Sahip Olduklarımız Güvencemiz mi? Emek, Teslimiyet ve Sorumluluk

2 Nisan 2025

Soru: Çalışıp kazandığımız her şeyin geleceğimizi güvenceye aldığını mı sanıyoruz?

Bir meslek ediniyoruz. Ev, araba ve aile sahibi olmak için emek veriyoruz.

Sonra fark etmeden şöyle düşünebiliyoruz: Ben yaptım, ben kazandım, bundan sonrasını da ben belirlerim.

Peki yarını biliyor muyuz?

Meryem suresindeki uyarılar, sahip olduklarımızdan önce onlara yüklediğimiz anlamı sorgulamamızı istiyor. Çünkü mesele yalnızca ne kazandığımız değil, kazandığımızı kimin lütfu olarak gördüğümüzdür.

Hayatımızı kurarken düşündüğümüz hesapların içinde ölüm var mı? Elimizdekilerin bize emanet olduğunu hatırlıyor muyuz?

Emek vermek başka, sonucu garanti saymak başka

Meryem suresinin 77. ayetinde, Allah’ın ayetlerini inkâr edip kendisine mal ve evlat verileceğini söyleyen kişiden söz edilir.

Ardından 78. ayette sarsıcı bir soru gelir: Gaybı mı bilmiştir, yoksa Rahman’dan bir söz mü almıştır?

Bu soruyu kendi planlarımızın yanına koyalım.

Çocuğumuza iyi okumasını, meslek sahibi olmasını söylüyoruz. Doktor, mühendis veya mimar olduğunda daha iyi imkânlara ulaşmasını bekliyoruz.

Çalışmak ve kendini geliştirmek elbette önemlidir. Fakat bu çabanın sonucunu kesinleşmiş bir gelecek gibi görmek başka bir şeydir.

İnsan emeğini inkâr etmek zorunda değildir. Ama emek verebilme imkânını da unutmamalıdır.

Hangi şartlarda doğduk? Eğitime ulaşmamızı sağlayan imkânlar nasıl oluştu?

Başka bir yerde doğmuş olsaydık aynı okula gidebilecek miydik?

Hayattaki sebep ve sonuçlar üzerinde düşünmek, başarımızı yalnızca kendimizden bilmememize yardımcı olur. Çalışabilecek durumda olmamız da önümüze açılan yollar da şükrü gerektirir.

Ben çalıştım demekle, Allah’ı hiç hesaba katmadan her şeyi kendinden bilmek aynı değildir.

Emek bize düşer; geleceğin tamamını bilmek bize verilmemiştir.

Üstelik bir şeye sahip olmak, ondan mutlaka huzur bulacağımız anlamına gelmez.

İnsan istediği işe girebilir, evlenebilir ve para kazanabilir. Buna rağmen beklentileriyle yaşadıkları birbirini tutmayabilir.

Daha önce mutluluğunu bağladığı şey, zamanla taşıması zor bir yüke dönüşebilir. Bu ihtimali hesaba katmadan, her hedefi kesin bir kurtuluş gibi görmek bizi yanıltır.

Bir diploma bize meslek kazandırabilir. Fakat hayatımızın bütün sonuçlarını önceden bildiğimizi göstermez.

Kazandığımız parayla bir ev alabiliriz. Ama o evde nasıl yaşayacağımız, insanlarla nasıl ilişki kuracağımız sorusu hâlâ önümüzde durur.

Rızık endişesi dediğimiz şeyin her zaman aç kalma korkusu olmadığını da düşünelim. Bazen asıl kaygımız, istediğimiz eve veya arabaya henüz sahip olamamaktır.

Bu farkı görmediğimizde, bütün emeğimizi daha fazlasını edinmeye yöneltebiliriz. Elimizde olanı değerlendirmek yerine, eksik saydığımız şeylerin peşinde yoruluruz.

Oysa soru yalnızca ne kadar kazandığımız değildir. Kazancımızın bize hangi sorumlulukları hatırlattığı da önemlidir.

Öyleyse hedeflerimiz için çalışalım, fakat sonucu Allah’tan bağımsız bir hak gibi görmeyelim. Teslimiyet, çabayı bırakmak değil; çabanın içinde Rabbimizi unutmamaktır.

Sevmekle kul olmak arasındaki sınır

Meryem suresinin 80. ayeti, insanın Allah’ın huzuruna tek başına geleceğini hatırlatır. Sahip olduğunu söylediği şeyler onunla birlikte kalıcı bir güvenceye dönüşmez.

81. ayette ise kendilerine güç ve itibar sağlasın diye Allah’tan başka ilahlar edinenlerden söz edilir.

Bu uyarıyı yalnızca geçmişteki insanlara yöneltmeyelim.

Soru: Biz itibarımızı ve güvenimizi nereye bağlıyoruz?

Parama, mesleğime, çevreme, eşime veya çocuğuma diyebiliriz. Fakat bu cevapların hayatımızda hangi yere oturduğunu da düşünmeliyiz.

Eşimizi sevmek, çocuğumuzu gözetmek veya işimizi önemsemek tek başına sorun değildir. Sorun, bunlar uğruna doğruyla yanlış arasındaki ölçüyü kaybettiğimizde başlar.

Bir insan sevdiği kişinin her hatasını görmezden gelebilir. Onu kaybetmemek için her isteğine boyun eğebilir.

Hediyeler alır, destek olur, sürekli fedakârlık yapar. Fakat bir noktadan sonra karşısındaki insanın yanlışına bile yanlış diyemez hâle gelir.

Burada kendi içimize dönmemiz gerekir.

Seviyorum dediğimiz için mi yardım ediyoruz, yoksa kaybetme korkusuyla kendi ölçümüzü mü bırakıyoruz?

Karşı tarafın her sözünü doğru sayarken kendi sorumluluğumuzu unutmuş olabiliriz. Onun kusursuz olmadığını bildiğimiz hâlde, ilişki bozulmasın diye susabiliriz.

Böyle bir bağlılık üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü insanın sevdiğine verebileceği destek, yalnızca onun istediği her şeyi yapmak değildir.

Aynı soru iş hayatımız için de geçerlidir. Rızkı yalnızca patronumuzdan beklediğimizde, onun her sözünü sorgulanamaz görmeye başlayabiliriz.

İşimizin devam etmesini isterken hangi tavizleri verdiğimize bakalım. Bir imkânı kaybetme korkusu, doğru bildiğimizden uzaklaşmamıza gerekçe oluyor mu?

Bir insana değer vermek, onu yanılmaz kabul etmek değildir.

82. ayet, ilah edinilenlerin kendilerine yönelen kulluğu reddedeceklerini bildirir. Güvence sandığımız bağların hesap günü bizi kurtaracağını kendi kendimize ilan edemeyiz.

Ailemiz, paramız ve mesleğimiz hayatımızda yer alsın. Ama hiçbiri Allah’ın ölçüsünü unutturacak bir yere geçmesin.

Yanlıştan dönüş de bir tercihtir

Meryem suresinin 83. ayetinde, inkâr edenleri kışkırtan şeytanlardan söz edilir. Bu uyarı, kötülüğe açılan yolu hafife almamamızı düşündürür.

İnsan ilk yanlışından sonra durabilir. Fakat yanlışını savunmaya başladığında, ondan uzaklaşması da zorlaşır.

Bir yalan söyleriz ve önümüze bir tercih çıkar. Ya hatamızı kabul ederiz ya da onu sürdürmenin yolunu ararız.

Kul hakkına girdiğimizde de aynı yerdeyiz. Kendimizi haklı çıkarmaya mı çalışacağız, yoksa özür dileyip helallik mi isteyeceğiz?

Tövbe, yalnızca sözde kalan bir pişmanlık olmamalıdır. Yanlışa götüren davranışı da değiştirmeye çalışmalıyız.

Sözümüzü değiştirmek yetmez; amelimizi de değiştirmeliyiz.

Yanlıştan kurtulmayı yalnızca başkasının bizim için yapacağı bir şeye bağlamayalım. Tövbe ederken kendi davranışımız üzerinde de duralım.

Sadakamızı artırmak, yalandan uzaklaşmak ve hakkına girdiğimiz insandan özür dilemek, bu dönüşün somut karşılıkları olabilir.

İnsanın önünde yeniden bir seçim vardır. Dün yaptığımız yanlış, bugün de aynı yanlışı sürdürmemiz gerektiği anlamına gelmez.

Bu noktada birbirimize ihtiyacımız var.

Aile içinde yanlışa sürüklenen birine dua etmek, onu dinlemek ve uyarmak değerlidir. Eşler, kardeşler ve anne babalar birbirlerinin toparlanmasına destek olabilir.

Ama araya haset ve kin girdiğinde, düşene yardım etmek yerine onun düşüşüne sevinen bir tavır ortaya çıkabilir.

Biz böyle bir durumda hangi tarafta duruyoruz?

Birliği korumak, yanlışı örtmek değildir. İnsanı yalnız bırakmadan, yanlışına da ortak olmadan destek olabilmektir.

Bir ailede herkes birbirinden kopmuşsa, birbirini uyarmak da zorlaşır. Kırgınlıkların büyüdüğü yerde, bir kişinin sıkıntısı diğerinin sevincine dönüşmemelidir.

Yanımızdaki insanın hatasını görmek bize üstünlük vermez. Kendi hatamızı görebilmek için bizim de samimi bir uyarıya ihtiyaç duyabileceğimizi hatırlatır.

Bu yüzden dua ile desteği, destek ile doğru sözü birbirinden ayırmayalım.

Bu sorumluluk yalnızca yakınlarımızla sınırlı kalmaz.

Zulme uğrayan kadınlar ve çocuklar için üzülürken kendi fedakârlığımızı da sorgulamalıyız. Konforumuzu korumak için yardım sorumluluğumuzu geri plana itiyor muyuz?

Bazen küçük bir tüketim alışkanlığından vazgeçmek bile bize zor gelir. O zaman neye ne kadar bağlandığımızı daha açık görebiliriz.

Başkalarının ne yapmadığını konuşurken, bizim yapabileceğimiz şeyi ertelemeyelim. Başkasının imtihanını seyretmekle yetinmeyip bize düşen tercihi de düşünelim.

Verilen süre yalnızca başkaları için değil

Meryem suresinin 84. ayetinde, onlar hakkında acele edilmemesi istenir. Günlerinin sayıldığı hatırlatılır.

İnsan kötülüğü gördüğünde, neden hemen karşılığını bulmadığını sorabilir. Fakat bu soruyu sorarken kendi geçmişini unutmasın.

Soru: Her yanlışımızın karşılığı hemen verilseydi, bizim hâlimiz ne olurdu?

Bizim de pişman olduğumuz sözlerimiz var. Geriye dönüp düzeltmek istediğimiz davranışlarımız var.

Bize süre tanınmasını istiyoruz. Öyleyse başkaları hakkında hüküm verirken kendimizi kusursuz bir yere koymayalım.

Bu düşünce, kötülüğe razı olmak değildir. Kendi hatalarımızı görerek sorumluluk taşımaktır.

Haksızlığa karşı durmakla, Allah’ın hesabının zamanını belirlemeye çalışmak aynı şey değildir.

Bize düşen, önümüzdeki doğru tercihi yapmaktır. Yalan söylememek, hak yememek, yanlışımızdan dönmek ve mazluma yardım etmek için bu süreyi kullanabiliriz.

Bugün elimizde olan zaman, kendimizi düzeltme imkânıdır.

Kendi geçmişimizi düşündüğümüzde bu sözün ağırlığı değişir. Bir zamanlar doğru sandığımız yanlışları sonradan fark etmiş olabiliriz.

O yanlıştan dönmemiz için bize fırsat verilmiş olması, şükretmemiz gereken bir durumdur. Aynı fırsatı yalnızca kendimize yakıştırmak ise bizi yeniden kibirle karşı karşıya bırakır.

Seçimlerimizi düşünürken zıtlıklar üzerinde de durabiliriz.

Tatlıyı ekşiyle, gündüzü geceyle karşılaştırıyoruz. İyilikle kötülüğü ayırt etmemiz de yaptığımız tercihin önemini gösteriyor.

Önümüzde farklı yollar bulunması, her yolu seçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Bir yanlışı yapabiliyor olmak, onu yapmayı doğru kılmaz.

İnsan kendi seçimini fark ettiğinde, sürekli başkalarını suçlamanın arkasına saklanamaz. Ben burada neyi tercih ettim sorusunu kendisine yöneltmek zorundadır.

Hesap düşüncesi bizi yalnızca gelecekteki bir güne değil, bugünkü davranışımıza da döndürür.

Güvence ararken asıl sorumluluğu unutmamak

Meryem suresinin 85 ve 86. ayetleri iki farklı karşılaşmayı anlatır. Takva sahipleri Rahman’ın huzurunda ağırlanırken suçlular susuz olarak cehenneme sevk edilir.

Burada yalnızca korku yoktur. Rabbine yönelen insan için rahmet ve kabul umudu da vardır.

Hayatımızın merkezine bu umudu koyalım. Sahip olduklarımızı mutlak güvence saymak yerine, onları hangi davranışlarla kullandığımıza bakalım.

Rahman ismi üzerinde dururken, ihtiyaçlarımızı gideren nimetlerin sahibini hatırlayalım. Bir imkâna kavuştuğumuzda da bir kayıp yaşadığımızda da Allah ile bağımızı korumaya çalışalım.

Teslimiyet yalnızca istediğimiz olduğunda söylenen bir söz değildir. İstediğimiz olmadığında neye dayandığımızı da gösterir.

Bu yüzden kendimizi yalnızca malımızla, mesleğimizle veya çevremizle tanımlamayalım. Onları nasıl kullandığımızı, hangi hakları gözettiğimizi ve yanlışımızdan dönüp dönmediğimizi düşünelim.

Şükrümüz yalnızca dilimizde kalmasın; elimizdeki imkânla yapacağımız iyiliğe ve başkalarına karşı sorumluluğumuza da mutlaka yansısın.

87. ayette şefaat konusu, Rahman katında ahit edinme şartıyla birlikte anılır. Bu ifadeyi, önceki ayetlerdeki Rahman’dan söz alma sorusundan koparmadan düşünmek gerekir.

Kendi kendimize verilmemiş bir söz üretemeyiz. Biri beni mutlaka kurtarır diyerek hesabını vereceğimiz tercihleri önemsizleştiremeyiz.

Bir ayeti anlamaya çalışırken, önündeki ve arkasındaki anlam bağını kaybetmeyelim.

Yalnızca hoşumuza giden bir cümleyi seçmek, bütün mesajı kavradığımızı göstermez. Kendi beklentimizi doğrulamak yerine, söylenenin tamamını anlamaya çalışmalıyız.

Bu dikkat, bildiğimizi zannettiğimiz konuları yeniden öğrenmeye açık olmayı da gerektirir.

Çocuklarımıza bir davranışın neden yanlış olduğunu anlatırken de aynı özeni gösterelim. Yalnızca yasak söylemekle yetinmek yerine, o davranışın doğruluk ve dürüstlükle bağını açıklayalım.

Bir matematik işlemini öğretirken nasıl adım adım ilerliyorsak, anlamasını istediğimiz meselede de düşünmesine yardım edelim.

Çocuğun o anda susması, meseleyi kavradığı anlamına gelmeyebilir. Nedenini anlatmak, soru sormasına imkân vermek ve düşünceyi geliştirmek önemlidir.

Önemli olan sözü tekrar etmesi değil, doğruyu anlayıp hayatına taşımasıdır.

Şimdi baştaki soruya geri dönelim: Bizi ayakta tutan, sahip olduklarımız mı; yoksa onlarla ne yaptığımızın bilinci mi?

Bugün kendi hayatımızdan bir tercih seçelim. Bir yanlışımızdan dönelim, bir hak için helallik isteyelim veya ertelediğimiz bir iyiliğe yönelelim.

Rabbimizden doğruyu anlamayı ve anladığımızla amel etmeyi dileyelim.

Bize verileni sahiplenirken, onu vereni unutmayalım.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir