Esma’nın hayat hikayesini Rum suresi 36-46 ayetler ile ilişkilendirdik

Bugün size bir kadının hikâyesini anlatmak istiyorum.

Adına Esma diyelim.

Belki Esma diye birini hepimiz tanıyoruz.

Belki annemizde onun bir parçası var.

Belki anneannemizde…

Belki komşumuzda…

Belki yıllarca sessizce çalışan, kimsenin görmediği yükleri taşıyan bir kadında…

Belki de hikâyenin bazı yerlerinde kendimizi göreceğiz.

Çünkü Esma’nın hikâyesi sadece bir kadının hikâyesi değil.

Aslında insanın darlıkla, bollukla, güçle, çaresizlikle, haksızlıkla ve iyilikle karşılaşınca ne yaptığına dair bir hikâye.

Ve Rûm Suresi’nin 36. ayetinden 46. ayetine kadar baktığımızda sanki bu hayatın içinden geçen bir yol görüyoruz.

Darlık var.

Bolluk var.

İnsan eliyle ortaya çıkan fesat var.

Mal var.

Paylaşmak var.

Geçmişten ders almak var.

Doğru yöne dönmek var.

Salih amel var.

Ve sonunda şükür var.

Esma sekiz çocuklu fakir bir ailenin kızlarından biri.

Köyde yaşıyorlar.

Evleri küçük.

İmkânları çok az.

Kış geldiğinde odun hesabı yapılıyor.

Un ne kadar kaldı diye bakılıyor.

Bir tencere yemek kaç kişiye yeter diye hesaplanıyor.

Bazı akşamlar sofraya bir tas çorba geliyor.

Sekiz çocuk o çorbaya bakıyor.

Anne, çocuklarının tabağına yemeği paylaştırıyor.

Kendisine hiçbir şey koymuyor.

Esma küçük.

Annesinin tabağına bakıyor.

“Anne, sen neden yemiyorsun?”

diyor.

Annesi gülümsüyor.

“Ben tokum kızım.”

Esma inanıyor.

Çünkü çocuk aklıyla annelerin hiç acıkmadığını sanıyor.

Sonra elindeki küçücük ekmek parçasından biraz koparıyor.

Annesine uzatıyor.

“Bir lokma ye.”

diyor.

Anne önce almak istemiyor.

Sonra kızının gözlerine bakıyor.

Alıyor.

Ağzına götürüyor.

Ve başını çeviriyor.

Çocukları gözyaşını görmesin diye.

Belki o anne o gün ekmek yemedi.

Ama kızının sevgisini yedi.

Yıllar sonra Esma kendisi anne olduğunda anlayacak bunu.

İnsan bazı şeyleri çocukken anlayamıyor.

Anne olunca anlıyor.

Baba olunca anlıyor.

Yaşlanınca anlıyor.

Rûm Suresi 36 ve 37. ayetlerde insana çok önemli bir tarafını gösteriyor.

İnsana rahmet dokunduğunda seviniyor.

Sıkıntı dokunduğunda hemen ümitsizliğe düşebiliyor.

Arkasından da rızkın genişletilmesi ve daraltılması hatırlatılıyor.

Burada çok önemli bir ölçü var.

Biz bazen maddi durumu, Allah katındaki değerimizle karıştırıyoruz.

Adam zengin.

“Allah ona verdi, demek ki Allah ondan razı.”

diyoruz.

Birisi fakir.

“Demek ki bir şey var.”

diye düşünüyoruz.

Hayır.

Bunu böyle okuyamayız.

Fakirlik insanın değersiz olduğunu göstermiyor.

Zenginlik de insanın üstün olduğunu göstermiyor.

Esma’nın ailesinin ekmeği yok.

Ama o annenin kalbinde paylaşmak var.

Birazdan göreceğimiz başka bir evde yemek çok.

Ama merhamet az.

O zaman şu soruyu sormak gerekiyor:

Gerçek zenginlik nerede?

Sadece sofrada mı?

Sadece bankada mı?

Sadece evin büyüklüğünde mi?

Yoksa insanın kalbinde de bir zenginlik var mı?

Esma on yaşına geliyor.

On yaşında.

Bugün on yaşında bir çocuğa baktığımızda ne görüyoruz?

Oyuncak isteyen çocuk.

Okula giden çocuk.

Annesine sarılan çocuk.

Bazen karanlıktan korkan çocuk.

Küsünce iki dakika sonra barışan çocuk.

Ama Esma’nın hayatında çocukluk çok kısa sürüyor.

Bir gün köye İstanbul’dan bir haber geliyor.

Varlıklı bir aile ev işlerine yardım edecek küçük bir kız arıyormuş.

“Orada karnı doyar.”

diyorlar.

“Üstüne başına bir şeyler alırlar.”

“Burada zaten yokluk çekiyor.”

Şimdi bugün bu cümleleri duyduğumuzda içimiz acıyor.

On yaşındaki bir çocuğun çalışmaya gönderilmesi bize çok ağır geliyor.

Ama o gün o ailenin çaresizliği başka.

Sekiz çocuk var.

Para yok.

Kış var.

Yokluk var.

Bir gece Hasan ile Hatice çocukların uyuduğunu sanarak konuşuyor.

Esma uyumuyor.

Yorganın altında dinliyor.

Annesi:

“Daha çocuk Hasan.”

diyor.

“Daha saçını kendi tarayamıyor.”

Babası susuyor.

Sonra:

“Burada da aç Hatice.”

diyor.

“Belki orada hiç değilse karnı doyar.”

Esma bunu duyuyor.

Ve küçücük bir çocuk kendi kendine şunu düşünüyor:

Demek ki ben gidersem evdekilere biraz faydam olacak.

Bakın çocukların dünyası çok farklı.

Anne baba çaresizlik konuşuyor.

Çocuk kendisini yük zannediyor.

Gideceği sabah annesi Esma’nın saçlarını tarıyor.

Normalde birkaç dakikada ördüğü saçı bir türlü bitiremiyor.

Bir örüyor.

Bir düzeltiyor.

Bir daha tarıyor.

Esma:

“Anne, niye bugün bu kadar yavaş tarıyorsun?”

diyor.

Anne cevap veremiyor.

Çünkü aslında saç taramıyor.

Zamanı uzatmaya çalışıyor.

Saç bitmezse belki kız gitmeyecek.

Küçük bir bohça hazırlanıyor.

İki parça elbise.

Bir çift çorap.

Bir tarak.

Hepsi bu.

Araç geliyor.

Esma kardeşlerine sarılıyor.

En küçük kardeşi eteğine yapışıyor.

“Gitme.”

diyor.

Esma ne zaman döneceğini bilmeden:

“Gidip geleceğim.”

diyor.

Araç hareket ediyor.

Anne arkasından yürüyor.

Sonra araç hızlanıyor.

Anne koşmaya başlıyor.

“Esma!”

diye sesleniyor.

Esma arka camdan annesine bakıyor.

Elini cama koyuyor.

Anne küçülüyor.

Ev küçülüyor.

Köy küçülüyor.

Sonra görünmez oluyor.

Bence o gün yalnızca Esma köyden ayrılmadı.

Esma’nın çocukluğu da orada kaldı.

İstanbul’a geliyor.

Büyük bir ev.

Geniş odalar.

Mobilyalar güzel.

Dolaplar dolu.

Sofralar dolu.

Esma belki ilk defa böyle bir hayat görüyor.

Çocuk gözüyle:

“Ne güzel yaşıyorlar.”

diye düşünüyor.

Ama kısa süre sonra şunu öğreniyor:

Bir evin büyük olması, içinde yaşayanların kalbinin de büyük olduğu anlamına gelmiyor.

Sabah erkenden kalkıyor.

Temizlik yapıyor.

Bulaşık yıkıyor.

Yer siliyor.

Kendisine söylenen her şeyi yapmaya çalışıyor.

Bir gün mutfakta yarım ekmek görüyor.

Kimse yemiyor.

Akşam bakıyor.

Ekmek çöpe atılmış.

Esma çöpteki ekmeğe uzun uzun bakıyor.

Çünkü köyde annesi o ekmeği sekiz parçaya bölerdi.

Burada çöpe atılıyor.

İşte Rûm 38 ve 39’a burada geliyoruz.

Allah yakın akrabanın, yoksulun, ihtiyaç sahibinin hakkından söz ediyor.

Buradaki kelime çok önemli.

Hak.

Yani ben birisine bir şey verdiğimde her zaman:

“Bak ne kadar büyük iyilik yaptım.”

demiyorum.

Bazı şeyler zaten onun hakkı.

Biz bazen sadakayı bile üstünlük vesilesi yapabiliyoruz.

“Ben verdim.”

“Ben yardım ettim.”

“Ben olmasam ne yapacaktı?”

Ama ayet bize başka bir yerden baktırıyor.

Mal sadece senin değil.

Onun içinde başkasının da hakkı olabilir.

O zaman mesele şu değil:

“Ne kadar malım var?”

Asıl soru şu:

“Elime gelen imkânla kimin hayatına dokunuyorum?”

Birinin sofrası dolu olabilir.

Ama kapısındaki aç insanı görmüyorsa…

Birinin çok parası olabilir.

Ama kendi annesinin, babasının, kardeşinin ihtiyacına gözünü kapatıyorsa…

Birinin büyük bir evi olabilir.

Ama o evin içinde çalışan çocuğa insan muamelesi yapmıyorsa…

O zaman mal büyümüş ama insan küçülmüş olabilir.

Esma’nın annesinin üç parça ekmeği var.

Paylaşıyor.

İstanbul’daki evde fazla ekmek var.

Çöpe atılıyor.

Şimdi soralım:

Hangisi zengin?

Cevabı hemen vermeyelim.

Kendi hayatımıza da bakalım.

Bizim evimizde ne çöpe gidiyor?

Bizim paramız nereye gidiyor?

Biz ihtiyaç dediğimiz şeyleri gerçekten ihtiyaç olduğu için mi istiyoruz, yoksa nefsimiz istediği için mi?

Rûm 39’da insanın malı artırmak için yaptığı hesapla, Allah’ın rızasını gözeterek verdiği şey birbirinden ayrılıyor.

Demek ki hayat sadece almakla büyümüyor.

Bazen vermekle büyüyor.

Bir gün Esma temizlediği yeri iyi temizleyemiyor.

Daha on yaşında.

Ev sahibi çağırıyor.

“Böyle temizlik mi olur?”

diyor.

Kirli gördüğü yeri gösteriyor.

Ve küçük kızın başını oraya doğru bastırıyor.

Şimdi bir an orada duralım.

On yaşında bir kız çocuğu.

Yabancı şehir.

Annesi yok.

Babası yok.

Kardeşleri yok.

Ve biri onun başını yere doğru bastırıyor.

Esma’nın aklına annesi geliyor.

İçinden şöyle diyor:

“Annem benim başımı böyle tutmazdı.”

Çünkü annesi de onun başını tutardı.

Ama saçını taramak için.

Öpmek için.

Bağrına basmak için.

Aynı baş.

Bir elde merhamet görüyor.

Bir elde aşağılanıyor.

İşte Rûm 41 bana burada çok şey söylüyor.

İnsanların ellerinin yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı.

Bakın, “eller” ne kadar güzel bir ifade.

Çünkü insan eli gerçekten çok şey yapıyor.

Bir el çocuğun başını okşuyor.

Bir el aynı çocuğu itiyor.

Bir el ekmek bölüyor.

Bir el ekmeği çöpe atıyor.

Bir el yarayı sarıyor.

Bir el yara açıyor.

Bir el bir insanı ayağa kaldırıyor.

Bir el onu yere itiyor.

Demek ki elimiz sadece bedenimizin bir parçası değil.

Tercihlerimizin de sembolü.

Ve burada önemli bir noktayı özellikle söylemek istiyorum.

Esma’nın başına gelen zulmü:

“Allah onu böyle imtihan etti, yapacak bir şey yok.”

diye geçiştiremeyiz.

Hayır.

O çocuğa kötü davranan insan.

Onu aşağılayan insan.

Onu ezen insan.

Allah insana irade veriyor.

Ve insan o iradeyi ya iyilikte kullanıyor ya fesatta.

Esma’nın imtihanı başka.

Kendisine yapılanların karşısında ne olacak?

Ama zulmü yapanın sorumluluğu da başka.

Bazen din adına yapılan en büyük yanlışlardan biri şu:

Zulme uğrayana sabrı anlatıyoruz, zalime sorumluluğunu anlatmıyoruz.

Sürekli mazluma:

“Sabret.”

diyoruz.

Ama zalime:

“Sen ne yapıyorsun?”

demiyoruz.

Rûm 41 bize insanın elini gösteriyor.

Fesat gökten inmiyor.

İnsan da üretiyor.

Esma geceleri yatağa giriyor.

Battaniyeyi başına çekiyor.

Ağlarken sesi çıkmasın diye ağzını eliyle kapatıyor.

Çünkü ağladığını duyarlarsa belki kızacaklar.

Ve bir gece:

“Allah’ım…”

diyor.

Devamını getiremiyor.

Sonra sadece şu cümleyi söylüyor:

“Annem beni özlüyor mudur?”

Ne kadar ağır bir cümle.

Belki bir dua değil.

Ama bir çocuğun Allah’a sorduğu en yalnız sorulardan biri.

Aylar sonra babası geliyor.

Esma kapıyı açıyor.

Babasını görünce koşuyor.

Boynuna sarılıyor.

Bırakmıyor.

Babası yüzüne bakıyor.

İzleri görüyor.

Koluna bakıyor.

Soruyor:

“Bu ne kızım?”

Esma:

“Bir şey değil baba.”

diyor.

Sonra bir süre susuyor.

Ve babasına şu soruyu soruyor:

“Baba, beni eve götürür müsün?”

Bazen insan hayatında bazı cevapları kelimeden önce yüzlerden okuyor.

Baba susuyor.

Kızına bakıyor.

Çünkü kızını almak istiyor.

Ama evde diğer çocuklar var.

Yoksulluk var.

Çaresizlik var.

Ve sadece:

“Biraz daha dayan kızım.”

diyebiliyor.

Bence Esma o gün hayatın çok ağır bir gerçeğini öğreniyor:

Bazen seni en çok seven insanın bile seni kurtarmaya gücü yetmeyebilir.

Ama burada Rûm 40’ı da düşünelim.

Bize yaratmayı, rızık vermeyi, öldürmeyi ve tekrar diriltmeyi hatırlatıyor.

Yani insan kendisini ne kadar güçlü zannederse zannetsin mutlak güç sahibi değil.

İstanbul’daki ev sahipleri güçlü görünüyor.

Paraları var.

Evleri var.

Esma onlara muhtaç gibi.

Ama aslında onların da nefesi kendilerine ait değil.

Rızıkları kendilerinden değil.

Hayatları kendilerinden değil.

O zaman insanın eline mal veya güç geçtiğinde kibirlenmesi ne kadar anlamsız.

Çünkü bize ait sandığımız şeylerin hiçbirini kendimiz yaratmadık.

Bir süre sonra Esma köye dönüyor.

Annesi onu görünce koşuyor.

Kızına sarılıyor.

Yüzüne bakıyor.

“Yüzün değişmiş.”

diyor.

Esma:

“Büyüdüm anne.”

diyor.

Ama aslında büyümedi.

Büyümek zorunda bırakıldı.

Sonra genç yaşta evleniyor.

Hayat kolaylaşacak sanıyor.

Ama yine yük var.

Kayınvalide baskısı.

Kayınpederin sözü.

Kocasının ilgisizliği.

Çamaşır makinesi yok.

Bütün ailenin çamaşırı leğende yıkanıyor.

Kışın su buz gibi.

Eller çatlıyor.

Kanıyor.

Bez sarıyor.

Yine devam ediyor.

Ve işte burada Rûm 42’nin çok önemli bir tarafı var.

Yeryüzünde dolaşın ve sizden öncekilerin sonuna bakın.

Bunu sadece tarih kitabı gibi düşünmeyelim.

Kendi aile tarihimize de bakabiliriz.

Kendi evimizin geçmişine.

Bizden öncekiler ne yaptı?

Hangi yanlış nesilden nesile geçti?

Mesela bir kadın gençken kayınvalidesinden eziyet görüyor.

Yıllar geçiyor.

Kendisi kayınvalide oluyor.

Ne diyor?

“Ben de çektim.”

Peki sonra?

Gelinine aynısını yapıyor.

Bakın, ne kadar korkunç bir cümle:

“Ben de çektim.”

Bu cümlenin iki devamı olabilir.

Birincisi:

“Ben de çektim, o da çeksin.”

İkincisi:

“Ben de çektim, ona çektirmeyeyim.”

İşte iki insan arasındaki fark bazen tek cümlede ortaya çıkıyor.

Bir baba çocukken sürekli aşağılanmış.

Büyüyor.

Kendi çocuğuna da aynı şeyi yapıyor.

Sonra:

“Beni de böyle yetiştirdiler.”

diyor.

Bir insan sevgisiz büyümüş.

“Ben sevgi görmedim.”

deyip eşine de sevgisiz davranıyor.

İşte fesat böyle aktarılıyor.

Nesilden nesile.

Birinin yarası diğerinin yarasına dönüşüyor.

Ama Esma burada başka bir yol seçiyor.

Kendisine yapılanı çocuklarına yapmıyor.

Kendisi aç kaldığı için onların açlığını anlıyor.

Kendisi sevgisiz kaldığı için onları daha fazla seviyor.

Kendisi ezildiği için güçsüzü ezmiyor.

Burada Rûm 42’nin hayatımıza bakan tarafı var.

Geçmişe bakmak sadece:

“Ne kötü şeyler yaşamışız.”

demek için değil.

Şunu sormak için:

Ben bu zinciri devam ettirecek miyim, yoksa burada kesecek miyim?

Bence insanın hayatında çok büyük bir cümle bu:

“Bu kötülük bana kadar geldi ama benden öteye geçmeyecek.”

Babamdan gördüm ama oğluma yapmayacağım.

Annemden gördüm ama kızıma yapmayacağım.

Eşim bana yaptı ama ben ona aynısını yapmayacağım.

Birisi beni aldattı diye ben de aldatmayacağım.

Birisi beni küçümsedi diye ben de güçsüz gördüğüm insanı küçümsemeyeceğim.

İşte insan geçmişin esiri olmaktan burada çıkıyor.

Sonra Rûm 43 geliyor.

Yüzünü dosdoğru dine çevir.

Esma her şeyi değiştiremiyor.

Geçmişi değiştiremiyor.

Çocukluğunu geri alamıyor.

Kendisine yapılanları silemiyor.

Ama bir şeyi seçebilir.

Yönünü.

Biz de hayatımızdaki her şeyi seçemiyoruz.

Hangi ailede doğacağımızı seçmedik.

Çocukluğumuzun şartlarını seçmedik.

Bazen başımıza gelen hastalığı seçmedik.

Bazen birinin bize yaptığı haksızlığı seçmedik.

Ama bunlardan sonra hangi yöne döneceğimiz konusunda bir sorumluluğumuz var.

Esma geceleri dua ediyor.

Ama artık duasını şöyle düşünelim:

“Rabbim, bana yapılanları sen biliyorsun. Kalbimi bozma. Bana yapılan kötülüğün beni de kötü bir insana dönüştürmesine izin verme.”

Bu dua bence çok kıymetli.

Çünkü insanın başına gelen en büyük felaket sadece haksızlığa uğramak değildir.

Bazen o haksızlığın seni haksızlık yapan birine dönüştürmesidir.

İşte orada zarar ikiye katlanır.

Birisi seni yaralamıştır.

Sonra sen de başkasını yaralamaya başlamışsındır.

Fesat yayılmıştır.

Esma çocuk sahibi oluyor.

Bir akşam evde yemek az.

Yemeği çocuklarının tabağına koyuyor.

Kendi tabağı boş.

Küçük oğlu:

“Anne, sen neden yemiyorsun?”

diyor.

Esma hiç düşünmeden:

“Ben tokum yavrum.”

diyor.

Ve bir anda duruyor.

Çünkü bu cümleyi yıllar önce annesinden duymuştu.

“Ben tokum kızım.”

Esma mutfağa gidiyor.

Kapıyı kapatıyor.

Ve ağlıyor.

Yıllar sonra annesini anlıyor.

Bazı fedakârlıkların değerini ancak aynısını yapmak zorunda kaldığımızda anlıyoruz.

Anne babamıza kızdığımız çok şey olabiliyor.

Belki bazı konularda haklıyız da.

Ama yaşlandıkça onların imkânlarını, şartlarını, korkularını da biraz daha iyi görüyoruz.

Esma’nın hayatında artık Rûm 44 ve 45 çok belirginleşiyor.

İnsan yaptığıyla karşılaşacak.

Ve iman edip salih amel işleyenler…

Burada özellikle şu ayrımı yapalım:

Esma iyi bir insan olduğu için değerli değil sadece acı çektiği için.

Acı çekmek tek başına insanı iyi yapmıyor.

Bunu hayatımızda görüyoruz.

Bazı insanlar çok acı çekiyor.

Sonra daha merhametli oluyor.

Bazıları çok acı çekiyor.

Sonra herkese öfkeli oluyor.

Bazıları fakirlik görüyor.

Zenginleşince fakiri anlıyor.

Bazıları fakirlik görüyor.

Zenginleşince fakirleri aşağılıyor.

Demek ki acı kendi başına öğretmen değil.

İnsan acıdan ne öğrendiğiyle de sorumlu.

Esma’nın asıl değeri, yaşadığını salih amele dönüştürmesi.

Kendisi sevgisiz kaldı.

Sevgi verdi.

Kendisi aç kaldı.

Doyurdu.

Kendisi hor görüldü.

Hor görmedi.

Kendisine yapılan kötülüğü başkasına aktarmadı.

İşte salih amel hayatın içinde böyle ortaya çıkıyor.

Salih amel sadece büyük büyük işler değil.

Eşine bağırabilecekken kendini tutmak da salih amel olabilir.

Çocuğunla ilgilenmek salih amel olabilir.

Yaşlı anneni dinlemek salih amel olabilir.

Bir çalışanın hakkını vermek salih amel olabilir.

Yolda gördüğün insanın yükünü taşımak salih amel olabilir.

Birisinin kusurunu örtmek salih amel olabilir.

İnsan ilişkilerinin içinde binlerce salih amel fırsatı var.

Bir gün Esma’nın küçük kızı annesinin ellerine bakıyor.

Eller sertleşmiş.

Çatlak.

Kesikler var.

“Anne, senin ellerin niye böyle?”

diyor.

Esma:

“İş yapmaktan kızım.”

diyor.

Kızı annesinin ellerini tutuyor.

Öpüyor.

Ve:

“Ben büyüyünce sen çalışmayacaksın.”

diyor.

Esma gülümsüyor.

“Öyle mi?”

diyor.

“Evet. Ben çalışacağım. Sana ben bakacağım.”

Kızı gidiyor.

Esma ellerine bakıyor.

Ve ağlıyor.

Bazen insan yaşadığı acıya değil…

Bir gün o acının bitebileceğini duyunca ağlıyor.

Yıllar geçiyor.

Çocuklar büyüyor.

İş sahibi oluyorlar.

Bir gün Esma mutfakta yine bir şeyler yapıyor.

Oğlu geliyor.

Elindeki bezi alıyor.

“Anne bırak.”

diyor.

Esma:

“Daha iş var.”

diyor.

Oğlu:

“Sen otur.”

diyor.

“Yeterince yaptın.”

Esma sandalyeye oturuyor.

Ve ağlıyor.

“Niye ağlıyorsun anne?”

diyorlar.

“Bilmiyorum.”

diyor.

Ama biliyor.

Hayatında ilk defa biri ona:

“Yeterince yaptın.”

diyor.

İnsan yıllarca yük taşır.

Sonra biri o yükü omzundan aldığında bazen omzu değil, kalbi sızlar.

Ve nihayet Rûm 46’ya geliyoruz.

Rüzgârların müjdeleyici olarak gönderilmesinden…

Allah’ın rahmetinden tattırmasından…

Lütfundan rızık aramamızdan…

Ve şükretmemizden söz ediliyor.

Esma’nın hayatının son dönemlerinde şartlar değişiyor.

Çamaşır makinesi var.

Kurutma makinesi var.

Robot süpürge var.

Bir gün koltukta oturuyor.

Robot süpürge önünden geçiyor.

Çamaşır makinesi dönüyor.

Esma makineye bakıyor.

Sonra ellerine bakıyor.

Bu eller yıllarca leğende çamaşır yıkamış.

Kışın buz gibi suya girmiş.

Çatlamış.

Kanamış.

Şimdi bir düğmeye basıyor.

Makine yıkıyor.

Ama burada çok önemli bir yanlış sonuç çıkarmayalım.

“Esma sabretti, Allah onu sonunda zengin yaptı.”

demeyelim.

Çünkü dünyada her iyi insanın hikâyesi böyle bitmiyor.

Bazı insanlar ömür boyu darlık çekebilir.

Bazı insanlar yaptığı iyiliğin karşılığını dünyada göremeyebilir.

Rûm 44 ve 45 zaten meseleyi sadece dünya karşılığına indirmiyor.

Ama Esma’nın hayatında bir rahatlık geldiyse ne yapıyor?

Şükrediyor.

Bu da önemli.

Çünkü bazı insanlar darlıkta Allah’ı hatırlıyor.

Bolluk geldiğinde unutuyor.

Esma ise bolluğa kavuşunca geçmişi unutmuyor.

Bir zamanlar nasıl yaşadığını hatırlıyor.

Bu yüzden nimetin kıymetini biliyor.

Şükür biraz da budur.

Sahip olduğun şeyin değerini bilmek.

Bir bardak suyu sıradan görmemek.

Bir evin sıcaklığını sıradan görmemek.

Sağlığını sıradan görmemek.

Eşinin yanında olmasını sıradan görmemek.

Çocuğunun sesini sıradan görmemek.

Biz çoğu nimeti kaybedince fark ediyoruz.

Esma ise yokluğu gördüğü için varlığın kıymetini daha iyi biliyor.

Bir gün eski sandığını açıyor.

Sandığın dibinde küçük bir bohça görüyor.

On yaşında İstanbul’a giderken annesinin hazırladığı bohça.

Kenarları sökülmüş.

Rengi solmuş.

Esma eline alıyor.

Bir anda çocukluğuna gidiyor.

Annesi saçını tarıyor.

Kardeşi eteğine yapışıyor.

Araç hareket ediyor.

Annesi arkasından koşuyor.

“Esma!”

Esma bohçayı yüzüne götürüyor.

Sanki annesinin kokusu hâlâ oradaymış gibi kokluyor.

Ve ağlıyor.

Çocukları odaya geliyor.

“Anne ne oldu?”

diyorlar.

Esma sadece:

“Annem…”

diyebiliyor.

Başka bir şey söyleyemiyor.

İnsan seksen yaşına da gelse annesini özlediğinde yine çocuk oluyor.

Şimdi Esma’nın hayatına baştan sona tekrar bakalım.

Rûm 36…

Darlık ve genişlik.

Rûm 37…

Rızkın genişletilmesi ve daraltılması.

Rûm 38 ve 39…

Elindeki malda başkasının hakkını görmek.

Sadece çoğaltmayı değil, vermeyi düşünmek.

Rûm 40…

Sahip olduklarımızın gerçek kaynağını unutmamak.

Rûm 41…

İnsanların ellerinin ürettiği fesat.

Rûm 42…

Geçmişe bakıp aynı yanlışı tekrar etmemek.

Rûm 43…

Yönünü doğru tarafa çevirmek.

Rûm 44 ve 45…

İnsanın yaptığının karşılığı ve salih amel.

Rûm 46…

Rahmeti görmek ve şükretmek.

Bütün bu ayetleri bir araya getirdiğimizde Esma’nın hayatında çok büyük bir soru ortaya çıkıyor:

Bizim ellerimiz ne üretiyor?

Rûm 41’de insanın eli var.

Rûm 45’te salih amel var.

Aynı el…

Bir yerde fesat üretiyor.

Bir yerde iyilik.

Şimdi herkes kendi eline baksın.

Bu eller neler yaptı?

Sadece fiziksel olarak değil.

Bizim elimizden hangi işler çıktı?

Birinin hayatını kolaylaştırdık mı?

Zorlaştırdık mı?

Bir evladın başını okşadık mı?

Yoksa sürekli kusur mu aradık?

Eşimizin yarasını sardık mı?

Yoksa yarasına yenisini mi ekledik?

Paramız bize geldiğinde sadece kendi nefsimize mi harcadık?

Yakınımızı gördük mü?

Yoksulu gördük mü?

İhtiyaç sahibini gördük mü?

Bize yapılan kötülüğü başkasına taşıdık mı?

Yoksa zinciri bizde mi kestik?

Çünkü hayatta hepimiz bir şeyler yaşadık.

Kimimizin çocukluğu zor geçti.

Kimimiz sevgisiz büyüdük.

Kimimiz evliliğimizde haksızlığa uğradık.

Kimimiz maddi sıkıntı gördük.

Kimimiz güvendiğimiz insanlardan yara aldık.

Ama bütün bunların ardından önümüzde hâlâ bir tercih var.

Bize yapılanı başkasına taşıyabiliriz.

Ya da durdurabiliriz.

“Ben acı çektim, herkes çeksin.”

diyebiliriz.

Ya da:

“Ben acı çektim, başka biri aynı acıyı yaşamasın.”

diyebiliriz.

İşte Esma’nın hikâyesinin bana söylediği en önemli şeylerden biri bu.

Esma’nın en büyük başarısı sonunda rahat bir eve kavuşması değil.

Çamaşır makinesinin olması değil.

Robot süpürgesinin olması değil.

Çocuklarının para kazanması da değil.

Asıl başarısı şu:

Başkalarının elleri onun hayatına acı bıraktı.
Ama Esma kendi ellerinden çocuklarının hayatına merhamet bıraktı.

Bir insanın yapabileceği çok büyük bir şeydir bu.

Çünkü hayat onun ellerini sertleştirmişti.

Ama kalbini sertleştirememişti.

Ve belki bugün biz de kendi hayatımıza şu soruyla dönebiliriz:

Ben başıma gelenlerin ürünü mü olacağım?

Yoksa Allah’ın gösterdiği doğru yolu seçip başıma gelenlerin içinden daha güzel bir insan olarak mı çıkacağım?

Beni inciten insanların kopyasına mı dönüşeceğim?

Yoksa onların yaptığını bende bitirecek miyim?

Rûm Suresi bize sadece dünya düzenini anlatmıyor.

Bizi bize anlatıyor.

Darlık geldiğinde kim oluyoruz?

Bolluk geldiğinde kim oluyoruz?

Para geldiğinde kim oluyoruz?

Güç geldiğinde kim oluyoruz?

Birisi bize kötülük yaptığında kim oluyoruz?

İşte insanın gerçek yüzü biraz da burada ortaya çıkıyor.

Ve ben Esma’nın hayatını tek bir cümlede anlatacak olsam şöyle derdim:

Kötülük ona kadar geldi ama o kötülüğü kendisinden sonrasına taşımadı.

Belki hepimizin hayatında yapmamız gereken de budur.

Bir yerde fesadı durdurmak.

Bir yerde kırılan zinciri yeniden bağlamamak.

Bir yerde:

“Buraya kadar.”

demek.

“Babam yaptı ama ben yapmayacağım.”

“Annem yaptı ama ben yapmayacağım.”

“Eşim yaptı ama ben yapmayacağım.”

“Beni aldattılar ama ben aldatmayacağım.”

“Beni küçümsediler ama ben küçümsemeyeceğim.”

“Beni ezdiler ama güç elime geçince ben ezmeyeceğim.”

İşte o zaman Rûm 41’deki fesattan, Rûm 45’teki salih amele doğru bir yol açılıyor.

Ve belki insanın en büyük imtihanı da budur:

Elindeki imkânla dünyaya ne kattın?

Bir yara mı?

Bir merhem mi?

Bir korku mu?

Bir güven mi?

Bir nefret mi?

Bir merhamet mi?

Esma’nın elleri yıllarca yoruldu.

Ama sonunda bize şunu öğretti:

Aynı insan eli dünyayı bozabilir de, güzelleştirebilir de.

Mesele elimizde ne olduğu değil.

Mesele, elimizdekini neye dönüştürdüğümüz.

İşte Rûm Suresi 36’dan 46’ya kadar baktığımda ben Esma’nın hikâyesinde bunu görüyorum.

Darlık geçiyor.

Bolluk geçiyor.

Gençlik geçiyor.

Güç geçiyor.

Para geliyor, gidiyor.

İnsanlar geliyor, gidiyor.

Ama yaptıklarımız kalıyor.

Ve günün sonunda belki hepimize sorulacak en önemli sorulardan biri şu olacak:

“Senin ellerin ne yaptı?”

Fesadı mı çoğalttı?

Yoksa salih ameli mi?

İnşallah kendi hayatımıza baktığımızda şöyle diyebilelim:

“Bana gelen kötülüğü çoğaltmadım.

Bana kadar gelen yarayı bir başkasına taşımadım.

Elime geçen imkânla bir insanın yükünü biraz olsun hafiflettim.

Ve bana verilen nimetlerin kıymetini bildim.”

Esma’nın hayatı bize şunu hatırlatsın:

Hayat bazen ellerimizi yorabilir.
Ama kalbimizi neye dönüştüreceğimize hâlâ biz karar veririz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir