Esma’nın sabırla yoğrulmuş hayatı
Esma, Hasan ile Hatice’nin sekiz çocuğundan biriydi.
Anadolu’nun küçük bir köyünde, kerpiç duvarlı, kışın soğuğu içeri alan, yağmur yağdığında tavanından su damlayan küçücük bir evde yaşıyorlardı.
Ev küçüktü.
Ama çocuk çoktu.
Sofra küçüktü.
Ama karınlar açtı.
Bazı akşamlar sofraya yalnızca bir tas çorba gelirdi.
Hatice, çorbayı sekiz çocuğuna paylaştırırken kaşığı her tabağa biraz daha az koyardı.
Sonra çocuklarının gözü kendi önündeki boş tabağa kaymasın diye:
“Ben yedim yavrum, siz yiyin.”
derdi.
Oysa yememişti.
Esma bunu yıllar sonra anlayacaktı.
Çocukken annelerin hiç acıkmadığını sanıyordu.
“Anne, sen neden yemiyorsun?”
Bir akşam evde yalnızca üç parça ekmek kalmıştı.
Hatice ekmekleri çocuklarının arasında paylaştırdı.
Esma elindeki küçücük parçaya baktı.
Sonra annesine.
“Anne, senin ekmeğin nerede?”
Hatice gülümsedi.
“Ben tokum kızım.”
Esma ekmeğinden küçük bir parça koparıp annesine uzattı.
“Bir lokma ye.”
Hatice önce almak istemedi.
Ama kızının gözlerine bakınca dayanamadı.
Küçücük lokmayı aldı.
Ağzına götürdü.
Bir anne bazen bir lokma ekmeği değil, çocuğunun sevgisini yutar.
Hatice başını çevirdi.
Çocukları gözyaşını görmesin diye.
O gece Esma annesinin neden ağladığını anlamadı.
Yıllar sonra kendisi anne olduğunda anlayacaktı.
ON YAŞINDA BİTEN ÇOCUKLUK
Esma on yaşına bastığı yıl köye İstanbul’dan bir haber geldi.
Varlıklı bir aile, ev işlerine yardım edecek küçük bir kız arıyordu.
Karşılığında karnını doyuracak, üstünü başını alacaklardı.
Hasan günlerce sustu.
Hatice her duyduğunda:
“Daha çocuk o.”
diyordu.
Ama evde sekiz çocuk vardı.
Kış yaklaşıyordu.
Odun azdı.
Un azdı.
Para yoktu.
Bir gece Hasan ile Hatice çocukların uyuduğunu sanarak konuşmaya başladılar.
Esma aslında uyumuyordu.
Yorganın altında sessizce onları dinliyordu.
Hatice ağlayarak:
“Ben kızımı nasıl göndereyim Hasan? Daha saçını kendisi tarayamıyor.”
dedi.
Hasan’ın sesi titredi.
“Burada da aç Hatice.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Hasan çok daha kısık bir sesle:
“Belki orada hiç değilse karnı doyar.”
dedi.
Esma o gece ilk kez kendisinin bir yük olduğunu düşündü.
On yaşındaydı.
Ve küçücük kalbi, ailesine yardım etmenin yolunun evinden gitmek olduğunu sandı.
ANNESİNDEN AYRILDIĞI SABAH
Gideceği sabah Hatice kızının saçlarını uzun uzun taradı.
Normalde iki dakikada ördüğü saçları o sabah bir türlü bitiremedi.
Çünkü elleri titriyordu.
Esma:
“Anne, canımı acıtmıyorsun. Niye yavaş tarıyorsun?”
diye sordu.
Hatice cevap veremedi.
Saçlarını ördü.
Sonra çözdü.
Bir daha ördü.
Sanki saç örgüsü bitmezse kızı da gitmeyecekti.
Esma’nın bohçasına iki elbise, bir çift çorap ve küçük bir tarak koydu.
Hepsi buydu.
Esma kapının önüne çıktığında kardeşleri etrafında toplandı.
En küçük kardeşi eteğine yapıştı.
“Esma abla gitme.”
dedi.
Esma güçlü görünmeye çalıştı.
“Gidip geleceğim.”
dedi.
Ama kendisi de ne zaman döneceğini bilmiyordu.
Araç hareket etmeye başladığında Hatice arkasından yürüdü.
Sonra biraz daha yürüdü.
Araç hızlandı.
Hatice koşmaya başladı.
“Esma!”
diye seslendi.
Küçük kız arka camdan annesine baktı.
Elini cama koydu.
Annesi giderek küçüldü.
Köy küçüldü.
Evleri küçüldü.
Sonra hepsi gözden kayboldu.
Esma camdan başını çevirdi.
Bohçasına sarıldı.
Sessizce ağladı.
O sabah köyden ayrılan yalnızca küçük bir kız değildi.
Esma’nın çocukluğu da o araçla birlikte evinden ayrılmıştı.
ZENGİN EVİN YOKSUL ÇOCUĞU
İstanbul’daki ev Esma’nın gördüğü en büyük evdi.
Masalar yemek doluydu.
Dolaplar kıyafet doluydu.
Odalar büyüktü.
Ama Esma için o evde küçücük bir yer bile yoktu.
Sabah herkesten önce kalkıyordu.
Yerleri siliyor, bulaşıkları yıkıyor, odaları topluyordu.
İlk günlerden birinde mutfakta kalan yarım bir ekmek parçasını gördü.
Kimse bakmıyordu.
Elini uzattı.
Sonra geri çekti.
Kendisine ait olmadığını düşündü.
Akşam çöpe atıldığını gördü.
Uzun süre çöp kovasındaki ekmeğe baktı.
Köyde annesi o ekmeği sekiz parçaya bölerdi.
Burada kimse bir lokma için birbirinin gözünün içine bakmıyordu.
Esma o gece yatağında annesini düşündü.
“Kimbilir bugün ne yediler?”
diye geçirdi içinden.
Karnı doymuştu.
Ama ilk kez tok olmak ona acı verdi.
“ANNEM OLSA BAŞIMI OKŞARDI”
Bir gün temizlediği yer beğenilmedi.
Ev sahibi kadın öfkeyle Esma’yı çağırdı.
“Buna temizlik mi diyorsun?”
dedi.
Esma korkuyla:
“Bir daha sileyim.”
dedi.
Ama kadın öfkesini alamadı.
Kirli gördüğü yere kızın başını doğru bastırdı.
“Bak! Böyle temizlenir mi?”
Esma korkudan ses çıkaramadı.
O sadece on yaşındaydı.
O anda içinden tek bir şey geçti:
“Annem olsa başımı böyle tutmazdı.”
Annesi onun saçlarını tararken aynı başı avuçlarının içine alırdı.
Öperdi.
“Kurban olurum sana.”
derdi.
Şimdi yabancı bir evde aynı baş yere bastırılıyordu.
Esma akşam herkes uyuduktan sonra küçücük yatağında battaniyeyi başına çekti.
Hıçkıra hıçkıra ağlamamak için ağzını eliyle kapattı.
Çünkü ağladığını duyarlarsa kızacaklarından korkuyordu.
Sonra ellerini açtı.
“Allah’ım…”
dedi.
Devamını getiremedi.
Bir süre sadece ağladı.
Sonra:
“Annem beni özlüyor mudur?”
diye sordu.
Belki bu bir dua değildi.
Belki bir çocuğun Allah’a sorduğu en yalnız soruydu.
BABASI GELDİ
Aylar sonra kapı çaldı.
Esma kapıyı açtığında karşısında babasını gördü.
Bir an olduğu yerde dondu.
Sonra:
“Baba!”
diye bağırdı.
Koşup boynuna sarıldı.
Hasan kızına sarıldı.
Esma bırakmıyordu.
Sanki babasını bıraktığı anda yeniden yalnız kalacaktı.
Hasan kızını karşısına aldı.
Yüzüne baktı.
Çenesindeki izi gördü.
Kolundaki morluğu fark etti.
“Bu ne kızım?”
Esma başını eğdi.
“Bir şey değil baba.”
Hasan tekrar sordu.
Esma cevap vermedi.
Babasının gözleri doldu.
Elini kızının saçlarına götürdü.
Bir baba bazen çocuğunun başını okşarken kendisinden utanabilir.
Hasan o gün utanıyordu.
Kızını koruyamadığı için.
Esma bir süre sonra fısıldadı:
“Baba…”
“Efendim kızım?”
“Beni eve götürür müsün?”
Hasan sustu.
Belki Esma’nın hayatında duyduğu en uzun sessizlikti bu.
Küçük kız babasının yüzüne baktı.
Cevabı yüzünden anladı.
Hasan kızını tekrar kucakladı.
“Biraz daha dayan kızım.”
dedi.
Esma başını babasının göğsüne yasladı.
Ağlamadı.
Çünkü o gün çocukluğundan kalan bir şey daha öğrenmişti:
Bazen seni en çok seven insanın bile seni kurtarmaya gücü yetmez.
KÖYE DÖNÜŞ
Bir süre sonra Esma köye döndü.
Annesi onu uzaktan gördüğünde koşmaya başladı.
Esma da koştu.
Anne kız birbirlerine sarıldılar.
Hatice kızının yüzünü iki elinin arasına aldı.
“Yüzün değişmiş kızım.”
dedi.
Esma:
“Büyüdüm anne.”
dedi.
Hatice ağladı.
Çünkü kızının söylediği doğruydu.
Ama Esma büyümemişti.
Büyümek zorunda bırakılmıştı.
BU DEFA GELİN OLDU
Esma’nın köydeki hayatı uzun sürmedi.
Genç yaşta uzak akrabalarından biriyle evlendirildi.
Gelinliği yoktu.
Büyük bir düğünü olmadı.
Annesi evden çıkarken kızının eline küçücük bir bohça verdi.
Sonra kulağına:
“Hakkını helal et kızım.”
dedi.
Esma şaşırdı.
“Niye öyle diyorsun anne?”
Hatice kızının yüzüne baktı.
“Çocukluğunu yaşayamadın.”
Esma ilk defa annesinin yıllardır içinde taşıdığı vicdan azabını gördü.
Annesine sarıldı.
“Sen ne yaptın ki anne?”
dedi.
Bu cümle Hatice’nin bütün direncini kırdı.
Kızına sarılıp ağlamaya başladı.
“Ben seni koruyamadım.”
Esma annesinin yüzünü sildi.
“Sen beni sevdin ya anne…”
dedi.
“Bana o yeter.”
O gün Hatice daha çok ağladı.
Çünkü bazen çocuklar anne babalarını affederken, anne babalar kendilerini affedemez.
BİR EVİN DEĞİL, SABRIN GELİNİ
Esma’nın yeni hayatı da kolay olmadı.
Kayınvalidesi sürekli kusur buluyordu.
Kayınpederi küçümsüyordu.
Kocası ise çoğu zaman susuyordu.
Ev kalabalıktı.
İş çoktu.
Çamaşır makinesi yoktu.
Esma bütün ailenin çamaşırlarını leğende yıkıyordu.
Kışın su buz gibiydi.
Bir sabah elleri soğuktan çatladı.
Parmaklarından kan çıkmaya başladı.
Bir bez parçasıyla sardı.
Sonra yıkamaya devam etti.
Kayınvalidesi:
“Daha bitmedi mi?”
diye seslendi.
Esma:
“Bitiyor.”
dedi.
Kimse ellerine bakmadı.
Kimse:
“Canın acıyor mu?”
diye sormadı.
O gece kocası uyuduğunda Esma ellerindeki bezleri açtı.
Yaraları sızlıyordu.
Kendi kendine:
“Annem görse üzülürdü.”
dedi.
Sonra yaralı ellerini dizlerinin üzerine koydu.
Ve sessizce dua etti.
ANNE OLUNCA ANLADI
Yıllar sonra Esma’nın çocukları oldu.
Bir akşam evde yemek çok azdı.
Esma tenceredeki yemeği çocuklarına paylaştırdı.
Kendi tabağına hiçbir şey koymadı.
Küçük oğlu:
“Anne, sen neden yemiyorsun?”
diye sordu.
Esma farkında olmadan annesinin yıllar önce söylediği cümleyi söyledi:
“Ben tokum yavrum.”
O anda durdu.
Kaşık elinde kaldı.
Çocukluğu bir anda gözlerinin önüne geldi.
Annesinin boş tabağı…
Üç parça ekmek…
“Ben tokum kızım.”
Esma mutfağa geçti.
Kapıyı kapattı.
Ve sessizce ağlamaya başladı.
Yıllar sonra annesinin açlığını anlamıştı.
Bazı cümlelerin anlamını insan çocukken değil, anne olduğunda öğrenir.
ÇOCUKLARINA AÇLIĞINI GÖSTERMEDİ
Bazen evde yiyecek az olurdu.
Esma çocuklarını doyurur, kendisi çay içip yatardı.
Gece midesi açlıktan ağrıdığında su içerdi.
Ama sabah yine erkenden kalkardı.
Çocuklarının saçını tarar, üstlerini giydirirdi.
Onlara:
“Okuyun.”
derdi.
“Benim yaşadığımı siz yaşamayın.”
Esma başka insanların evlerine temizliğe gitmeye başladı.
Bir gün temizliğe gittiği evin çocuğu tabağındaki yemeği:
“Bunu sevmiyorum.”
deyip çöpe bıraktı.
Esma çocuğa kızmadı.
Ama uzun süre tabağa baktı.
Çünkü kendi çocuklarından biri o gün evde:
“Anne, akşama ekmek alacak mısın?”
diye sormuştu.
Esma banyoya girdi.
Musluğu açtı.
Suyun sesi duyulsun diye.
Sonra ağladı.
Yüzünü yıkadı.
Ve işine devam etti.
“ANNE, SENİN ELLERİN NİYE BÖYLE?”
Bir akşam küçük kızı annesinin ellerini tuttu.
“Anne…”
“Efendim?”
“Senin ellerin niye böyle?”
Esma ellerine baktı.
Çatlaklar…
Kesikler…
Sertleşmiş deri…
“İş yapmaktan.”
dedi.
Kızı annesinin avucunu öptü.
“Acıyor mu?”
Esma gülümsedi.
“Yok.”
Ama acıyordu.
Küçük kız annesinin ellerini kendi küçücük ellerinin arasına aldı.
“Ben büyüyünce sen hiç çalışmayacaksın.”
dedi.
Esma güldü.
“Öyle mi?”
“Evet. Ben çalışacağım. Sana bakacağım.”
Esma kızının saçlarını okşadı.
Ama çocuk odadan çıktıktan sonra ellerine yeniden baktı.
Ve ağladı.
Çünkü insan bazen yıllarca çektiği acıya değil…
Bir gün o acının bitebileceğini duyunca ağlar.
YILLAR GEÇTİ
Çocuklar büyüdü.
Okudular.
İş sahibi oldular.
Kendi hayatlarını kurdular.
Ve büyüdükçe annelerini daha iyi anlamaya başladılar.
Bir gün Esma yine mutfakta bir şeyler yapmaya çalışırken oğlu elinden bezi aldı.
“Anne, bırak.”
Esma:
“Ne oldu?”
dedi.
“Sen otur.”
“Daha iş var.”
Oğlu annesinin ellerine baktı.
Sonra:
“Senin işin bitti anne.”
dedi.
Esma anlamadı.
Oğlu devam etti:
“Yeterince yaptın.”
Esma olduğu yerde kaldı.
Hayatı boyunca ilk kez birisi ona:
“Yeterince yaptın.”
diyordu.
Esma sandalyeye oturdu.
Önce gülümsedi.
Sonra gözlerinden yaşlar süzüldü.
Oğlu:
“Niye ağlıyorsun anne?”
diye sordu.
Esma:
“Ben de bilmiyorum.”
dedi.
Ama biliyordu.
İnsan yıllarca yük taşır.
Sonra biri gelip omzundaki yükü aldığında, omuz değil kalp sızlar.
LEĞENDEN ROBOT SÜPÜRGEYE
Yıllar sonra Esma artık yaşlanmıştı.
Evin içinde robot süpürge dolaşıyordu.
Çamaşırları makine yıkıyor, başka bir makine kurutuyordu.
Bir zamanlar buz gibi suda çamaşır yıkayan kadın, şimdi düğmeye basınca bütün çamaşırların yıkandığını görüyordu.
Bir gün makinenin karşısına oturdu.
Uzun uzun dönen çamaşırları izledi.
Kızı:
“Anne, neye bakıyorsun?”
diye sordu.
Esma gülümsedi.
“Hiç.”
dedi.
Sonra ellerine baktı.
Parmaklarını birbirine sürdü.
Ve usulca:
“Bir zamanlar bunların hepsini elimle yıkardım.”
dedi.
Kızı annesinin yanına oturdu.
Ellerini tuttu.
Esma devam etti:
“Kışın ellerim kanardı.”
Kızının gözleri doldu.
Esma hemen:
“Ağlama.”
dedi.
Kızı bu kez kendini tutamadı.
Annesinin ellerini öpmeye başladı.
“Anne, biz bunların hiçbirini bilmiyorduk.”
Esma kızının başını okşadı.
“Bilmeniz gerekmiyordu zaten.”
“Neden anlatmadın?”
Esma cevap verdi:
“Çünkü sizin yükünüz olmasın istedim.”
O gün Esma’nın kızı uzun süre annesinin dizlerinde ağladı.
Roller değişmişti.
Bir zamanlar çocuklarını teselli eden anne, şimdi çocukları tarafından sarılıyordu.
SON BOHÇA
Bir gün Esma eski eşyaların bulunduğu sandığı açtı.
Sandığın dibinde küçük, eski bir bez parçası gördü.
Elini uzattı.
Donup kaldı.
Bu, on yaşında İstanbul’a giderken annesinin hazırladığı bohçaydı.
Yıllardır saklamıştı.
Kenarları sökülmüştü.
Rengi solmuştu.
Esma bohçayı dizlerinin üzerine koydu.
Birden annesinin sesi kulağında yankılandı.
“Üşürsen bunu giy kızım.”
Esma gözlerini kapattı.
Yine on yaşındaydı.
Kapının önünde annesi saçlarını örüyordu.
Kardeşi eteğine sarılıyordu.
Araç hareket ediyordu.
Annesi arkasından koşuyordu.
“Esma!”
Yaşlı kadın bohçayı yüzüne götürdü.
Sanki annesinin kokusunu hâlâ bulabilirmiş gibi içine çekti.
Ve yıllardır yapmadığı kadar çok ağladı.
Çocukları odaya girdiğinde annelerini yerde, eski bir bohçaya sarılmış halde buldular.
“Anne, ne oldu?”
Esma cevap veremedi.
Bohçayı gösterdi.
“Annem…”
diyebildi yalnızca.
Sonra çocuk gibi ağlamaya başladı.
Çünkü insan seksen yaşına da gelse…
Annesini hatırladığında yine çocuktur.
“ALLAH’IM, SEN GÖRÜYORDUN”
O gece Esma yatağına uzandığında çocukluğunu düşündü.
Aç geçen günleri…
Annesinin boş tabağını…
İstanbul’a gittiği sabahı…
Yere bastırılan başını…
Babasına:
“Beni eve götür.”
deyişini…
Leğenin başında kanayan ellerini…
Çocuklarına gizlediği açlığını…
Ve yıllar sonra ellerini öpen evlatlarını…
Esma gözlerini kapattı.
Çocukluğunda söylediği sözü hatırladı:
“Allah’ım, sen görüyorsun.”
Şimdi yaşlı bir kadın olarak aynı cümleyi yeniden söyledi.
Ama bu kez arkasına başka bir cümle ekledi:
“Sen gerçekten görüyordun.”
İnsanlar unutmuştu.
Bazıları yaptığı zulmü bile hatırlamıyordu belki.
Bazıları Esma’nın neler çektiğini hiç öğrenmemişti.
Ama Esma inanıyordu:
Allah hiçbir gözyaşını kaybetmez.
Hiçbir iyilik O’nun bilgisinin dışında değildir.
Hiçbir gizli fedakârlık unutulmaz.
Ve insanın karanlık gecelerde yaptığı hiçbir dua boşluğa gitmez.
Esma’nın hikâyesi, hiç acı çekmemiş bir kadının hikâyesi değildi.
Tam tersine…
Çok acı çekmişti.
Çok yorulmuştu.
Çok ağlamıştı.
Bazen kırılmıştı.
Bazen çaresiz kalmıştı.
Ama yaşadığı acılar onu zalimleştirmedi.
Kendisine yapılan kötülüğü çocuklarına taşımadı.
Kendisinin görmediği merhameti başkalarından esirgemedi.
Ve belki de onun gerçek başarısı buydu.
Hayat onun ellerini sertleştirmişti ama kalbini sertleştirememişti.
Bir zamanlar on yaşında bir kız çocuğu, İstanbul’a giden aracın arka camından annesine bakarak ağlıyordu.
Yıllar sonra o küçük kız yaşlanmıştı.
Saçları beyazlamıştı.
Elleri kırışmıştı.
Çocukları, torunları olmuştu.
Ama kalbinin bir köşesinde hâlâ annesine el sallayan o küçük Esma yaşıyordu.
Ve sanki yıllar sonra ona şöyle diyordu:
“Dayan küçük Esma…
Bir gün bu günler geçecek.
Bir gün kimse sana ‘hizmetçi’ demeyecek.
Bir gün ellerindeki yaraları çocukların öpecek.
Bir gün sana ‘artık sen otur anne’ diyecekler.
Bir gün çok yorulduğun o evlerde değil, seni seven insanların arasında yaşayacaksın.
Ama en önemlisi…
Bütün bunları yaşarken kalbini kaybetme.”
Çünkü bazı insanların hayatındaki en büyük zafer zengin olmak değildir.
Güçlü olmak da değildir.
Hiç acı çekmemek hiç değildir.
Bazen en büyük zafer şudur:
Sana yapılan kötülüklere rağmen iyi bir insan olarak kalabilmek.
