Dövme Haram mı? Kur’an, Hadis ve Helal-Haram Ölçüsü Üzerine Bir Değerlendirme
Dövme Haram mı? Kur’an, Hadis ve Helal-Haram Ölçüsü Üzerine Bir Değerlendirme
Son zamanlarda dövme meselesi üzerinden çok önemli bir tartışma yapılıyor:
Bir şeye “yanlış”, “sakıncalı”, “Müslümana yakışmaz” demekle, ona Allah adına kesin şekilde “haramdır” demek aynı şey midir?
Bence bu ayrımı çok iyi yapmak gerekiyor. Çünkü din adına konuşmak kolay değildir. Hele bir şeye “haram” demek çok ağır bir sözdür.
Kur’an bu konuda bizi çok açık bir şekilde uyarır:
“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle ‘şu helaldir, şu haramdır’ demeyin. Yoksa Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz.”
Nahl 16/116
Bu ayet bize şunu öğretir:
Helal ve haram koyma yetkisi Allah’a aittir. İnsanlar, âlimler, hocalar, cemaatler veya rivayetler üzerinden Allah’ın açıkça haram demediği bir şeye kolayca “haramdır” diyemez.
Peygamber Allah’tan Bağımsız Hüküm Koyar mı?
Bu konuda bazen şöyle bir örnek veriliyor:
“Bir şirkette patron, müdüre yetki verir. Müdür de bazı kurallar koyar. Allah da Peygamberine yetki vermiştir.”
Bana göre bu örnek doğru bir örnek değildir. Çünkü bir şirkette müdür, patronun koyduğu kuralların dışına çıkamaz. Müdürün görevi patronun sistemini uygulamak, düzeni sağlamak ve sürekliliği korumaktır.
Müdür kafasına göre şirketin temel kurallarını değiştirirse, patronun yasaklamadığı şeyi yasaklarsa veya patronun izin verdiği şeyi yasaklarsa bu yetki değil, yetki aşımı olur. Böyle bir müdür görevden alınır.
Eğer müdür yeni bir kural koyacaksa da bunu patronun izni, onayı ve verdiği yetki sınırı içinde yapar.
Yani bu örnek aslında Peygamberin Allah’tan bağımsız haram-helal koyabileceğini değil; tam tersine, Allah’ın hükmüne bağlı olduğunu gösterir.
Burada patron-müdür örneğinin daha derin bir problemi daha vardır.
Bir şirkette patron her yerde bulunamaz, her işi bizzat takip edemez, her çalışanın durumunu aynı anda bilemez. Bu yüzden müdür tayin eder, yetki devreder, görev dağıtır.
Ama Allah için böyle bir eksiklik düşünülemez.
Allah her şeyi bilen, her şeyi gören, her şeyi yöneten, her an her şeye hâkim olandır. Allah Melik’tir, Malik’tir, Rab’dır. Yaratan O’dur, yaşatan O’dur, öldüren O’dur, diriltecek olan O’dur. Hüküm sahibi O’dur.
Bu yüzden Allah ile kul arasındaki ilişkiyi patron-müdür örneğiyle anlatmak çok dikkat isteyen bir konudur. Çünkü böyle anlatılınca sanki Allah yaratmış, sonra kullarını Peygambere emanet etmiş gibi yanlış bir algı oluşabilir. Bu ise tevhid açısından çok tehlikeli bir dildir.
Peygamber Efendimiz Allah’ın ortağı, vekili veya bağımsız yetkilisi değildir. O, Allah’ın kulu ve elçisidir.
Kur’an’da Peygamberin en şerefli makamı da zaten budur: Allah’ın kulu olması, Allah’ın vahyine teslim olması ve Allah’ın mesajını insanlara ulaştırması.
İnsan Allah’a dua eder.
Allah’tan yardım ister.
Allah’a tövbe eder.
Allah’a şükreder.
Allah’a sığınır.
Allah’tan bağışlanma diler.
Haramı koyan Allah’tır.
Helali koyan Allah’tır.
Affedecek olan Allah’tır.
Cezayı verecek olan Allah’tır.
Hüküm Allah’ındır.
Peygamber ise Allah’ın hükmünü tebliğ eder, yaşar, örnek olur ve insanları Allah’a çağırır.
Bu yüzden Peygamberi yüceltmek, onu Allah ile kul arasına bağımsız bir otorite gibi yerleştirmek değildir. Peygamberi doğru anlamak, onun bizi kendisine değil Allah’a çağırdığını bilmektir.
Tevhid budur:
Kulun yönü Allah’adır.
Duada Allah’a döner.
Tövbesinde Allah’a döner.
Şükründe Allah’a döner.
Korkusunda Allah’a döner.
Ümidinde Allah’a döner.
Hükümde Allah’a döner.
Bu sebeple patron-müdür örneği Allah için geçerli bir örnek değildir. Çünkü Allah hiçbir işi takip etmekten âciz değildir, hiçbir yetki devrine muhtaç değildir, kullarıyla arasına kimseyi koymaz.
Peygamber Allah’ın hükmüne ortak değil, Allah’ın hükmünün elçisidir.
Peygamber Efendimiz elbette Allah’ın Resûlüdür. Ona itaat Kur’an’ın emridir. Fakat Peygamber Allah’tan bağımsız hüküm koymaz. Allah’ın vahyini tebliğ eder, açıklar ve yaşar.
Kur’an’da bu denge çok açık şekilde bildirilir:
“Eğer o bize karşı bazı sözler uydursaydı, onu kuvvetle yakalar, sonra şah damarını keserdik.”
Hâkka 69/44-46
Bu ayet bize şunu gösterir:
Peygamber bile Allah adına kendi kafasından din koyamaz. Allah’ın bildirmediği bir şeyi Allah adına söyleyemez. Eğer böyle bir şey olsaydı, Allah buna izin vermeyeceğini çok sert bir ifadeyle bildiriyor.
O halde Peygamberden asırlar sonra gelen insanların, rivayetler üzerinden her meseleye kesin haram hükmü vermesi çok daha fazla dikkat gerektirir.
“Peygambere İtaat Edin” Ayetleri Nasıl Anlaşılmalı?
Elbette Peygambere itaat edilir. Çünkü Peygamber Allah’ın elçisidir.
Fakat “Peygambere itaat edin” ayetlerini Kur’an’ın bütününden koparıp, Peygamberi Allah’tan bağımsız ikinci bir din kaynağı gibi göstermek doğru değildir.
Peygambere itaat, Allah’ın vahyine itaat etmektir. Peygamberin getirdiği Kur’an’a, Allah’tan aldığı göreve ve vahyin hayata uygulanmış örnekliğine itaat etmektir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Sen bundan önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola ilettiğimiz bir nur kıldık.”
Şûrâ 42/52
Yani Peygamber bu bilgileri kendi kendine bulmadı. Kendi aklıyla din icat etmedi. Allah ona vahyetti, o da tebliğ etti, açıkladı ve yaşadı.
Bu yüzden Peygamberi yüceltmek, onu Allah’tan bağımsız hüküm koyan bir makam gibi göstermek değildir. Tam tersine Peygamberin en büyük şerefi, Allah’ın vahyine tam teslim olmasıdır.
“O Zaman Namazı Nasıl Kılacağız?”
Bu konuda hemen şu soru soruluyor:
“O zaman namazı nasıl kılacağız?”
Namaz bize sadece hadis kitaplarıyla gelmedi. Namaz, amelî tevatürle geldi. Yani Müslüman toplumlar namazı nesilden nesile yaşayarak, uygulayarak taşıdı. Çocuk babasından, cemaat imamından, toplumun ibadet pratiğinden gördü.
Bu sadece bir metin rivayeti değil; yaşayan bir ibadettir.
Ayrıca namaz Peygamberimizden önce de bilinen bir ibadetti. Kâbe vardı, kıble bilinci vardı, secde vardı, rükû vardı. Kur’an’da önceki peygamberlerin namazından da bahsedilir.
Demek ki namaz, Peygamberimizle sıfırdan icat edilmiş bir ibadet değil; tevhid çizgisinin devam eden ibadetidir.
Kur’an’da namazın rekât sayılarının yazmaması da ibadetin değersiz olduğu anlamına gelmez. Kur’an çoğu zaman şeklin ayrıntısından çok, ibadetin ruhuna ve takvasına dikkat çeker.
Kurban da böyledir. Kur’an kurbanın etinin ve kanının Allah’a ulaşmayacağını, Allah’a ulaşanın takva olduğunu bildirir.
Yani asıl mesele şeklin kendisi değil; o şeklin içindeki teslimiyet, bilinç ve takvadır.
Namazda da asıl mesele sadece hareketleri doğru yapmak değil; Allah’a yönelmek, kötülükten uzaklaşmak, huşû, teslimiyet ve takvadır.
Bu yüzden “Kur’an’da rekât yoksa namaz yoktur” demek de yanlıştır. Ama “namaz var diye her rivayeti dinin kesin hükmü yapalım” demek de yanlıştır.
Dövme Meselesi
Dövme meselesine gelirsek…
Kur’an’da dövme hakkında açık bir haram hükmü yoktur. Bu yüzden “her dövme kesin haramdır, yaptıran lanetlenmiştir” demek bana göre çok ağır bir sözdür.
Evet, hadis kaynaklarında dövme, saç ekleme, kaş-yüz kılları, dişleri güzellik için ayırma gibi bazı uygulamalar birlikte zikredilir. Fakat burada asıl mesele şudur:
Bu rivayetin hedefi her türlü beden müdahalesi midir?
Yoksa güzellik, aldatma, gösteriş ve fıtratı bozma amacıyla yapılan cahiliye uygulamaları mıdır?
Bugün milyonlarca Müslüman saç ektiriyor. Eğer hadisi düz ve bağlamsız okursak, saç ektirenleri de aynı sert hükmün içine sokmamız gerekir. Ama bunu çoğu kimse böyle anlamıyor.
Çünkü saç ekimi çoğu zaman aldatma değil, tedavi ve onarım kabul ediliyor.
Aynı şekilde diş tedavisi de böyledir. Hadiste güzellik için dişlerin arasını açtırmak geçiyor diye bugün diş teli taktırana, çarpık dişini düzelttirene “haram işledin” denmez. Çünkü burada amaç bozmak değil, düzeltmektir.
O halde dövme konusunda da ölçülü konuşmak gerekir.
Bir dövme bedene zarar veriyorsa, ahlaksızlık veya şirk sembolü taşıyorsa, insanı çirkinleştiriyorsa, kötü örnek oluyorsa, israfa ve gösterişe dönüşüyorsa, fıtratı bozuyorsa elbette sakıncalıdır.
Böyle bir şey tayyib olmaktan çıkar ve harama yaklaşır.
Ama bir insan mesela sağ koluna Hz. Muhammed ismini, Peygamber sevgisiyle Arapça olarak yazdırmışsa, ona hemen “haram yaptın, lanetlendin, hemen sil” demek doğru değildir.
Niyeti sevgi olabilir. Yöntem doğru olmayabilir ama o insana merhametle yaklaşmak gerekir.
Daha doğru söz şudur:
“Kardeşim, niyetin güzel olabilir ama Peygamber sevgisi kola yazmakla değil, onun ahlakını yaşamakla gösterilir. Bu isim tuvalet, banyo, mahremiyet gibi durumlar sebebiyle edebe uygun olmayabilir. Yani yaptırmak doğru değildir. Ama yaptırmışsan panikle kendine zarar verecek şekilde sildirmek zorunda değilsin. İmkân varsa zarar vermeden kapatmak veya zamanla sildirmek daha uygun olabilir.”
Haram Ne Demektir?
İslam’da haram, Allah’ın koyduğu ciddi bir sınırdır. Fakat Kur’an’daki haram anlayışı kör, sert ve merhametsiz bir yasak dili değildir.
Mesela domuz eti haramdır. Ama kişi mecbur kalırsa, aşırıya gitmemek şartıyla yiyebilir.
İçki konusunda bile Kur’an şöyle buyurur:
“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: İkisinde de büyük günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat günahları faydalarından daha büyüktür.”
Bakara 2/219
Bu ayet bize çok önemli bir ölçü verir.
Bir şeyde az fayda olabilir. Ama zararı faydasından büyükse, o şey insanı bozuyorsa, aklı örtüyorsa, aileyi yıkıyorsa, toplumu çürütüyorsa, ondan sakınmak gerekir.
Demek ki Kur’an akla, hikmete, zarara, faydaya, niyete ve sonuca bakar.
Sonuç
Benim kanaatim şudur:
Dövme yaptırmak Müslümana yakışmayan, uzak durulması gereken, çoğu zaman yanlış ve pişmanlık doğurabilecek bir davranıştır.
Fakat Kur’an’da açıkça haram kılınmadığı için her dövmeye doğrudan “kesin haramdır” demek doğru değildir.
Hele insanlara “lanetlendin” diliyle yaklaşmak hiç doğru değildir.
Allah’ın haram dediğine haram deriz.
Allah’ın helal dediğine helal deriz.
Allah’ın açıkça haram demediği konularda ise daha dikkatli, daha adil, daha merhametli ve daha ölçülü konuşuruz.
Peygambere itaat ederiz; çünkü o Allah’ın elçisidir.
Ama Peygamberi Allah’tan bağımsız hüküm koyan ikinci bir kaynak haline getirmeyiz.
Kur’an’ı merkeze alırız.
Amelî tevatürle gelen ibadetleri yok saymayız.
Fakat rivayetlerle Allah adına kesin helal-haram üretirken Nahl 116’nın uyarısını unutmayız.
Çünkü din Allah’ındır.
Hüküm Allah’ındır.
Bize düşen, Allah adına konuşurken titremektir.
