Sahip Olduklarımız Neden Bize Huzur Vermiyor?
5 Kasım 2024
İnsanın hayatında her şey yerli yerinde görünebilir. Bir işi, bir evi, ailesi ve yarın için kurduğu planları vardır. Yine de akşam olduğunda içinden şu soru geçer: Bunca şeye rağmen neden huzur bulamıyorum? Bu soruya yalnızca eksiklerimizi sayarak cevap ararsak, çözümü de hep yeni bir şeye sahip olmakta buluruz. Daha büyük bir evin, daha yüksek bir kazancın veya yeni bir başarının içimizdeki boşluğu dolduracağını düşünürüz. Oysa bazen asıl ihtiyaç, elimizde bulunanlarla nasıl bir ilişki kurduğumuza bakmaktır. Sahip olmak ile değerini yaşayabilmek arasında fark vardır. Ailemiz yanımızdayken birbirimizden uzak kalabilir, imkânımız artarken paylaşmayı unutabiliriz. Nimetlerin çoğalması, onları hangi amaçla kullandığımız sorusunu ortadan kaldırmaz. Bugün biraz bu sorunun üzerinde duralım.
Kur’an, eşleri, çocukları ve rızkı hatırlatırken bizi hayatın içinde düşünmeye çağırır. Alıştığımız için sıradan gördüğümüz birçok şey, aslında şükretmemize vesile olabilir. Fakat şükür yalnızca elimizdekileri sayıp bir teşekkür cümlesi söylemekle tamamlanmaz. Eşimizin varlığına şükrediyorsak onunla nasıl konuştuğumuza da bakarız. Çocuğumuzu seviyorsak yalnızca ihtiyaçlarını karşılamayı değil, kendisini ifade edebileceği bir yakınlık kurmayı da önemseriz. Kazancımız için şükrediyorsak onu elde ederken ve harcarken başkasının hakkını gözetiriz. Böylece şükür, gündelik davranışımıza yön verir. Nimet, sergilediğimiz bir başarı işaretinden çıkıp sorumluluğunu taşıdığımız bir imkâna dönüşür. Kendimizi sürekli daha fazlasına yetişmeye zorlamak yerine, bugün elimizde bulunanın hakkını nasıl vereceğimizi düşünmeye başlarız.
Burada sık sorulan bir soru vardır: Her şeyi Allah veriyorsa bizim çabamızın yeri nedir? Bu soruyu küçümsemeyelim. Özellikle çocuklar ve gençler, söylediklerimiz arasındaki bağlantıyı anlamak ister. Allah’ın verdiğine inanmak, çalışmanın gereksiz olduğunu söylemek değildir. Biz emek verir, öğrenir, seçim yapar ve imkânlarımızı kullanırız. Bunun yanında bütün şartların yalnızca bizim elimizde olmadığını da biliriz. Bir tohumun yetişmesinde insanın çalışması vardır; toprağı, suyu ve hayatın devamını ise kendimiz var etmeyiz. Çabamızı önemsemek ile kendimizi her şeyin tek sahibi saymak aynı tutum değildir. İnanç, sorumluluğumuzu bırakmaya değil, çabamızı hangi ölçüyle sürdüreceğimizi düşünmeye çağırır. Sonucu bütünüyle yönetemediğimizi kabul ederken yapabileceğimiz işi de ihmal etmeyiz.
Bir yemeğin hazırlanışını düşünelim. Pirinç, su, yağ ve tuzun hepsi elimizde olabilir. Ancak malzemeleri tanımak, lezzetli bir yemek için tek başına yeterli değildir. Miktarı, zamanı ve birbirleriyle ilişkilerini de gözetmek gerekir. Çok fazla su, doğru miktardaki pirincin sonucunu değiştirir. Hayatımızda da birbirinden ayrı gördüğümüz alanlar birbirini etkiler. İşteki tutumumuz eve, evdeki konuşmalarımız çocuğumuzla ilişkimize, harcama alışkanlıklarımız ortak sorumluluklarımıza yansır. Sadece bir alanı büyütürken diğerlerini ihmal edersek, bütünün dengesini kaybedebiliriz. Çok kazanmak için bütün vaktimizi verirken sevdiklerimizle konuşamaz hâle gelmek buna bir örnektir. Burada emeği küçümsemiyoruz. Emeğin hizmet ettiği hayatı da unutmamamız gerektiğini görüyoruz.
Yine de insan ilişkileri bir yemek tarifi gibi işlemez. Karşımızdaki kişinin kendi duyguları, tercihleri ve kararları vardır. Ben doğru davrandığımda herkesin mutlaka istediğim gibi davranacağını düşünürsem kısa sürede hayal kırıklığı yaşayabilirim. Eşimi, çocuğumu veya kardeşimi yönetemem. Kendi sözümün açıklığını, tavrımın adaletini ve davranışımın tutarlılığını gözetebilirim. Gerektiğinde sınır koyabilir, bir yanlışa katılmayı reddedebilirim. Yakınlık kurmak, her talebe evet demek değildir. Sevgi de bir insanın bütün kararlarını üstlenmek anlamına gelmez. Kur’an’daki aile kıssaları, yakınlığın insanların iradesini ortadan kaldırmadığını hatırlatır. Biz üzerimize düşeni yaparken karşı tarafın seçimini de tanırız. Böyle bir anlayış, hem sorumluluğumuzun yerini hem de gücümüzün sınırını görmemize yardımcı olur.
Bu nedenle bir ayeti tek başına alıp hayatın bütün sorularına hemen cevap verdiğimizi düşünmeyelim. Okuduğumuz sözün diğer ayetlerle, anlatılan kıssalarla ve kendi davranışımızla bağlantısını araştırmak gerekir. Bir yerde rızkın Allah’tan olduğunu okurken, başka yerde çalışmayı, adaleti ve paylaşmayı hatırlarız. Bir yerde sabrı düşünürken, haksızlığa karşı sorumluluğumuzu unutmayız. Anlamak, kelimeleri tanımanın ötesinde bir emek ister. Gün içinde birçok iş için zaman ayırabiliyorsak, inandığımız kitabı anlamaya da düzenli bir yer açabiliriz. Bilmediğimiz konuda soru sorabilir, acele bir hüküm vermeden araştırabiliriz. Öğrendiğimizin değerini ise yalnızca ne kadar konuşabildiğimizle değil, günlük seçimlerimizde oluşturduğu karşılıkla da değerlendirebiliriz. Bilgi böylece hayatımıza temas etmeye başlar.
Rızkımızın insanlarla gelen yönünü de doğru değerlendirelim. İşverenin, müşterinin veya çalışma arkadaşının emeğini yok saymak doğru olmaz. Teşekkür eder, sözleştiğimiz sorumluluğu yerine getiririz. Fakat birinden kazanç elde ediyor olmamız, onun her isteğini doğru kabul etmemizi gerektirmez. Bize imkân sağlayan kişiyi eleştirilemez görmek, zamanla vicdanımızı susturabilir. Yanlış olduğunu bildiğimiz bir davranışa yalnızca menfaatimiz sürsün diye katıldığımızda, kazanç ile değerlerimiz arasındaki bağı koparırız. Böyle durumlarda kolay bahaneler üretmek yerine neye katıldığımızı açıkça görmeye çalışalım. Kararlarımızı acele ve bilgisizlikle vermeden, hakları ve sorumlulukları araştırarak değerlendirelim. İnsanlara saygımız sürerken doğruluk ölçümüzü de koruyabiliriz. Minnettarlık, irademizi ve ahlaki sorumluluğumuzu bir başkasına teslim etmek zorunda değildir.
Nefsimiz ise çoğu zaman bu açıklıktan hoşlanmaz. İstediğimiz şeye ulaşmak için kullandığımız yolu sorgulamak istemeyiz. Önce küçük bir yanlışın önemli olmadığını söyler, sonra onu sürdürmek için yeni gerekçeler buluruz. Böylece başlangıçta rahatsız olduğumuz bir davranış, alışkanlığa dönüşebilir. Burada yapacağımız şey kendimizi kusursuz ilan etmek değildir. Yanlışımızı doğru göstermeye çalışmadan kabul edebilmektir. Bir hataya düşmüş olmak, aynı yerde kalmaya mecbur olduğumuz anlamına gelmez. Düzeltmek için ne yapabileceğimize bakabilir, gereken bilgiyi öğrenebilir ve somut bir başlangıç yapabiliriz. Kendimizi temize çıkarma çabası bazen asıl değişimin önünü kapatır. Dürüst bir kabul ise zor olsa da hareket alanı açar. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi, umudunu kaybetmesi demek değildir.
Elimizdeki araçlarla kurduğumuz ilişki de aynı dikkati ister. Telefon, uzaktaki bir yakınımızla görüşmemizi veya faydalı bir bilgiye ulaşmamızı sağlayabilir. Ancak aynı telefon, yanımızdaki insanı duymamıza engel olacak biçimde kullanıldığında ilişkimize yük olur. Bir araca sahip olmak, onun hayatımızı kendiliğinden iyileştireceği anlamına gelmez. Nasıl kullandığımıza bakmamız gerekir. Birlikte oturduğumuz hâlde herkes başka bir ekrana bakıyorsa, iletişim imkânımız artarken birbirimize ayırdığımız dikkat azalabilir. Bunun farkına varmak için bütün teknolojiyi reddetmemize gerek yoktur. Konuşurken telefonu bırakmak, ortak bir zaman belirlemek ve karşımızdakini gerçekten dinlemek gibi tercihler yapabiliriz. Asıl soru, elimizdeki aracın bize ne kattığı ve hangi önemli ilişkiye ayıracağımız zamanı aldığıdır.
Başarıyı değerlendirirken de tek bir ölçüye sıkışmayalım. Bir insan mesleğinde çok yetkin olabilir; bu yetkinlik aile içindeki her sorunu kendiliğinden çözmez. İş yerinde büyük sorumluluklar yönetmek, yakınımızı dinlemeyi öğrendiğimiz anlamına gelmeyebilir. Her alanın kendine özgü emeği vardır. Bu yüzden birinin unvanına bakıp bütün hayatının yolunda olduğunu varsaymayalım. Kendi mesleki başarımızı da yakınlarımızın ihtiyaçlarını küçümsemek için kullanmayalım. Öte yandan bir insan sıkıntı yaşıyor diye bütün emeğini değersiz saymak da adil değildir. Huzursuzluk, tek başına kişinin yanlış yolda olduğunun kanıtı olmaz. Buradaki davet, görünür başarıların yanında ilişkilerimizi, vicdanımızı ve hayatımızın amacını da önemsemektir. Birbirinden farklı ihtiyaçlarımızı aynı özenle görmeye çalışabiliriz.
Paylaşmak, nimetlerle ilişkimizi değiştiren önemli bir davranıştır. Kazancımıza yalnızca kendimizi büyüten bir güç olarak bakmak yerine onunla hangi ihtiyaca katkı verebileceğimizi düşünebiliriz. Bir yardımın değeri, mutlaka büyük olmasında değildir. Gücümüze uygun ve gerçek bir ihtiyacı gözeten katkı da önemlidir. Kur’an’da gizli ve açık harcamaların birlikte anılması, niyetimize ve davranışın şartlarına dikkat etmemizi sağlar. Bazen gizlilik kişinin mahremiyetini korur; bazen açık bir katkı başkalarını da iyiliğe teşvik edebilir. Ancak yardım alanın onuru, bizim görünür olma isteğimizden daha değerlidir. Kişiyi mahcup eden bir paylaşımı sırf takdir edilmek için yapmayalım. İyilikten sonra bir üstünlük beklemeyelim. Elimizdeki imkânın bir başkasının yükünü hafifletmesine gönüllü olalım.
Kıyas ise bu gönüllülüğü zayıflatabilir. Başkasının aldığına, giydiğine ve gösterdiğine bakarak kendi hayatımızı sürekli eksik görmeye başlarız. Ardından sahip olduklarımızı da aynı yarışta sergilemek isteriz. Bu döngü içinde bir şeyin ihtiyacımız olup olmadığını unutabiliriz. Kendimize şu soruyu sormak yararlı olabilir: Bunu kimse görmeyecek olsaydı yine ister miydim? Cevap, bütün tercihlerimizi tek başına belirlemez; fakat niyetimizi anlamamıza yardım eder. Sevdiklerimize karşı da aynı dikkati gösterelim. Ailemizi dışarıdan güzel görünmek için düzenlediğimiz bir görüntüye çevirmeyelim. Bir fotoğrafta birlikte bulunmak ile birbirimizin derdini paylaşmak farklı şeylerdir. Gösterdiğimiz mutluluktan önce yaşadığımız ilişkinin güvenini önemseyelim. İçten bir konuşma, bazen uzun süren bir gösteriş yarışından daha anlamlıdır.
Bu dikkati kazanmak için önceliklerimize de bakalım. Günümüzün büyük bölümünü hangi hedefe ayırıyoruz? Kazanmak için gösterdiğimiz titizliği, kazancımızın hayatımıza nasıl yansıdığını anlamak için de gösterebiliyor muyuz? Çocuğumuzun okuluyla ilgilenirken onun üzüntüsünü dinleyecek vakti bulabiliyor muyuz? Eşimiz için bir şey satın alırken neye ihtiyaç duyduğunu sormayı unutuyor muyuz? Bu sorular bizi kendimizi suçlamaya değil, dikkatimizi yeniden düzenlemeye götürsün. Bazı eksikler daha çok para harcayarak kapanmaz. Bazen gereken şey acele etmeden oturmak, söz kesmeden dinlemek ve bir yükü birlikte taşımaktır. Hayatın anlamını uzak bir başarıya bağladığımızda, bugün kurulabilecek bu yakınlığı erteleyebiliriz. Oysa bugün gösterebileceğimiz özen de hayatımızın değerli bir parçasıdır.
Ahiret inancı, bu gündelik tercihlerin önemsiz olmadığını hatırlatır. Kimsenin görmediği bir yerde yaptığımız seçim de kendi sorumluluğumuzun içindedir. Başkasına hesap verirken kullandığımız gerekçeler, vicdanımızın sorusunu her zaman susturmaz. Bu yüzden yalnızca dışarıdan iyi görünmeyi yeterli saymayalım. Bir kazancın bize nasıl geldiğini, bir sözün kimi incittiğini, bir imkânı kiminle paylaştığımızı düşünelim. Hesap bilinci sürekli başkalarını yargılamak için kullanılmasın. Önce kendi davranışımızı daha dikkatli değerlendirmemize yardımcı olsun. Böyle düşündüğümüzde iyilik, yalnızca bir anlık rahatlama arayışından çıkar. Hayatımızın yönünü belirleyen bir sorumluluğa dönüşür. İnsanın elindeki nimetin geçici olduğunu bilmesi, onu hor kullanmasını değil, daha özenli kullanmasını sağlayabilir. Bu özen, gündelik hayatın küçük tercihlerinde görünür.
Bugün hayatımızdaki bütün sorunları bir anda çözmek zorunda değiliz. Ancak üzerinde düşüneceğimiz bir alan seçebiliriz. Ertelediğimiz bir konuşma, düzeltmemiz gereken bir davranış veya katkı verebileceğimiz bir ihtiyaç olabilir. Bunun için uygulanabilir bir adım belirleyelim. Sadece daha iyi niyet etmeyi değil, neyi farklı yapacağımızı da söyleyelim. Ardından sonucu gözleyip öğrenmeye devam edelim. Her çabamız hemen istediğimiz karşılığı bulmayabilir. Bu durumda kendimizi ya da başkasını bütünüyle suçlamadan yeniden düşünelim. Dua ederken de bu açıklığı taşıyalım: Doğruyu görmeyi, yanlışta ısrar etmemeyi ve gücümüzü iyilik için kullanabilmeyi isteyelim. Sahip olduklarımızın anlamı, sayıları arttığında kendiliğinden tamamlanmaz. Onlarla kurduğumuz dürüst, ölçülü ve merhametli ilişki, hayatımıza değer katabilir. Şükür de burada, söylediğimiz sözün yaşadığımız davranışa dönüşmesiyle derinleşir.
