Kardeşler Arasındaki Problemler, Mesafe, Merhamet ve Mizan
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahim.
Kardeşlerim…
Bugün Yusuf Suresi’nin 58. ayetinden hareketle kardeşler arasındaki ilişkileri konuşacağız.
“Yusuf’un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. Yusuf onları tanıdı; onlar ise onu tanımıyorlardı.”
Burada çok önemli bir ayrıntı var:
Yusuf, kardeşlerini tanıyor; fakat kardeşleri Yusuf’u tanımıyor.
Neden?
Çünkü Yusuf’un bilinci açık, kardeşlerinin bilinci ise kapalıdır. İnsan yanlış seçimler yaptığında, günah işlemeye devam ettiğinde, hatalarından dönmediğinde ve tövbe ederek temizlenmediğinde kalbi kirlenir. Kalp kirlendiği zaman da insanın bilinci kapanır.
Gözü vardır ama göremez. Kulağı vardır ama duyamaz. Karşısındaki insanı tanıdığı hâlde onun hakikatini fark edemez.
Yusuf’un kardeşleri yalnızca kendi ihtiyaçlarına odaklanmışlardı. Açlık vardı, kıtlık vardı, tahıla ihtiyaçları vardı. Onlar sadece önlerindeki menfaati düşünüyorlardı.
İnsan yalnızca kendi ihtiyacına, kendi açlığına, kendi parasına, kendi kariyerine ve kendi çıkarına odaklandığında karşısındaki insanı anlayamaz. Onu dinlemez, analiz etmez ve onunla gerçek bir bağ kuramaz.
İşte kardeşlik problemlerinin temelinde çoğu zaman bu vardır:
Karşımızdakini değil, yalnızca kendimizi düşünmek.
Güç Eline Geçtiğinde Ne Yapıyorsun?
Yusuf artık güç sahibidir. Makamı vardır, yetkisi vardır, imkânı vardır. Kardeşlerinin ise gücü ve parası yoktur. Ona muhtaç olarak gelmişlerdir.
Yusuf isteseydi ne yapabilirdi?
Onları hapse attırabilirdi. Onlara yiyecek vermeyebilirdi. Geçmişte yaptıklarının hesabını sorabilirdi. “Beni kuyuya attınız, şimdi sıra bende!” diyebilirdi.
Ama yapmadı.
Çünkü Yusuf kindar değildi. Güç sahibi olduğu hâlde gücünü intikam için kullanmadı.
Bizim kardeşimiz bizi kuyuya atmadı. Belki arkamızdan konuştu, yüzümüze karşı ağır bir söz söyledi, borcunu ödemedi, mirasta haksızlık yaptı veya zor zamanımızda yanımızda olmadı.
Fakat biz ne yapıyoruz?
Yıllarca konuşmuyoruz. Selam vermiyoruz. Onu yabancıdan daha uzak görüyoruz. Hayatımızdan tamamen çıkarıyoruz.
Sonra da Yusuf kıssasını bir hikâye gibi okuyoruz.
Kur’an kıssaları masal değildir. Kur’an bize başkasının hayatını anlatmak için değil, kendi hayatımızı görmemiz için indirilmiştir.
Bu nedenle kendimize sormalıyız:
Ben Yusuf’un yerinde olsaydım ne yapardım?
Gücüm elime geçtiğinde merhamet mi ederdim, intikam mı alırdım?
Kardeşimi Hayatımdan Tamamen Çıkarabilir miyim?
Burada çok hassas bir mizan vardır.
Kardeşimizin yaptığı her yanlışa sessiz kalmak doğru değildir. Her şeyi kabul etmek, sürekli taviz vermek ve kendimizi ezdirmek de doğru değildir.
Fakat bir insanı tamamen yok saymak da doğru değildir.
Bazen mesafe gerekir. Çünkü ilişkide zulüm, haksızlık, hakaret veya sürekli zarar verme varsa insan kendisini korumalıdır. Ancak bu mesafe sonsuza kadar süren bir düşmanlığa dönüşmemelidir.
Mesafe başka şeydir, bağı tamamen koparmak başka şeydir.
Şöyle düşünün:
Bir bina yapmak yıllar sürer. Fakat binanın altına dinamit koyup onu birkaç saniyede yıkabilirsiniz.
Kardeşlik ilişkisi de böyledir. Yılların emeğini, hatırasını ve bağını bir öfke anında tamamen yıkmak kolaydır. Fakat yıkılan şeyi yeniden kurmak çok zordur.
Bu nedenle gerektiğinde sınır koyabiliriz. Görüşmelerimizi azaltabiliriz. Maddi alışverişi kesebiliriz. Bize zarar verdiği konularda tedbir alabiliriz.
Fakat en azından:
“Selâmünaleyküm.”
“Nasılsın?”
“Bir ihtiyacın var mı?”
diyebilecek kadar ilişkinin kapısını açık tutmalıyız.
Çünkü o kardeşlik bağı bize tesadüfen verilmedi. Bu bağ hem onun sınavı hem de bizim sınavımızdır.
O kendi sınavını kaybedebilir. Fakat bizim görevimiz onun yanlışından dolayı kendi sınavımızı kaybetmemektir.
Hz. Yakup Neden Çocuklarını Terk Etmedi?
Hz. Yakup, çocuklarının Yusuf’a yaptıklarını biliyordu. Kanlı gömlekle karşısına geldiler. Yalan söylediler. Babalarını yıllarca büyük bir acının içinde bıraktılar.
Fakat Hz. Yakup çocuklarını tamamen terk etmedi.
Neden?
Çünkü bir baba veya anne çocuğunu yanlış yaptığı anda hayatından çıkarırsa o çocuk daha kötü insanların eline düşebilir. Daha fazla bozulabilir ve geri dönme ihtimali tamamen ortadan kalkabilir.
Hz. Nuh da son ana kadar oğlunu çağırdı. Hz. Lut da son ana kadar ailesini bırakmadı. Habil, Kabil’e “Sen bana elini uzatsan da ben sana zarar vermek için elimi uzatmayacağım.” dedi.
Bunlar bize şunu gösteriyor:
Mümin, kendisine kötülük yapılınca hemen kötülükle karşılık veren kişi değildir.
Fakat burada da ölçüyü kaçırmamak gerekir.
Merhamet, zulme izin vermek değildir. Sabır, sürekli ezilmek değildir. Affetmek, aynı hatanın yeniden yapılmasına kapı açmak değildir. Akrabalığı korumak, sınırları kaldırmak değildir.
Mizan tam da burada gereklidir.
Ne Zaman Sabredeceğiz, Ne Zaman Tepki Göstereceğiz?
Hayatımızdaki en zor sorulardan biri şudur:
Ne zaman sabredeceğiz? Ne zaman tepki göstereceğiz? Ne zaman affedeceğiz? Ne zaman mesafe koyacağız? Ne zaman mücadele edeceğiz?
Hz. Musa’nın gücü vardı ama Allah emretmeden harekete geçmedi. Hz. Muhammed’e yıllarca eziyet edildi. Aç bırakıldı, dışlandı ve yurdundan çıkarıldı. Ancak savaş emri gelince savaştı.
Demek ki mümin, yalnızca öfkesine göre hareket etmez.
“Canım böyle istedi.” demez. “Bana bunu yaptı, ben de ona yaparım.” demez. “İçim soğumadan rahatlamam.” demez.
Önce düşünür:
Benim vereceğim tepki Allah’ın rızasına uygun mu? Bu tepki problemi çözecek mi, büyütecek mi? Adalet mi arıyorum, intikam mı? Sınır mı çiziyorum, kin mi taşıyorum? Kendimi mi koruyorum, karşımdakini cezalandırmaya mı çalışıyorum?
Çünkü insan bazen haklı olduğu hâlde haksız duruma düşebilir.
Haklı olmak, her şeyi yapabilme hakkı vermez.
Kardeşlik Bağının Kopması Toplumu Nasıl Yıkar?
Bir kardeş diğer kardeşiyle konuşmuyor. Bir çocuk anne babasıyla görüşmüyor. Bir amca yeğenini tanımıyor. Bir teyze diğer kardeşinin evine gitmiyor. Kuzenler birbirlerinden habersiz büyüyor.
Bunun sonucunda ne oluyor?
Aile parçalanıyor. Akrabalık bağı zayıflıyor. Dedikodu ve fitne çoğalıyor. İnsanlar yalnızlaşıyor. Zor durumda kaldıklarında yardım edecek kimse bulamıyorlar.
Sonra herkes şöyle diyor:
“Kimseye güven olmaz.”
“İnsanlar çok bozuldu.”
“Zor günümde kimse yanımda değildi.”
Peki biz kimin yanında olduk?
Kardeşimizi, akrabamızı ve komşumuzu hayatımızdan çıkardıktan sonra zor günümüzde insanların yanımızda olmasını nasıl bekliyoruz?
Bir toplum dışarıdan bir anda yıkılmaz. Önce evlerin içinde dağılır. Kardeş kardeşten, çocuk anne babadan, komşu komşudan uzaklaşır. Sonra insanlar tek başına kalır.
Şeytanın en önemli yöntemlerinden biri ayrıştırmaktır.
Din üzerinden ayırır. Siyaset üzerinden ayırır. Para üzerinden ayırır. Miras üzerinden ayırır. Futbol üzerinden ayırır. Küçük bir söz üzerinden ayırır.
İnsanları parçaladıkça güçsüzleştirir.
Bu nedenle kardeşlik bağını korumak yalnızca iki kişinin meselesi değildir. Toplumun ayakta kalmasıyla ilgilidir.
Verme ve Alma Dengesi
Kardeşlik ilişkisinde verme ve alma dengesi de önemlidir.
Siz sürekli veriyor, karşı taraf sürekli alıyorsa orada mizan bozulur.
Örneğin kardeşinize dört defa yardım ettiniz. O ise sizin zor zamanınızda bir defa bile yanınıza gelmedi. Böyle bir durumda artık aynı şekilde vermeye devam etmek zorunda değilsiniz.
Yardımı azaltabilirsiniz. Maddi ilişkiyi sınırlandırabilirsiniz. Kendinizi koruyabilirsiniz.
Fakat bunu kinle değil, mizanla yapmalısınız.
“Sen bana vermedin, ben de sana hiçbir şey vermeyeceğim!” demek yerine:
“Bu ilişkide denge bozuldu. Bundan sonra sınırımı koruyacağım.”
diyebilmelisiniz.
Bazen ilişkinin devam etmesi yalnızca selamlaşma seviyesinde olabilir. Bu da bir bağdır. Hiç yoktan iyidir.
Kardeşimizi değiştirmek bizim elimizde değildir. Biz yalnızca kendi davranışımızı değiştirebiliriz.
Sonuç, onun düzelmesi değildir.
Sonuç, bizim doğru davranmayı öğrenmemizdir.
O hâlâ hatasına devam edebilir. Hâlâ nankör olabilir. Hâlâ haksızlık yapabilir.
Bu onun sınavıdır.
Bizim sınavımız ise onun yanlışına rağmen kendi mizandan çıkmamaktır.
Bilinç Açıklığı ve Duyguların Kontrolü
Bir insan ilim sahibi değilse yaşadığı olayda duyguları hemen aktifleşir.
Sinirlenir. Bağırır. Hakaret eder. İlişkiyi keser. Daha sonra pişman olacağı sözler söyler.
Fakat Kur’an ilmiyle bilinci açılan insan aynı olayda durabilir ve düşünebilir.
“Burada benim sınavım nedir?”
“Allah bana neyi öğretiyor?”
“Ben bu olayda nefsime mi uyacağım, ilme mi?”
İlim, problemi ortadan kaldırmayabilir. Fakat problemi yönetebilme gücü verir.
Bu nedenle insanlara yalnızca:
“Kardeşinle barış.”
“Küs kalmayın.”
“Bayramda arayın.”
demek yeterli değildir.
Bunun altını doldurmak gerekir.
İnsana neden barışması gerektiğini, nasıl sınır koyacağını, hangi davranışın merhamet, hangisinin taviz olduğunu öğretmek gerekir.
Aksi hâlde hazırlıksız yapılan bir görüşme daha büyük bir kavgaya dönüşebilir.
Gerçek Barış Nedir?
Barışmak, hiçbir şey olmamış gibi davranmak değildir.
Gerçek barış şudur:
Geçmişte yaşananı kabul etmek, aynı hatanın tekrarlanmasına izin vermemek, sınırları belirlemek, kin taşımamak, iletişim kapısını tamamen kapatmamak.
Bazen kardeşimizle eskisi kadar yakın olamayabiliriz. Bu normaldir. Güven bir anda yeniden kurulmaz.
Fakat düşman olmak zorunda da değiliz.
İlişkilerde üç şey önemlidir:
Zaman, sınır ve sonuç.
Birincisi zaman:
Bazı yaraların iyileşmesi zaman alır. Hemen eski ilişkiye dönmek mümkün olmayabilir.
İkincisi sınır:
Karşımızdaki insanın bize tekrar zarar vermemesi için açık sınırlar koymalıyız.
Üçüncüsü sonuç:
Amacımız karşı tarafı yenmek veya cezalandırmak değil; Allah’ın rızasına uygun davranarak kendi sınavımızı geçmektir.
Kapanış
Kardeşlerim…
Yusuf’un kardeşleri onu kuyuya attılar. Yusuf ise güç eline geçtiğinde onları kuyuya atmadı.
Hz. Yakup, çocuklarının yanlışlarına rağmen onları tamamen terk etmedi.
Bize düşen de budur:
Zulme izin vermeyeceğiz. Kendimizi ezdirmeyeceğiz. Sınırlarımızı koruyacağız. Fakat kinle yaşamayacağız. Akrabalık bağını tamamen yok etmeyeceğiz. Gücümüz elimize geçtiğinde intikam almayacağız.
Çünkü müminin farkı, güçsüzken değil, güçlüyken ortaya çıkar.
Son olarak kendimize şu soruları soralım:
Kardeşimin yaptığı yanlış mı beni yönetiyor, Allah’ın öğüdü mü?
Ben adalet mi istiyorum, intikam mı?
Mesafe koyarken kendimi mi koruyorum, karşımdakine acı mı çektirmek istiyorum?
Kardeşim hatasını düzeltmese bile ben kendi sınavımı geçebilir miyim?
Yusuf’un yerinde olsaydım ne yapardım?
Rabbim bizlere hakkı hak, batılı batıl olarak görebilecek açık bir bilinç versin. Ailelerimizde, kardeşlerimizle ve bütün ilişkilerimizde mizanı koruyabilmeyi nasip etsin.
Kinle değil ilimle, öfkeyle değil adaletle, sınırsız tavizle değil merhametli bir mizanla hareket eden kullarından eylesin.
Âmin.
