Figen, Arda ve Hera’nın hikayesi

Üç Kişinin Çıkmazı ve Yeniden Kurulan Hayat

Gelin size Figen, Arda ve Hera’nın hikâyesini anlatayım.

Ama bu hikâyede baştan bir şeyi bilmek gerekiyor.

Burada tek bir kötü insan yok.

Tek bir masum insan da yok.

Yanlışlar var.

İhmaller var.

Nefsine yenilen bir adam var.

Yıllarca evliliğindeki problemi göremeyen bir kadın var.

Yanlış olduğunu bildiği bir ilişkinin içinde giderek bağımlı hâle gelen genç bir kadın var.

Öfke var.

Kıskançlık var.

Arzu var.

Yalnızlık var.

Çaresizlik var.

Üç insanın da zaman zaman kendi hayatını taşıyamayacak kadar yorulduğu geceler var.

Ve bütün bunların ortasında hiçbir şey söylemeden anne ve babalarının ne yapacağını izleyen çocuklar var.

Fakat hikâye burada bitmiyor.

Çünkü bazen insan dibi gördüğünde iki şeyden biri olur.

Ya daha da aşağı iner…

Ya da ilk defa yukarı bakar.


BAŞLANGIÇ

Figen ile Arda birbirlerini severek evlenmişlerdi.

Hatta önce sevgili bile değillerdi.

Arkadaştılar.

Uzun uzun konuşuyorlardı.

Arda bazen Figen’le telefonda saatler geçiriyordu.

Telefonu kapatıyor…

Beş dakika sonra yeniden arıyordu.

Figen gülüyordu:

“Ne oldu?”

Arda:

“Bir şey söylemeyi unuttum.”

diyordu.

“Neyi?”

Aslında hiçbir şeyi unutmamıştı.

Sadece sesini yeniden duymak istiyordu.

Arkadaşlık zamanla özleme dönüştü.

Özlem sevgiye…

Sevgi birlikteliğe…

Ve sonunda evliliğe.

İlk yılları güzeldi.

Çok paraları yoktu.

Küçük bir evde yaşıyorlardı.

Eşyaların bir kısmı taksitle alınmıştı.

Tabaklar birbirinin takımı değildi.

Ama mutluydular.

Arda ticaret hayatının başlarındaydı.

Bazı akşamlar eve geliyor, koltuğa çöküyordu.

“Figen…”

“Efendim?”

“Galiba olmayacak.”

“Neyin?”

“Bu işin.”

Figen yanına oturuyordu.

“Borç var. Para yok. Müşteri yok. Bazen bırakmak istiyorum.”

Figen onun elini tutuyordu.

“Emek boşa gitmez Arda.”

Arda:

“Ya giderse?”

Figen:

“Yeter ki biz doğru kalalım.”

O yıllarda Arda Figen’in gücüne hayrandı.

Çünkü Figen gerçekten güçlüydü.


FİGEN’İN GÜCÜ

Figen iş hayatında üst düzey yöneticilik yapmıştı.

İnsanlar yönetmişti.

Kararlar almıştı.

Toplantılarda son sözü söylemeye alışmıştı.

Araştırmayı severdi.

Çok okurdu.

Kolay kolay:

“Bilmiyorum.”

demezdi.

Bilmiyorsa öğrenirdi.

Arda ise o dönemde daha çok çalışan konumundaydı.

Birileri görev veriyor, Arda yapıyordu.

Figen yöneten taraftaydı.

Arda başlangıçta bundan etkilenmişti.

“Ne kadar güçlü kadın.”

diye düşünüyordu.

“Ne kadar zeki.”

Ama zamanla Figen’in iş yerinde kullandığı dil eve de taşınmaya başladı.

“Arda şunu yap.”

“Arda bunu getir.”

“Önce şunu hallet.”

“Hayır, böyle değil.”

Arda ilk zamanlar fazla önemsemiyordu.

Sonra rahatsız olmaya başladı.

Bir akşam:

“Figen, bana emir verir gibi konuşma.”

dedi.

Figen şaşırdı.

“Ne emri?”

“Konuşma şeklin.”

“Ne var konuşmamda?”

Arda:

“Ben senin çalışanlarından biri değilim.”

Figen:

“Saçmalama.”

Arda sustu.

Çünkü Figen açısından ortada problem yoktu.

Ama Arda açısından vardı.


Figen çok okuduğu için birçok konuda Arda’dan daha bilgiliydi.

Arkadaş ortamında Arda bir şey söylediğinde bazen hemen düzeltiyordu.

“Hayır Arda, öyle değil.”

“Nasıl değil?”

“Yanlış biliyorsun.”

Sonra herkesin içinde doğrusunu anlatıyordu.

İlk zamanlar Arda gülüyordu.

“Tamam profesör hanım.”

Ama zamanla o gülümseme gerçek olmaktan çıktı.

Bir akşam arkadaşlarının yanında Figen:

“Arda yine kulaktan dolma konuşuyorsun.”

dedi.

Masada kısa bir sessizlik oldu.

Arda’nın yüzü değişti.

“Figen, tamam.”

“Ne tamam? Yanlış söylüyorsun.”

Eve dönerken Arda konuşmadı.

Figen:

“Ne oldu?”

dedi.

“Hiç.”

“Bir şey var.”

Arda direksiyona bakarak:

“Beni insanların içinde sürekli düzeltmen hoşuma gitmiyor.”

dedi.

Figen:

“Yanlış biliyorsan ne yapayım?”

Arda:

“Her doğruyu söylemenin de bir şekli var.”

Figen:

“Çok alıngansın.”

dedi.

İşte bazen ilişkiler böyle kırılır.

Bir insan:

“Canım acıyor.”

demeye çalışır.

Diğeri:

“Canının acımaması lazım.”

der.

Ve konuşma biter.

Ama yara bitmez.


ÇOCUKLAR GELİYOR

Sonra çocuklar oldu.

Figen iş hayatından ayrıldı.

Artık yönetici değildi.

Ama yöneticilik yıllarca onun karakterine işlemişti.

Şirket gitmişti.

Toplantılar gitmişti.

Çalışanlar gitmişti.

Fakat kontrol etme ihtiyacı kalmıştı.

Şimdi ev vardı.

Çocuklar vardı.

Ve Arda vardı.

“Arda çocukları al.”

“Arda süt getir.”

“Arda bunu unutma.”

“Arda önce şunu yap.”

Bir gün Arda dayanamadı.

“Figen!”

“Ne?”

“Bir kere de rica ederek söyle.”

Figen sinirlendi.

“Evde yüz tane iş var, bir de cümleleri mi süsleyeceğim?”

Arda:

“Cümleyi süslemek değil mesele.”

“Ne peki?”

Arda:

“Şirketten ayrıldın Figen.”

Bir an sustu.

“Ama yöneticiliği bırakamadın.”

Bu cümle Figen’i kızdırdı.

Ama Arda’nın içinde yıllardır biriken duygu buydu.


Çocuklar büyüdükçe Figen’in bütün hayatı onların etrafında dönmeye başladı.

Ne yiyecekleri…

Ne giyecekleri…

Okulları…

Hastalıkları…

Ödevleri…

Çocuklardan biri:

“Anne köfte istiyorum.”

dese köfte yapılırdı.

Diğeri:

“Makarna.”

dese makarna olurdu.

Arda bir akşam:

“Benim sevdiğim yemeği ne zamandır yapmıyorsun.”

dedi.

Figen:

“Çocuklar yemiyor.”

Arda:

“Çocuklar yemiyor da ben yiyorum.”

Figen:

“İki ayrı yemek mi yapacağım?”

Arda sustu.

Mesele yemek değildi aslında.

Mesele:

“Beni de hatırla.”

demekti.

Arda bir süre sonra kendi kendine:

“Bu evde herkesin ne istediği biliniyor.”

diye düşünmeye başladı.

“Benim hariç.”


FİGEN KENDİSİNİ BIRAKIYOR

Figen zamanla kendisine de bakmamaya başladı.

Üstelik bu geçici değildi.

Yaşam biçimine dönüşmüştü.

Saçlarını gelişigüzel topluyordu.

Makyaj yapmıyordu.

Parfüm kullanmıyordu.

Bol pijamalar…

Bol tunikler…

Geniş eşofmanlar…

Figen yemek yemeyi de çok seviyordu.

Stresli olduğunda yiyordu.

Keyifliyken yiyordu.

Canı sıkıldığında yiyordu.

Çocuklarla yiyordu.

Onlar uyuduktan sonra tekrar yiyordu.

Zamanla ciddi kilo aldı.

Özellikle karnında belirgin bir kilo oluştu.

Eski kıyafetleri olmuyordu.

Kendisine oturan kıyafetleri bırakıp bedenini örten bol şeyler giymeye başladı.

Bir gün aynanın karşısında eski elbiselerinden birini denedi.

Fermuar kapanmadı.

Bir kez daha çekti.

Olmadı.

Sinirlenip elbiseyi yatağa attı.

Bol bir kıyafet giydi.

Aynaya baktı.

Sonra yüzünü çevirdi.

Figen de değişimin farkındaydı.

Ama zamanla:

“Boş ver.”

demeye alıştı.


Arda ise dış görünüşe önem veren bir adamdı.

Sabah işe gidiyordu.

Çevresinde bakımlı kadınlar görüyordu.

Makyajlı…

Saçı düzgün…

Güzel giyinmiş…

Parfüm kokan kadınlar…

Bazıları Arda’ya ilgi de gösteriyordu.

“Bugün çok şıksınız.”

“Bu gömlek size çok yakışmış.”

Arda’nın hoşuna gidiyordu.

Sonra akşam eve dönüyordu.

Kapıyı açıyordu.

Karşısında pijamalı…

Saçı dağınık…

Bütün gün koşturmuş…

Bazen terlemiş…

Ciddi kilo almış Figen.

Arda karşılaştırmaya başladı.

Bu karşılaştırma adil değildi.

Çünkü dışarıdaki kadınların hazırlanmış birkaç saatini görüyordu.

Figen’in ise hayatının tamamını.

Ama insan mutsuz olduğunda her zaman adil düşünmez.

Arda:

“Benim eşim neden artık benim için hazırlanmıyor?”

diye düşünüyordu.

Sonra daha ağır bir düşünce geldi:

“Benim eşim artık sevgilim değil.”


Figen onun çocuklarının annesiydi.

Hayat arkadaşıydı.

En yakın dostuydu.

Hatta Arda bazen kendi kendine:

“Biz artık kanka gibiyiz.”

diyordu.

Çocukları konuşuyorlardı.

Faturaları konuşuyorlardı.

Okulu konuşuyorlardı.

Ama birbirlerine:

“Seni özledim.”

demiyorlardı.


BU KEZ REDDEDİLEN FİGEN’Dİ

İşin ilginç tarafı şuydu:

Figen Arda’yla birlikte olmak istemiyor değildi.

İstiyordu.

Bir gece Arda’ya yaklaştı.

Elini göğsüne koydu.

Arda geri çekildi.

“Çok yorgunum.”

Başka bir gece:

“Yarın erken kalkacağım.”

Başka bir gece:

“Biraz televizyon izleyeceğim.”

Figen bir süre sonra anladı.

Bir gece:

“Arda.”

“Hı?”

“Sen benden kaçıyorsun.”

“Ne alakası var?”

“Kaçıyorsun.”

“Yorgunum.”

“Her gece mi?”

Arda sustu.

Figen’in gözleri doldu.

“Beni istemiyor musun?”

Arda cevap veremedi.

Figen karnına baktı.

Sonra Arda’ya.

“Ben böyle olduğum için mi?”

Arda yine sustu.

Ve bazen susmak, söylenebilecek en ağır cevaptır.


Arda Figen’i hâlâ seviyordu.

Ama fiziksel çekimi azalmıştı.

İşte bu durum onun içindeki çatışmayı büyütüyordu.

“Karımı seviyorum.”

Ama:

“Onu arzulamıyorum.”

Ve dışarıdaki kadınların ilgisi tam da bu boşluğa dokunuyordu.


ARDA’NIN İHTİYAÇ DUYULMA ARZUSU

Bir başka mesele daha vardı.

Figen çok güçlüydü.

Bir sorun çıktığında:

“Ben hallederim.”

diyordu.

Arda bir süre sonra bunu:

“Sana ihtiyacım yok.”

diye duymaya başladı.

Dışarıdaki bazı kadınlar ise:

“Bana yardımcı olur musun?”

“Sen olsan ne yapardın?”

“İyi ki sana sordum.”

diyordu.

Arda kendisini gerekli hissediyordu.

Beğeniliyordu.

Arzulanıyordu.

İhtiyaç duyuluyordu.

Ve bu Arda’nın egosuna çok iyi geliyordu.

Oysa aslında istediği Figen’in güçsüz olması değildi.

İstediği:

Figen güçlü olduğu hâlde kendisini seçsin ve ona ihtiyaç duyduğunu hissettirsin.

Ama Arda bunu henüz anlayamıyordu.


HERA

Ve işte tam o zaman Hera çıktı karşısına.

Hera gençti.

Arda’dan daha küçüktü.

Ve Arda’da kendisini etkileyen birçok şey gördü.

Arda daha olgundu.

Hayat tecrübesi vardı.

Başarılıydı.

İşini kurmuştu.

Çevresi vardı.

Kendinden emin görünüyordu.

Hera’nın dünyasında Arda:

güçlü bir erkekti.

Üstelik Hera’nın da kendi içinde bir boşluğu vardı.

Bir liman arıyordu.

Sığınabileceği…

Kendini güvende hissedebileceği…

Hayatı bilen birisinin omzuna yaslanabileceği bir liman.

Arda ona tam olarak böyle göründü.

Başlangıçta Hera da bunun nereye gideceğini bilmiyordu.

Ama konuşmalar arttı.

Arda onu dinledi.

Hera Arda’yı dinledi.

Arda kendisini beğenilmiş hissetti.

Hera kendisini korunmuş hissetti.

Ve yavaş yavaş ikisi de çizginin dışına çıktılar.


Hera da aslında yaptığı şeyden mutlu değildi.

Çünkü hayatı boyunca kendisini:

“Evli bir adamın hayatındaki ikinci kadın.”

olarak düşünmemişti.

Böyle bir şeyi istemezdi.

Belki başkasının hikâyesinde duysa:

“Ben asla yapmam.”

derdi.

Ama şimdi yapıyordu.

Ve bu da Hera’nın içinde ağır bir çatışma oluşturuyordu.

Bir tarafta:

“Bu yanlış.”

diyordu.

Diğer tarafta:

“Ama onu seviyorum.”

Bir tarafta vicdan…

Diğer tarafta bağlanma…

Bir tarafta ailesi…

Diğer tarafta Arda.


Hera’nın ailesi de ilişkiyi öğrendi.

Anne…

Baba…

Kardeşler…

Hepsi karşı çıktı.

“Bu adam evli.”

“Çocukları var.”

“Kendini neden böyle bir hayatın içine sokuyorsun?”

Hera bazen bağırıyordu.

“Siz anlamıyorsunuz!”

Annesi:

“Ne anlamıyoruz?”

Hera ağlıyordu.

“Ben onu seviyorum!”

Babası öfkeliydi.

“Sevmen her şeyi doğru yapmaz.”

Ama Hera artık duymuyordu.

Ailesine karşı geldi.

Kardeşleriyle arasını bozdu.

Annesinin telefonlarını açmadığı günler oldu.

Çünkü zihninde bütün hayatı Arda’ya daralmaya başlamıştı.

Arda varsa hayat vardı.

Arda yoksa…

Sanki hiçbir şey kalmıyordu.

İşte tehlike burada başladı.

Çünkü sevgi bağımlılığa dönüşüyordu.


İKİ AYRI DÜNYA

Arda Hera’yla ilişki yaşamaya başlayınca Figen’den daha fazla uzaklaştı.

Bir süre sonra Figen’in karşısına çıktı.

“Boşanmak istiyorum.”

dedi.

Figen’in dünyası başına yıkıldı.

“Onun için mi?”

Arda:

“Mesele sadece Hera değil.”

dedi.

Figen patladı.

“SADECE HERA DEĞİL Mİ?”

“Biz zaten yıllardır kötüydük.”

Figen:

“Biz mi?”

Sonra gözlerinden yaşlar aktı.

“Sen bana gelip ‘Biz kötü durumdayız.’ demek yerine gidip başka kadınla ilişki yaşadın!”

Arda:

“Ben yıllardır anlatmaya çalıştım.”

Figen:

“Hayır! Sen yıllardır biriktirdin!”

O gece ikisi de dağıldı.


Figen uzun süre düşündü.

Arda’ya öfkeliydi.

Hera’ya öfkeliydi.

Ama ilk defa kendisine de baktı.

Aynaya geçti.

Üzerinde yine bol pijama vardı.

Saçları dağınıktı.

Karnına baktı.

Sonra geçmişini düşündü.

Arda’yı insanların içinde nasıl düzelttiğini…

Nasıl emir verdiğini…

Çocuklardan sonra onu nasıl ikinci plana attığını…

Sevdiği yemekleri bile yapmadığını…

Kendisine nasıl bakmayı bıraktığını…

Arda’nın:

“Ben senin eşinim.”

dediği zamanları…

İlk defa şöyle düşündü:

“Arda’nın ihaneti onun yanlışı. Ama ben de evliliğimde hiç mi yanlış yapmadım?”

Cevap canını acıttı.

Yapmıştı.


Figen:

“Ben boşanmak istemiyorum.”

dedi.

Arda inanmadı.

“Figen, biz değişmeyiz.”

“Ben değişebilirim.”

“On iki yıldır böylesin.”

“Biliyorum.”

“İki gün sonra yine aynı olacaksın.”

Figen sustu.

Çünkü Arda’nın inanmaması normaldi.

Henüz ortada yalnızca söz vardı.


FİGEN’İN DEĞİŞİMİ

Figen bu kez konuşmak yerine yapmaya başladı.

Beslenmesini değiştirdi.

Yürümeye başladı.

Kilo vermeye başladı.

Kendisine kıyafetler aldı.

Saçını yaptırdı.

Makyaj yapmaya başladı.

Parfüm kullanmaya başladı.

Ama daha önemlisi…

Konuşma biçimini değiştirmeye başladı.

İletişim eğitimleri aldı.

İlişkiler üzerine okudu.

Kendisini gözlemledi.

Bir gün Arda’ya:

“Arda şunu…”

diye başladı.

Sonra durdu.

“Markete gideceksen gelirken bunu da alabilir misin?”

Arda ona baktı.

“Alırım.”

Basit bir cümleydi.

Ama değişimin ilk işaretlerinden biriydi.


Figen bir başka şeyi daha fark etti.

Yıllarca güçlü görünmeye çalışırken kendisini de yormuştu.

Sürekli:

“Ben hallederim.”

“Sana ihtiyacım yok.”

demese de öyle davranıyordu.

Şimdi bazen:

“Bana yardım eder misin?”

diyordu.

Bazen:

“Seni özledim.”

diyordu.

Bazen sadece Arda’nın yanına oturup ona dokunuyordu.

Ve Figen şaşırtıcı bir şey keşfetti:

Yumuşamak güçsüz olmak değildi.


Üstelik Figen’in değişimi bir süre sonra yalnız Arda’yı kazanmak için olmaktan çıktı.

Aynada kendisine baktığında kendisini beğenmeye başladı.

Kilo verdikçe daha iyi hissediyordu.

Saçını yaptığında hoşuna gidiyordu.

Güzel giyindiğinde kendisini canlı hissediyordu.

Yıllarca yalnızca anne…

Yönetici…

Evin sorumlusu…

Olmuştu.

Şimdi yeniden:

“Ben bir kadınım.”

diyordu.

Ve bu ona iyi geliyordu.


ARDA İKİ KADIN ARASINDA

Fakat problem şuydu:

Arda’nın hayatında hâlâ Hera vardı.

Bir tarafta değişmeye başlayan Figen.

Diğer tarafta Arda’ya âşık olmuş Hera.

Arda bir süre iki kadın arasında gidip gelmeye başladı.

Ve işte hikâyenin en karanlık dönemi burada başladı.

Başlangıçta bu gidip gelmeler güzel oluyordu.

Arda Figen’den ayrılıp Hera’ya gidiyordu.

Hera günlerdir onu özlemiş oluyordu.

Kapıyı açıyordu.

Birbirlerine sarılıyorlardı.

“Çok özledim seni.”

“Ben de.”

İlk saatler çok güzeldi.

Özlem…

Yakınlık…

Birlikte olmak…

Sanki bütün problemler yok olmuş gibi.

Ama sonra…

Özlem bitiyordu.

Gerçek hayat geri geliyordu.

Hera soruyordu:

“Ne zaman karar vereceksin?”

Arda geriliyordu.

“Yine mi başladık?”

“Ne demek yine mi? Ben ne olacağım?”

“Hera şimdi konuşmayalım.”

“Ne zaman konuşacağız?”

Arda’nın içinde zaten büyük bir stres vardı.

Bir anda bağırıyordu.

“YETER!”

Hera ağlamaya başlıyordu.

“Ben senin için ailemi karşıma aldım!”

Arda:

“Ben sana bunu yap demedim!”

“Beni sevdiğini söyledin!”

“Seviyorum ama…”

Hera:

“AMA NE?”

Ve kavga büyüyordu.


Arda kapıyı çarpıp çıkıyordu.

Arabaya biniyordu.

Sinirli…

Öfkeli…

Kalbi çarpıyor…

Başı ağrıyor…

Nereye gideceğini bilmiyor.

Sonra Figen’e gidiyordu.

Figen kapıyı açıyordu.

İlk başta özlem…

Çocukların boynuna sarılması…

Figen’in:

“Hoş geldin.”

demesi…

Bir süre her şey sakin.

Sonra konu Hera’ya geliyordu.

Figen:

“Onun yanından mı geldin?”

Arda:

“Figen başlama.”

“Ben başlamıyorum!”

“Yine sorguya çekiyorsun.”

“Ben senin karınım Arda!”

Arda’nın öfkesi yeniden yükseliyordu.

“BİLİYORUM!”

Figen:

“Biliyorsan neden hâlâ karar veremiyorsun?”

Ve birkaç saat sonra…

Bu defa Figen’le kavga.

Kapı çarpıyor.

Arda yeniden arabaya biniyor.

Ve nereye gidiyor?

Hera’ya.


Böylece korkunç bir döngü başladı.

Figen…

Hera…

Figen…

Hera…

İlk buluşmada özlem.

Sonra yakınlık.

Ardından gerçekler.

Sonra kıskançlık.

Sorgulama.

Öfke.

Kavga.

Kapı çarpması.

Kaçış.

Ve diğer kadına sığınma.

Sonra orada da aynı şey.

Bu artık bir aşk üçgeninden çıkmıştı.

Bir bağımlılık döngüsüne dönüşmüştü.

Hiçbiri gerçekten huzurlu değildi.

Ama hiçbiri kopamıyordu.


Arda artık sürekli stresliydi.

İş yerinde aklı başka yerdeydi.

Telefon çaldığında irkiliyordu.

Figen mi?

Hera mı?

Birine cevap verse diğeri kızıyordu.

Birine gitse diğerine karşı vicdan azabı duyuyordu.

Geceleri uyuyamıyordu.

Bazen arabada saatlerce oturuyordu.

Direksiyonun başında hiçbir yere gitmeden…

Sadece düşünüyordu.

“Ben ne yapıyorum?”

Ama ertesi gün yine aynı döngü.


Figen de dağılmıştı.

Arda eve gelmeyince:

“Nerede?”

diye düşünüyordu.

Telefonuna bakıyordu.

Saat geçiyordu.

Kalbi sıkışıyordu.

Hera’yı düşünüyordu.

Sonra kendisini.

Aynaya gidiyordu.

“Kime gidiyor?”

diye düşünüyordu.

“Bende olmayan ne var onda?”


Hera da perişandı.

Arda Figen’e gittiğinde telefonun başında bekliyordu.

Bir dakika…

On dakika…

Bir saat…

Mesaj gönderiyordu.

“İyi misin?”

Cevap yok.

Bir mesaj daha.

“Neredesin?”

Yine cevap yok.

Sonra:

“Figen’le misin?”

Cevap gelmediğinde zihni onu yiyip bitiriyordu.

Arda’nın Figen’e döndüğünü düşünüyor…

Onların birlikte olduğunu hayal ediyor…

Öfkeleniyor…

Ağlıyor…

Telefonu eline alıyor…

Sonra bırakıyor…

Sonra yeniden yazıyordu.

Bu kez:

“Demek beni hiç sevmemişsin.”


Üç insan artık yemek yiyor ama yediğinin tadını almıyordu.

Çay içiyorlar ama çayın tadını bilmiyorlardı.

İşe gidiyorlar ama işleriyle ilgilenemiyorlardı.

Bir odada oturuyorlar ama zihinleri başka yerdeydi.

Uyumaya çalışıyorlar…

Ama beyinleri durmuyordu.

Üçü de farklı şekillerde dibe gidiyordu.


HERA’NIN ÇIKMAZI

Hera için süreç daha da ağırlaşmaya başladı.

Çünkü artık sadece Arda’yı sevmiyordu.

Arda’yı hayatının merkezi hâline getirmişti.

Ailesini karşısına almıştı.

Arkadaşlarıyla uzaklaşmıştı.

Hayatını Arda’nın kararına bağlamıştı.

Ve Arda:

“Ben aileme dönmeyi düşünüyorum.”

demeye başladığında Hera’nın dünyası çökmeye başladı.

Bir gün Arda:

“Hera, böyle devam edemeyiz.”

dedi.

Hera’nın yüzü değişti.

“Ne demek?”

“Bir karar vermem gerekiyor.”

“Ne kararı?”

Arda sustu.

Hera anladı.

“Figen’e döneceksin.”

Arda:

“Çocuklarım var.”

Hera:

“Ben neyim?”

“Hera…”

“BEN NEYİM ARDA?”

Hera ağlamaya başladı.

“Ben senin için ailemi karşıma aldım!”

“Biliyorum.”

“Hayır bilmiyorsun!”

Hera’nın sesi titriyordu.

“Benim geri dönebileceğim bir yer bıraktın mı?”

Arda:

“Ben senden aileni terk etmeni istemedim.”

Bu cümle Hera’yı daha da öfkelendirdi.

“Şimdi bütün suçu bana mı atacaksın?”


Hera’nın korkusu büyüdükçe davranışları da kontrolden çıkmaya başladı.

Bir noktada Arda’ya:

“Beni bırakırsan yaşayamam.”

demeye başladı.

Arda bunun ağırlığını taşıyamıyordu.

“Hera böyle konuşma.”

“Gerçek bu.”

“Değil!”

“Benim senden başka kimim kaldı?”

Arda:

“Ailen var.”

Hera acı bir şekilde güldü.

“Senin yüzünden hepsiyle aram bozuldu.”

Arda:

“Benim yüzümden değil…”

Hera bağırdı:

“YETER!”


Bir süre sonra Hera’nın söylemleri daha ağır bir noktaya geldi.

Kendisini öldürmekten söz etmeye başladı.

Arda korktu.

Bu artık sıradan bir ayrılık tartışması değildi.

Hera ciddi bir ruhsal krizin içine giriyordu.

Arda bir taraftan:

“Bu ilişkiyi bitirmeliyim.”

diye düşünüyor…

Diğer taraftan:

“Ya kendisine bir şey yaparsa?”

korkusuyla geri adım atıyordu.

Böylece Hera’nın korkusu Arda’yı bağlıyor…

Arda’nın kararsızlığı Hera’nın umudunu diri tutuyor…

Umut yeniden kırılınca Hera daha büyük tepki veriyordu.

Döngü böyle büyüdü.

Bu artık sevgi değildi yalnızca.

Korku…

Bağımlılık…

Suçluluk…

Ve çaresizlik birbirine karışmıştı.


Bir gün Arda kesin konuşmaya çalıştı.

“Hera, ben aileme dönmek istiyorum.”

Hera’nın yüzü bembeyaz oldu.

“Hayır.”

“Hera…”

“Hayır Arda.”

“Beni dinle.”

“Gitmeyeceksin.”

“Hera, ben…”

Hera bir anda:

“Ben hamileyim.”

dedi.

Arda dondu.

Oda sessizleşti.

“Nesin?”

“Hamileyim.”

Arda’nın yüzünün rengi değişti.

Bir sandalyeye oturdu.

Başını ellerinin arasına aldı.

Bütün hayatı bir anda daha da karmaşık hâle gelmişti.

Çocukları…

Figen…

Hera…

Şimdi bir çocuk daha mı?

Arda’nın kalbi deli gibi çarpıyordu.

Ama zaman geçtikçe gerçeğin böyle olmadığı ortaya çıktı.

Hera hamile değildi.

Bunu Arda’nın gitmesini engellemek için söylemişti.

Gerçek ortaya çıktığında Arda’nın içinde başka bir şey kırıldı.

“Hera…”

Sesi titriyordu.

“Bunu nasıl yaparsın?”

Hera ağlıyordu.

“Çünkü gidecektin!”

“Bana yalan söyledin!”

“Seni kaybetmek istemedim!”

“Bu nasıl bir şey biliyor musun?”

Hera:

“BİLMİYORUM!”

Sonra yere çöktü.

Ağlıyordu.

“Hiçbir şey bilmiyorum artık!”

İşte belki Hera’nın gerçeği de buydu.

Artık ne yaptığını gerçekten bilmiyordu.

Yanlışını doğru sanmıyordu.

Sadece kaybetme korkusuyla yanlış üstüne yanlış yapıyordu.


ÜÇÜ DE DİBİ GÖRÜYOR

Bu süreçte üçü de çok yıprandı.

Arda sürekli sinirliydi.

Küçük bir şeyde patlıyordu.

Birisi yanlış bir cümle söylese bağırıyordu.

Telefon çalsa geriliyordu.

Figen’in yanında Hera’yı düşünüyor…

Hera’nın yanında çocuklarını düşünüyordu.

Hiçbir yerde tam değildi.

Hera:

“Yanımdasın ama burada değilsin.”

diyordu.

Figen de aynı cümleyi söylüyordu.

“Yanımdasın ama burada değilsin.”

Arda iki ayrı kadından aynı cümleyi duyuyordu.

Çünkü gerçekte hiçbir yerde değildi.

Kendi hayatının içinde bile yoktu artık.


Figen geceleri ağlıyordu.

Bazen aynaya bakıp:

“Ben nasıl buraya geldim?”

diyordu.

Bazen Arda’ya öfke duyuyordu.

Bazen Hera’ya.

Bazen kendisine.

Bazen:

“Bırakayım gitsin.”

diyordu.

On dakika sonra:

“Hayır. Bu evliliği kurtaracağım.”

diyordu.


Hera ise daha da yalnızlaşmıştı.

Ailesiyle bağı zedelenmişti.

Arda’yı kaybetme ihtimali her gün onu biraz daha korkutuyordu.

Bazen Arda’yı seviyordu.

Bazen ona nefret duyuyordu.

“Beni neden bu hayatın içine soktun?”

diyordu.

Arda:

“İkimiz girdik.”

diyordu.

Hera:

“Sen evine döneceksin! Ben ne olacağım?”

İşte Hera’nın en büyük korkusu buydu.

Arda’nın dönebileceği bir ev vardı.

Çocukları vardı.

Figen vardı.

Hera ise kendi elleriyle eski hayatından uzaklaşmıştı.

Ve kendisini ortada kalmış hissediyordu.


ARDA’NIN KIRILMA ANI

Bir akşam Arda Figen’in evine geldi.

Çocuklardan biri koşarak boynuna sarıldı.

“Baba.”

Arda çocuğunu öptü.

Çocuk:

“Bu gece burada kalacak mısın?”

Arda dondu.

“Neden sordun?”

Çocuk omuzlarını kaldırdı.

“Kal işte.”

Sonra gidip oyununa devam etti.

Ama o küçücük cümle Arda’nın içine saplandı.

O gece çocukların odasına girdi.

Uyuyorlardı.

Kapının kenarında durdu.

Uzun süre onları seyretti.

Kendi kendine:

“Ben ne yapıyorum?”

diye sordu.

Bir tarafta arzuları…

Bir tarafta çocukları.

Bir tarafta yeni ve heyecanlı bir hayat…

Bir tarafta on iki yıllık emek.

Bir tarafta:

“Ben ne istiyorum?”

sorusu.

Diğer tarafta çok daha ağır bir soru:

“Doğru olan ne?”


Arda ilk defa meseleyi yalnız kendi mutluluğu üzerinden düşünmemeye başladı.

Bu çocuklar ona emanetti.

Eşi ona emanetti.

Kendisi de yaptığı seçimlerden Allah’a karşı sorumluydu.

Bir gün bütün bu yaşananların hesabını yalnız insanlara değil…

Allah’a da vereceği düşüncesi onu sarstı.

“Ben mutsuzdum.”

demek…

Yaptığını doğru yapmıyordu.

“Figen kendisine bakmıyordu.”

demek…

İhaneti doğru yapmıyordu.

“Beni küçümsüyordu.”

demek…

Yalanı doğru yapmıyordu.

“İhtiyaçlarım vardı.”

demek…

Her tercihi meşru hâle getirmiyordu.

Arda ilk defa mazeretlerini bırakıp şöyle dedi:

“Ben yanlış yaptım.”

Ve belki tövbenin başladığı yer burasıydı.


Hera’yı seviyordu.

Bunu inkâr etmiyordu.

Ama sevmenin her zaman devam etmek anlamına gelmediğini anlamaya başladı.

Bazen insan birini sevebilir…

Ama onunla yürüdüğü yol yine de yanlış olabilir.

Bazen iki insan birbirine gerçekten bağlanabilir…

Ama bu, kurdukları ilişkinin doğru olduğu anlamına gelmez.

Arda bunu geç anlamıştı.

Ama anlamıştı.


KARAR

Arda Hera’nın karşısına çıktı.

Bu defa daha sakindi.

“Hera.”

Hera onun yüzüne baktığı anda bir şeylerin farklı olduğunu anladı.

“Ne oldu?”

Arda:

“Ben eve dönüyorum.”

Hera’nın gözleri doldu.

“Hayır.”

“Hera…”

“Hayır.”

Arda:

“Beni dinle.”

“Ben seni dinlemek istemiyorum.”

“Hera…”

Hera bağırdı:

“Beni sevmiyor musun?”

Arda sustu.

Sonra:

“Sevdim.”

Hera:

“Sevdim mi?”

Arda’nın da gözleri doldu.

“Seni sevmediğimi söylemiyorum.”

“E o zaman neden?”

Arda:

“Çünkü sevdiğim her şeyi yapmak zorunda değilim.”

Hera sustu.

Arda devam etti:

“Çocuklarım var.”

Hera:

“Benim suçum mu?”

“Hayır.”

“Figen var.”

“Evet.”

“Ben neyim?”

Arda uzun süre cevap veremedi.

Sonunda:

“Benim yanlış zamanda, yanlış yerde sığındığım bir insansın.”

Hera’nın gözlerinden yaşlar boşaldı.

“Ben seni gerçekten sevdim.”

Arda:

“Biliyorum.”

Hera:

“Ben senin için herkesi karşıma aldım.”

Arda’nın sesi kırıldı.

“Keşke almasaydın.”

Hera ağlayarak:

“Şimdi mi söylüyorsun?”

Arda başını eğdi.

“Haklısın.”


Bu ayrılık Hera için çok ağır oldu.

Bu yüzden Arda yalnız bırakıp kaçamadı.

Hera’nın kendisine zarar vermekten söz etmesi artık ciddiye alınması gereken bir krizdi.

Yakınlarının devreye girmesi gerekti.

Ailesinin haberdar olması gerekti.

Çünkü bir insanın hayatının sorumluluğu tek başına sevgilisinin omuzlarına bırakılamazdı.

Hera’nın ihtiyacı artık Arda’nın sevgisinden fazlasıydı.

Yardım gerekiyordu.

Destek gerekiyordu.

Kendi hayatını yeniden kurması gerekiyordu.

Ve belki de en zoru:

Arda olmadan da var olduğunu yeniden öğrenmesi gerekiyordu.


EVE DÖNÜŞ

Arda Figen’e döndü.

Ama bu:

“Ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar.”

diye biten bir masal değildi.

Çünkü insan eve bir gecede dönebilir.

Güven aynı gece dönmez.

Arda:

“Ben döndüm.”

diyebilirdi.

Ama Figen’in zihnindeki Hera gitmemişti.


Figen değişmeye devam etti.

Kilo verdi.

Kendisine baktı.

Saçını yaptı.

Giyimine dikkat etti.

Parfüm kullandı.

Konuşmasını değiştirdi.

Ama bir dönem bütün bunların merkezine Hera oturdu.

Figen’in zihninde görünmez bir yarış başladı.

“Hera nasıl giyiniyor?”

“Hangi parfümü kullanıyor?”

“Arda onda neyi sevdi?”

“Nasıl konuşuyordu?”

Bir gün Arda’nın Hera’da sevdiğini bildiği parfümü aldı.

Eve gelip sıktı.

Arda kokuyu fark etti.

Yüzü değişti.

Figen hemen:

“Beğendin mi?”

dedi.

Arda sustu.

“Figen…”

“Ne?”

“Bu parfüm…”

Figen’in gözleri doldu.

“Evet!”

Sonra bir anda patladı.

“ÇÜNKÜ SEN ONDA BUNU SEVİYORDUN!”

Arda sustu.

Figen ağlıyordu.

“Nasıl giyiniyor bakıyorum!”

“Nasıl konuşuyor bakıyorum!”

“Nasıl saç yapıyor bakıyorum!”

“Sen onda neyi sevdin anlamaya çalışıyorum!”

Arda:

“Figen…”

Figen:

“Ben kocamı bir kadın yüzünden kaybetme noktasına geldim!”

Sonra sesi küçüldü.

“Ben kendimi onunla kıyaslamadan nasıl yaşayacağımı bilmiyorum.”


İşte Figen’in gerçek yarası buydu.

Hera artık Arda’nın hayatında yoktu.

Ama Figen’in kafasının içindeydi.

Hera kilometrelerce uzakta olsa bile…

Figen onu her gün eve getiriyordu.

Bir elbisede…

Bir parfümde…

Bir aynada…

Bir gecikmede…

Bir telefon sesinde…


Bir gece Figen aynanın karşısına geçti.

Kilo vermişti.

Saçları güzeldi.

Makyajı güzeldi.

Üzerindeki elbise yakışmıştı.

Uzun uzun kendisine baktı.

Sonra birden şu soru geldi:

“Ben kime dönüşmeye çalışıyorum?”

Sessizlik.

“Hera’ya mı?”

Figen’in gözleri doldu.

Bir süre aynadaki kendisine baktı.

Sonra:

“Hayır.”

dedi.

“Ben Figen’im.”

İşte Figen’in ikinci dönüşümü burada başladı.

Birincisi Arda’yı kaybetmemek içindi.

İkincisi ise:

Kendisini kaybetmemek için.


Artık makyaj yaptığında yalnız:

“Arda beğensin.”

diye yapmıyordu.

Kendisi beğendiği için yapıyordu.

Kilo verirken:

“Hera’dan daha iyi olayım.”

demiyordu.

Kendi bedeninin içinde daha iyi hissetmek için yapıyordu.

Güzel giyiniyor…

Parfüm sürüyor…

Saçını yapıyor…

Ama artık yarışmıyordu.

Kendisine dönüyordu.

Ve Figen şaşırtıcı bir şey fark etti.

Yıllarca:

“Ben güçlüyüm.”

diye dolaşmıştı.

Ama şimdi kendisini çok daha güçlü hissediyordu.

Çünkü artık güçlü görünmek zorunda değildi.


ARDA GÜVENİ YENİDEN KURUYOR

Arda’nın da yapması gereken çok şey vardı.

“Özür dilerim.”

yetmiyordu.

Telefonunu saklamadı.

Nereye gittiğini söyledi.

Geç kalırsa haber verdi.

Figen aynı soruyu tekrar tekrar sorduğunda mümkün olduğunca sakin cevap verdi.

Çünkü güveni yıkan kendisiydi.

Tamir edilirken çıkan sese tahammül etmek zorundaydı.

Bir gece eve yarım saat geç geldi.

Figen’in kalbi hızlandı.

Arda kapıyı açınca:

“Neredeydin?”

dedi.

Arda:

“Toplantı uzadı. Sana mesaj attım.”

Figen telefona baktı.

Mesaj gerçekten oradaydı.

Bir süre sustu.

Arda:

“Hera geldi aklına değil mi?”

Figen başını eğdi.

“Evet.”

Arda bu kez:

“Daha ne kadar?”

demedi.

Yanına oturdu.

Elini tuttu.

Figen:

“Bir gün geçecek mi?”

Arda:

“Bilmiyorum.”

Sonra:

“Ama geçmesi için üzerime düşeni yapacağım.”

dedi.

Güven böyle geri geldi.

Bir büyük cümleyle değil.

Yüzlerce küçük davranışla.


Arda çocukların yükünü de daha fazla almaya başladı.

Figen hazırlanacaksa:

“Sen hazırlan, ben ilgilenirim.”

diyordu.

Eskiden:

“Kendine bak.”

demek kolaydı.

Şimdi Figen’in kendisine bakabilmesi için ona zaman açıyordu.

Bu Arda’nın da öğrendiği şeylerden biriydi.

Bir insandan değişmesini istemek başka…

Değişebilmesi için onun yanında durmak başka.


Figen de Arda’yı daha çok görmeye başladı.

Bir akşam Arda tencerenin kapağını açtı.

En sevdiği yemek vardı.

Şaşırdı.

“Bunu sen mi yaptın?”

Figen:

“Yok komşu.”

Arda güldü.

Figen de güldü.

“Tabii ben yaptım.”

Arda:

“Çocuklar yemiyor ama.”

Figen hafifçe gülümsedi.

“Evde sadece çocuklar yaşamıyor.”

Arda sustu.

Çünkü yıllar önce söylemek istediği şey tam olarak buydu.

Mesele yemek değildi.

Hatırlanmaktı.


BİRBİRLERİNİ YENİDEN ÖĞRENİYORLAR

İkisi de eğitimler aldı.

Okudular.

Dinlediler.

İlişkileri üzerine konuştular.

Eskiden:

“Kim haklı?”

diye kavga ediyorlardı.

Şimdi:

“Karşımdaki ne anlatmaya çalışıyor?”

diye sormaya başladılar.

Figen bir şeyi düzelteceği zaman:

“Ben bununla ilgili başka bir şey okudum. Beraber bakalım mı?”

diyordu.

Arda kırıldığında içine kapanmak yerine:

“Bu söylediğin beni kırdı.”

demeye çalışıyordu.

Figen:

“Ben bütün gün aile için uğraşıyorum.”

diyordu.

Arda artık bunu:

“Seninle ilgilenmiyorum.”

diye yorumlamıyordu.

Arda:

“Bana da zaman ayırmanı istiyorum.”

diyordu.

Figen bunu:

“Sen kötü bir annesin.”

şeklinde duymamaya çalışıyordu.

Yıllarca aynı dili konuşmuşlardı.

Ama birbirlerinin cümlelerini yanlış tercüme etmişlerdi.

Şimdi yeniden öğreniyorlardı.


Bir gece Figen:

“Ben yıllarca problemi bilmiyordum.”

dedi.

Arda:

“Ben de doğru anlatmıyordum.”

Figen:

“Problemi bilmeyince çözümü de bulamıyorsun.”

İşte onların yıllarca yaşadığı şey buydu.

Sonuçlarla savaşıyorlardı.

Ama sebepleri görmüyorlardı.


Zamanla Figen’in zihnindeki Hera küçülmeye başladı.

Önce her gün düşünüyordu.

Sonra haftada birkaç kez.

Sonra haftada bir.

Sonra bazen aylar geçiyordu.

Bir gün banyoda parfümlerin olduğu rafa baktı.

Hera’nın kullandığı o parfüm hâlâ oradaydı.

Şişeyi eline aldı.

Kapağını açtı.

Kokusunu aldı.

Bir zamanlar bu koku kalbini sıkıştırırdı.

Şimdi hiçbir şey hissetmedi.

Bir süre şişeye baktı.

Sonra çöpe attı.

Kimse görmedi.

Arda bile.

Ama belki Figen’in gerçek zaferi buydu.

Çünkü artık Hera’yı yenmeye çalışmıyordu.

Hera’nın kendi zihni üzerindeki hâkimiyetini bitirmişti.


HERA’NIN DA HAYATI DEVAM ETMELİYDİ

Hera içinse iyileşme başka bir şey demekti.

Arda’dan kopmak.

Ailesiyle yeniden konuşabilmek.

Yaptığı hatayı kabul etmek.

Kendisini yalnızca:

“Arda’nın sevdiği kadın.”

olarak tanımlamayı bırakmak.

Çünkü Hera’nın en büyük yanılgısı buydu.

Bütün kimliğini bir insanın sevgisine bağlamıştı.

Arda gidince:

“Ben kimim?”

sorusuyla baş başa kalmıştı.

Bu soru çok acıydı.

Ama belki hayatında ilk defa kendisine sorması gereken gerçek soru buydu.

Arda onun limanı olamazdı artık.

Hera kendi kıyısını bulmak zorundaydı.


YILLAR SONRA

Bir akşam Figen ile Arda balkonda oturuyordu.

Çocukların sesi içeriden geliyordu.

Figen:

“Keşke bunların hiçbirini yaşamasaydık.”

dedi.

Arda başını eğdi.

“Keşke.”

Figen:

“Bunu yaşamak zorunda değildik.”

“Değildik.”

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra Figen:

“Ama bir şey söyleyeyim mi?”

“Söyle.”

“Ben eski Figen olmak istemiyorum.”

Arda ona baktı.

Figen gülümsedi.

“Yanlış anlama.”

Sonra kendisini işaret etti.

“Ben bu kadını daha çok seviyorum.”

Arda gülümsedi.

“Ben de.”

Figen hemen:

“Ben kendim için söyledim.”

İkisi güldü.

Belki yıllar sonra ilk defa bu kadar rahat güldüler.


Çocuklar da evin değiştiğini görüyordu.

Çocuklara hiçbir şey anlatılmasa bile çocuklar evin havasını bilir.

Kapıların nasıl kapandığını…

Annenin babaya nasıl baktığını…

Babanın anneyle nasıl konuştuğunu…

Sofradaki sessizliği…

Hepsini hissederler.

Ama şimdi başka bir şey görüyorlardı.

Anne ve babalarının beraber güldüğünü…

Sarılabildiğini…

Özür dileyebildiğini…

Tartışıp sonra konuşabildiğini…

Birbirlerine değer verdiğini…

Bir gün çocuklardan biri:

“Ben büyüyünce sizin gibi evleneceğim.”

dedi.

Arda ile Figen birbirlerine baktılar.

İkisinin de gözleri doldu.

Çünkü bir dönem çocuklarının:

“Ben asla evlenmeyeceğim.”

diye düşünmesinden korkabilirlerdi.

Şimdi ise çocuklar evliliği sadece kavga ve ayrılık olarak görmüyorlardı.

Evlilik bazen:

Hata yapmak…

Hatanı kabul etmek…

Özür dilemek…

Kendini değiştirmek…

Karşındakini yeniden tanımak…

Ve doğru olduğuna inanıyorsan birbirini yeniden seçmekti.


Arda yıllar sonra önemli bir şey öğrendi:

Figen’in kendisine muhtaç olmasını istemiyordu aslında.

Figen tarafından seçilmek istiyordu.

Figen de başka bir şey öğrendi:

Güçlü olmak:

“Kimseye ihtiyacım yok.”

demek değildi.

Bazen gerçek güç:

“Tek başıma da yapabilirim. Ama seninle yapmak istiyorum.”

diyebilmekti.

Arda ayrıca şunu öğrendi:

Bir insanın ihtiyaçlarının olması…

Her davranışını haklı çıkarmaz.

Cinsel ihtiyaç gerçek olabilir.

İlgi ihtiyacı gerçek olabilir.

Takdir edilme arzusu gerçek olabilir.

Ama insan yine de nasıl davranacağını seçer.

Arda’nın Hera’ya yönelmesi kendi seçimiydi.

Bunun sorumluluğunu Figen’in kilosuna…

Karakterine…

Konuşmasına…

Ya da hatalarına bırakamazdı.

Figen de başka bir şeyi öğrendi:

Arda’nın ihaneti onun suçu değildi.

Ama bu, kendi evliliğinde yaptığı yanlışlara bakmasına engel değildi.

İnsan aynı anda iki şeyi söyleyebilirdi:

“Bana yanlış yapıldı.”

Ve:

“Ben de nerede yanlış yaptım?”

Biri diğerini ortadan kaldırmıyordu.

Hera da belki en ağır dersi öğrendi:

Bir insana âşık olmak…

Kendi hayatımızı ona teslim etmek değildir.

Bir insan giderse bizim de yok olmamız gerekmiyor.

Sevgi, insanı kendisinden vazgeçirecek kadar büyüdüğünde artık sevginin yanında başka yaralar da vardır.

Ve o yaraların iyileşmesi gerekir.


Sonunda üçü de aynı şeyi farklı yollardan öğrendi:

İnsan problemin sebebini anlamadan yalnızca sonucuyla savaşırsa aynı acıyı tekrar tekrar üretir.

Figen sonucu görüyordu:

Soğuk bir evlilik.

Ama sebepleri görmüyordu.

Arda sonucu görüyordu:

Mutsuzluk.

Ama kendi suskunluğunu ve yanlış seçimlerini görmüyordu.

Hera sonucu görüyordu:

Arda’nın kendisine gelmesini.

Ama bu ilişkinin üzerine kurulduğu kırık zemini görmek istemiyordu.

Sonunda sebepler görünmeye başladı.

İletişimsizlik…

İhmal…

Ego…

Kontrol…

Arzu…

Takdir ihtiyacı…

Kıskançlık…

Bağımlılık…

Yalnızlık korkusu…

Romantizmin kaybolması…

Ve konuşulmayan beklentiler.

Sebep değişmeye başladığında sonuç da değişmeye başladı.


İlişkiler bir gecede iyileşmedi.

Figen bazen eski otoriter tonuna döndü.

Sonra durdu.

“Özür dilerim.”

dedi.

“Yine eski Figen geldi.”

Arda bazen içine kapandı.

Figen:

“Yine kaçıyorsun.”

dedi.

Arda bu kez kapıyı çarpıp gitmedi.

“Evet.”

dedi.

“Konuşalım.”

İşte değişim buydu.

Hiç hata yapmamak değil.

Hatayı artık daha erken fark edebilmek.


Yıllar önce küçük evlerinde Figen Arda’ya:

“Emek boşa gitmez.”

demişti.

Yıllar sonra ikisi de o cümlenin başka bir anlamını öğrendi.

Evlilik de emek istiyordu.

Ama yalnızca birlikte yaşamak değil…

Birbirini anlamaya çalışmak…

Birbirinin değiştiğini fark etmek…

Birbirini sıradanlaştırmamak…

Sevgili olmayı unutmamak…

Ve her gün yeniden:

“Sen bugün kimsin?”

“Neye ihtiyacın var?”

“Ben seni nasıl daha iyi anlayabilirim?”

diye sorabilmek gerekiyordu.

Arda ile Figen bunu çok geç öğrendiler.

Büyük bedeller ödediler.

Hera da büyük bedel ödedi.

Üç insan da bir dönem dibi gördü.

Ama dibe vurmak bazen hayatın bittiği yer değildir.

Bazen insanın ilk defa:

“Böyle devam edemem.”

dediği yerdir.

Ve belki gerçek dönüşüm de tam orada başlar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir