olsa bir davranış seçelim.

Onu yalnızca söylemeyelim; uygulayalım.

Çünkü insanı değiştiren, doğruyu duyduğu an değil, doğruya yönelmeyi seçtiği andır.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir