Rûm 54–56 — Güç Kimde, Zaman Kimin Elinde?
Bugün üç ayet okuyacağız.
Rûm 54, 55 ve 56.
Ve bu üç ayet aslında insanın bütün hayatını önümüze seriyor.
Çocukluk var.
Güç var.
Yaşlılık var.
Ölüm var.
Diriliş var.
Ve en sonunda çok ağır bir yüzleşme var.
Önce 54. ayet:
“Allah, sizi güçsüzlükten yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir kuvvet veren, sonra kuvvetin ardından yine güçsüzlük ve ihtiyarlık verendir. O, dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, hakkıyla güç yetirendir.”
Şimdi bir düşünelim.
İnsan dünyaya nasıl geliyor?
Güçlü mü?
Hayır.
Bir bebek düşünün.
Kendi başına yürüyemez.
Yemeğini yiyemez.
Kendini koruyamaz.
Gece acıkır ağlar.
Bir başkasına muhtaç.
Sonra ne oluyor?
Büyüyor.
Güçleniyor.
Koşuyor.
Çalışıyor.
Para kazanıyor.
Şirket kuruyor.
Ev alıyor.
Araba alıyor.
İnsanlara söz geçiriyor.
Kendini güçlü hissetmeye başlıyor.
Ve işte insanın en büyük yanılgılarından biri burada başlıyor.
Gücü kendinden zannediyor.
“Ben yaptım.”
“Ben kazandım.”
“Ben başardım.”
“Ben bu hale geldim.”
Bir dakika.
Sen dünyaya geldiğinde neyin vardı?
Kasın mı vardı?
Makamın mı vardı?
Paran mı vardı?
Bilgin mi vardı?
Yoktu.
Hepsi zamanla verildi.
Ayet ne diyor?
Güçsüzlükten sonra kuvvet veren Allah.
Demek ki kuvvet bizim mülkümüz değil.
Bize verilmiş bir emanet.
Sonra?
Ayet çok enteresan bir şekilde devam ediyor.
“Kuvvetin ardından yine güçsüzlük ve ihtiyarlık…”
Yani insan yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor…
Sonra yeniden aşağıya doğru geliyor.
Bir zamanlar merdivenleri ikişer ikişer çıkan insan, bir gün korkuluk tutarak çıkıyor.
Bir zamanlar çocuğunu omzunda taşıyan baba, bir gün çocuğunun koluna girerek yürüyor.
Bir zamanlar evin her işini yapan anne, bir gün:
“Şunu bana uzatır mısın?”
demeye başlıyor.
Bu ayet insanı çok sarsıyor.
Çünkü bize şunu söylüyor:
Sen kalıcı değilsin.
Gücün de kalıcı değil.
Gençliğin de kalıcı değil.
Güzelliğin de kalıcı değil.
Paran da kalıcı değil.
Makamın da kalıcı değil.
Bedenin bile sana ait değil.
Biz bugün neyin peşinden koşuyoruz?
Genç kalmanın.
Güçlü görünmenin.
Daha çok kazanmanın.
Daha çok kontrol etmenin.
Ama Kur’an bize hayatın biyografisini üç kelimeyle anlatıyor:
Güçsüzlük.
Kuvvet.
Güçsüzlük.
Bu kadar.
İnsanın bütün kibri bu üç kelimenin arasına sıkışıyor.
Bir gün küçücük bir bebeksin.
Bir süre güçlüsün.
Sonra yeniden yardıma muhtaç hale geliyorsun.
O zaman soralım:
Kime karşı kibirleniyoruz?
Neye güveniyoruz?
Bedenimize mi?
Bir hastalık geliyor, bütün dengemiz değişiyor.
Paramıza mı?
Bir kriz geliyor, bütün hesap bozuluyor.
Zekâmıza mı?
Yaş ilerliyor, hafıza değişiyor.
Gücümüze mi?
Bir gün elimiz titriyor.
Demek ki mesele güçlü olmak değil.
Gücü kimin verdiğini bilmek.
Bence bu ayetin aile hayatına çok güçlü bir tarafı var.
Bir baba gençken güçlü.
Evin geçimini sağlıyor.
Çocuklarını büyütüyor.
Herkes ona muhtaç.
Yıllar geçiyor.
Bu sefer baba yaşlanıyor.
Çocuklarına ihtiyaç duyuyor.
Şimdi sınav değişti.
Bir zamanlar babanın çocuğa merhamet etmesi gerekiyordu.
Şimdi çocuğun babaya merhamet etmesi gerekiyor.
Hayat rolleri değiştiriyor.
Bir anne düşünün.
Yıllarca çocuğunun arkasını topluyor.
Yediriyor.
İçiriyor.
Gece hasta olduğunda başında bekliyor.
Yıllar geçiyor.
Bu sefer anne yaşlanıyor.
Yavaşlıyor.
Aynı şeyi iki kere soruyor.
Üç kere soruyor.
Bu sefer çocuk sinirleniyor.
“Anne, kaç kere söyledim?”
Bir dakika.
Sen küçükken aynı şeyi yüz kere yapıyordun.
O kadın sana yüz kere kızmadan bakıyordu.
Şimdi onun ayağı yavaşladı diye sen niye acele ediyorsun?
İşte Rûm 54 bize sadece insan biyolojisini anlatmıyor.
Merhametin sırasının bir gün değişeceğini de anlatıyor.
Şimdi 55. ayete gelelim.
“Kıyametin kopacağı gün suçlular, dünyada bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. İşte onlar böyle döndürülüyorlardı.”
Burası çok çarpıcı.
İnsan dünyadayken hayatı bitmeyecek zannediyor.
Yirmi yaşında:
“Daha çok var.”
Otuz yaşında:
“Daha gencim.”
Kırk yaşında:
“Daha önümde zaman var.”
Elli yaşında:
“Emekli olunca yaşarım.”
Altmış yaşında:
“Biraz daha işlerimi toparlayayım.”
Sonra bir gün dönüp bakıyor…
Bir saat gibi.
Ayet bunu söylüyor.
Kıyamet günü insan diyecek ki:
“Biz dünyada sanki bir saat kaldık.”
Bu çok ağır bir şey.
Çünkü bugün bize uzun gelen hayat, geriye dönüp baktığımızda çok kısa gelecek.
Şimdi kendimize soralım:
Biz bu kadar kısa bir hayat için niye birbirimizi yiyoruz?
Niye kardeş kardeşe yıllarca küs kalıyor?
Niye miras yüzünden aile dağılıyor?
Niye eşler üç günlük dünya için birbirine zulmediyor?
Niye insanlar para için karakterini satıyor?
Niye bir makam için dostluğunu bozuyor?
Niye kin tutuyor?
Niye hayatını gösterişe harcıyor?
Bir saatlik dünya için mi?
Gerçekten buna değer mi?
Şimdi bunu günümüze getirelim.
Biz zamanı çok ilginç kullanıyoruz.
Telefon ekranında iki saat geçiyor, fark etmiyoruz.
Sosyal medyada üç saat geçiyor, fark etmiyoruz.
Ama anne babayı aramaya on dakikamız yok.
Kur’an okumaya yirmi dakikamız yok.
Eşimizle sakince konuşmaya vaktimiz yok.
Çocuğumuzla oturmaya vaktimiz yok.
Ama sonra ne diyoruz?
“Zamanım yok.”
Gerçekten zamanımız mı yok?
Yoksa zamanımızı kime verdiğimiz belli mi?
Kıyamet günü bize dünya bir saat gibi gelecekse, o bir saatin ne kadarını neye harcıyoruz?
Bu soru insanı rahatsız etmeli.
Çünkü zaman sadece geçen bir şey değil.
Zaman, ömrümüzün kendisi.
Para kaybedersin, tekrar kazanabilirsin.
Mal kaybedersin, tekrar alabilirsin.
Ama geçen bir saati geri alamazsın.
O yüzden belki de insanın en değerli sermayesi para değil.
Zaman.
Ve biz onu en kolay harcadığımız şey haline getirdik.
Şimdi 56. ayet:
“Kendilerine ilim ve iman verilenler ise şöyle derler: ‘Andolsun, Allah’ın kitabında yazılı olduğu üzere yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu yeniden dirilme günüdür; fakat siz bilmiyordunuz.’”
Burada iki grup var.
Bir tarafta:
“Bir saat kaldık.”
diyen suçlular.
Diğer tarafta:
İlim ve iman verilenler.
Çok önemli.
Sadece bilgi değil.
İlim ve iman.
Çünkü bilgi tek başına insanı kurtarmıyor.
Bir insan ölümün geleceğini bilir ama hiç hazırlık yapmaz.
Bir insan dünyanın geçici olduğunu bilir ama bütün hayatını dünyaya verir.
Bir insan yaşlanacağını bilir ama gençliğini hoyratça harcar.
Bir insan kıyameti bilir ama sanki hesap yokmuş gibi yaşar.
Demek ki bilmek başka.
İnanmak başka.
Ve inandığını hayata geçirmek bambaşka.
Burada 52–53 ile de çok güçlü bir bağ var.
52 ve 53’te ne konuşmuştuk?
İnsan duyuyor ama işitmiyor.
Görüyor ama görmüyor.
Hidayet önünde ama teslim olmuyor.
54–56’da ise sanki sonuç geliyor.
Sen gençliğinde işitmedin.
Gücün varken düşünmedin.
Zamanın varken önemsemedin.
Sonra ne oldu?
Güç gitti.
Zaman geçti.
Ve bir gün hakikat karşına çıktı.
İşte bu yüzden bu ayetler aslında birbirine çok güzel bağlanıyor.
52–53:
Hakikat sana geldi.
54:
Sana verilen güç geçiciydi.
55:
Sana uzun gelen dünya çok kısa çıktı.
56:
Ve şimdi diriliş günü geldi.
Bu dört aşama insan hayatının özeti gibi.
Şimdi biraz daha kişisel düşünelim.
Bugün güçlü olabiliriz.
Sağlığımız yerinde olabilir.
İşimiz iyi olabilir.
Ailemiz yanımızda olabilir.
Paramız olabilir.
Ama bunların hiçbiri bize garanti değil.
O yüzden bu ayetler insanı korkutmak için değil sadece.
Uyandırmak için.
Değerini bil diye.
Bugün annen hayattaysa ara.
Bugün baban hayattaysa gönlünü al.
Bugün eşin yanındaysa güzel konuş.
Bugün çocuğun evdeyse onunla vakit geçir.
Bugün sağlığın varsa şükret.
Bugün çalışabiliyorsan çalış.
Bugün affedebiliyorsan affet.
Çünkü yarının aynı olacağına dair elimizde hiçbir belge yok.
İnsan çoğu zaman hayatı erteliyor.
“Biraz para kazanayım, sonra huzurlu olacağım.”
“Şu iş bitsin, sonra aileme vakit ayıracağım.”
“Emekli olayım, sonra Kur’an’a daha çok döneceğim.”
“Çocuklar büyüsün, sonra…”
Hep sonra.
Ama Rûm 55 bize çok ağır bir şey söylüyor:
Sonra dediğin ömür, bir gün sana bir saat gibi gelecek.
O zaman asıl soru şu:
Biz yaşamayı ne zamana erteliyoruz?
Şükrü ne zamana erteliyoruz?
İyiliği ne zamana erteliyoruz?
Tövbeyi ne zamana erteliyoruz?
Barışmayı ne zamana erteliyoruz?
Belki de bazı şeylerin zamanı “sonra” değil.
Bugün.
- ayette bir şey daha var:
“O, dilediğini yaratır. O bilendir, güç yetirendir.”
Biz kontrol etmeye çok meraklıyız.
Hayatımızı kontrol etmek istiyoruz.
Çocuklarımızı kontrol etmek istiyoruz.
Eşimizi kontrol etmek istiyoruz.
İşimizi, paramızı, geleceğimizi kontrol etmek istiyoruz.
Ama ayet bize sınırı hatırlatıyor.
Sen plan yaparsın.
Ama her şeyi kontrol edemezsin.
Sen tedbir alırsın.
Ama sonucu garanti edemezsin.
Sen bedenine iyi bakarsın.
Ama yaşlanmayı durduramazsın.
Sen çok güçlü olursun.
Ama zamanın önüne geçemezsin.
İşte teslimiyet biraz da burada başlıyor.
Kontrol edemediğimiz şeyler olduğunu kabul etmekte.
Bazen yaşlanmaktan korkuyoruz.
Saç beyazlıyor.
Yüz değişiyor.
Beden yavaşlıyor.
İnsan üzülüyor.
Ama belki yaşlanmak sadece kayıp değil.
Bir işaret.
Allah bize her gün şunu söylüyor:
“Burada kalıcı değilsin.”
Her beyaz saç sanki bir ayet.
Her çizgi bir hatırlatma.
Her yavaşlama bir çağrı:
Hazırlan.
Çünkü hayat sadece gençlikten ibaret değil.
Biz modern dünyada yaşlılığı saklamaya çalışıyoruz.
Kırışıklığı gizliyoruz.
Beyaz saçı boyuyoruz.
Yaşı söylemek istemiyoruz.
Ama Kur’an yaşlılığı gizlemiyor.
Doğrudan önümüze koyuyor.
Çünkü yaşlanmak ayıp değil.
Yaşlanmak yenilgi değil.
Hayatın yasası.
Asıl mesele yaşlanmadan önce ne yaptığımız.
Ve bence 56. ayetteki “ilim ve iman verilenler” ifadesi çok önemli bir denge kuruyor.
İlim bize ne olduğunu gösterir.
İman ise ona göre yaşamamızı sağlar.
İlim:
“Dünya geçici.”
der.
İman:
“O zaman geçici olana sonsuzmuş gibi bağlanma.”
der.
İlim:
“Ölüm var.”
der.
İman:
“O zaman bugünü boş geçirme.”
der.
İlim:
“Diriliş var.”
der.
İman:
“O zaman yaptığının hesabını düşün.”
der.
İlim:
“Güç geçici.”
der.
İman:
“O zaman gücün varken zulmetme.”
der.
İşte bizim ihtiyacımız olan şey sadece bilgi değil.
Bilginin davranışa dönüşmesi.
Bugün güçlü olan iş adamı bunu düşünsün.
Çalışanlarına nasıl davranıyor?
Çünkü güç geçecek.
Bugün genç olan bunu düşünsün.
Anne babasına nasıl davranıyor?
Çünkü bir gün o da yaşlanacak.
Bugün zengin olan bunu düşünsün.
Malı ne yapıyor?
Çünkü bir gün eli boş gidecek.
Bugün sağlıklı olan bunu düşünsün.
Sağlığını ne için kullanıyor?
Çünkü beden sürekli aynı kalmayacak.
Bugün zamanı olan bunu düşünsün.
Ömrünü nereye harcıyor?
Çünkü bir gün “bir saatmiş” diyecek.
Belki bugün hepimizin kendimize üç soru sorması gerekiyor.
Birinci soru:
Allah’ın bana verdiği gücü ne için kullanıyorum?
Zulmetmek için mi?
Gösteriş için mi?
Kendimi üstün görmek için mi?
Yoksa iyilik için mi?
İkinci soru:
Allah’ın bana verdiği zamanı neye harcıyorum?
Üçüncü soru:
Bildiklerim imanımla birleşip hayatımı değiştiriyor mu?
Bence 54–55–56’nın özeti bu üç soru.
Bir gün hepimiz güçsüz başladığımız yere başka bir şekilde döneceğiz.
Beden güçsüzleşecek.
Sonra beden bırakılacak.
Ama hikâye bitmeyecek.
İşte modern insanın en çok unuttuğu yer burası.
Biz ölümü son zannediyoruz.
Kur’an ise ölümü bir geçiş olarak anlatıyor.
55 ve 56 bunun için çok önemli.
İnsan kıyamet gününde zamanı farklı algılayacak.
Ve o zaman bazı şeyler çok anlamsız gelecek.
Belki yıllarca kavga ettiğimiz mesele…
Belki peşinde koştuğumuz para…
Belki uğruna kalp kırdığımız makam…
Belki yıllarca taşıdığımız kin…
O gün bakacağız:
Buna mı ömür verdim?
İşte insanın en büyük pişmanlığı belki bu olacak.
Ömrün kısa olduğunu geç fark etmek.
O yüzden bugün bu üç ayeti korkuyla kapatmayalım.
Umutla kapatalım.
Çünkü hâlâ buradayız.
Hâlâ zaman var.
Hâlâ nefes var.
Hâlâ birilerini arayabiliriz.
Hâlâ özür dileyebiliriz.
Hâlâ bir hakkı iade edebiliriz.
Hâlâ bir kötülüğü bırakabiliriz.
Hâlâ Allah’a dönebiliriz.
Hâlâ şükredebiliriz.
Hâlâ iyilik yapabiliriz.
Belki hayatın en güzel tarafı da bu.
Geçmişi değiştiremiyoruz ama kalan zamanı değiştirebiliyoruz.
Ve Rûm 54 bize diyor ki:
Güç senin değil.
55 diyor ki:
Zaman sandığından kısa.
56 diyor ki:
Diriliş gerçek.
O zaman bize düşen ne?
Güç varken iyilik yapmak.
Zaman varken hazırlanmak.
Bilgi varken teslim olmak.
Bugün dersten tek bir cümle alıp çıkacaksak şu olsun:
Biz gücün sahibi değiliz, zamanın sahibi değiliz; ama bize verilen güç ve zamanla ne yaptığımızdan sorumluyuz.
Allah bize verilen gücü zulme değil hayra kullanmayı, zamanın kıymetini bilmeyi ve bildiğimiz hakikatleri hayatımıza geçirmeyi nasip etsin.
Âmin.
