Ehad ve Samed

Bir çocuk düşünün…

Daha küçücük. Konuşmayı bile bilmiyor. Acıksa ağlıyor, üşüse ağlıyor, korksa ağlıyor.

Peki neden ağlıyor?

Çünkü bir şeylere ihtiyacı var. Kendi başına hiçbir ihtiyacını karşılayamıyor.

Karnı acıkınca annesini arıyor. Korkunca babasına sığınıyor. Hastalanınca yine anne baba koşuyor.

Çocuğun yemeğini kim hazırlıyor? Anne baba. Kıyafetini kim alıyor? Anne baba. Gece üstü açılmışsa kim örtüyor? Yine anne baba.

Çocuk biliyor ki bir ihtiyacı olduğunda başvuracağı birileri var.

Şimdi burada çok güzel bir şey var.

Çocuk büyüdükçe anne babasına olan ihtiyacı azalabilir. Ama insanın Allah’a olan ihtiyacı hiçbir zaman azalmaz.

İşte biz bazen bu gerçeği unutuyoruz.

Çocukken muhtaç olduğumuzu biliyoruz. Büyüyoruz, çalışıyoruz, para kazanıyoruz, bir evimiz, arabamız oluyor. Biraz da işlerimiz yolunda gidince ne diyoruz?

“Ben artık kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum.”

İyi, güzel de…

Gerçekten kendi ayaklarımızın üzerinde mi duruyoruz?

Bir düşünelim.

O ayakları kim verdi bize? Yürüyebileceğimiz sağlığı kim verdi? Çalışabileceğimiz aklı, gücü, kabiliyeti kim verdi?

Sabah gözümüzü açtığımızda, o yeni günü kendimiz mi oluşturduk?

Hayır.

İşte İhlâs Suresi bize tam da burada çok önemli bir gerçeği hatırlatıyor.

Kul hüvallâhu ehad.

De ki: O Allah tektir.

Ardından ne diyor?

Allâhussamed.

Allah Samed’dir.

Bakın, ne kadar kısa iki ayet. Ama insanın bütün hayatına bakışını değiştirebilecek kadar derin.

Ehad… Allah’ın eşsiz, benzersiz, hiçbir dengi ve ortağı bulunmayan tek ilah olduğunu anlatıyor.

Samed… Her şeyin O’na muhtaç olduğunu, O’nun ise hiçbir şeye muhtaç olmadığını anlatıyor.

Şimdi bunu hayatımızdan anlayalım.

Bir çocuğun annesine ihtiyacı var, doğru mu?

Peki annenin hiç ihtiyacı yok mu?

Elbette var.

Annenin de yemeye, içmeye, uyumaya ihtiyacı var. Sağlıklı olmaya, nefes almaya ihtiyacı var.

Babanın da öyle.

Yani çocuk anne babasına muhtaç, anne baba da başka şeylere muhtaç.

Bir doktor düşünün. Hastalar doktora muhtaç. Peki doktor hasta olmayacak mı? Onun da başka bir doktora ihtiyacı olabilir.

Öğrenci öğretmene muhtaç. Öğretmenin de öğrenmeye ihtiyacı var.

İşçi işverene, işveren işçiye muhtaç.

Bakın, dünyada herkes bir şekilde birbirine muhtaç.

Ama hepsinin üzerinde öyle bir yaratıcı var ki kendisi hiçbir şeye muhtaç değil.

İşte Samed bu!

Herkesin ihtiyacını bilen, ihtiyaçlarımızı giderecek imkânları yaratan ama kendisi hiçbir şeye ihtiyaç duymayan Allah.

Biraz düşünelim.

Biz bu dünyaya geldiğimizde hazır bir düzenin içine geldik.

Güneş vardı. Hava vardı. Su vardı. Toprak vardı. Ağaçlar vardı.

Biz bunların hangisini yarattık?

Hiçbirini.

Ama hepsine muhtacız.

Mesela bir bardak su içiyoruz.

Çok sıradan geliyor değil mi? Gidiyoruz, musluğu açıyoruz, bardağı dolduruyoruz, içiyoruz.

Peki suyu biz mi yarattık?

Hayır.

Suyun hayatımızı sürdürecek özelliklerini biz mi belirledik?

Hayır.

Ama suya muhtacız.

Hatta şöyle düşünün. İnsan çok zengin olabilir. Bankada milyonları olabilir. Fabrikaları, evleri, arabaları olabilir.

Fakat suya ulaşamadığında o milyonlar susuzluğunu gideremez.

Demek ki para sahibi olmak, ihtiyaçsız olmak anlamına gelmiyor.

Gelelim başka bir örneğe.

Bir çiftçi düşünün.

Sabah erkenden kalkıyor. Tarlasını sürüyor. Tohumunu ekiyor. Suluyor. Gübreliyor. Aylarca emek veriyor.

Sonunda ürününü topluyor.

Ne diyor?

“Bu sene çok güzel mahsul yetiştirdim.”

Doğru, yetiştirdi. Emek verdi. Çalıştı.

Ama bir dakika…

Toprağı kim yarattı? Tohumun içinde o filizlenme özelliğini kim var etti? Yağmuru kim indiriyor? Güneşin ışığını kim sağlıyor?

Çiftçi tohumu toprağa koyuyor ama o tohumun içindeki hayatı kendisi yaratmıyor.

Kur’an, Vâkıa Suresi’nin 63 ve 64. ayetlerinde işte bu konuyu hatırlatıyor.

Ektiğiniz tohumu düşündünüz mü? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa biz miyiz bitiren?

Ne kadar güzel bir soru!

Allah çiftçinin emeğini yok saymıyor. Bize emeğimizin de üzerinde düşünmemiz gereken bir yaratılış düzeni olduğunu gösteriyor.

Yani insan çalışacak. Ekecek, biçecek, üretecek, kazanacak.

Ama şunu unutmayacak:

Ben çalıştım, emek verdim. Fakat bu emeğin sonuç verebilmesini sağlayan imkânların sahibi ben değilim.

İşte bunu bilmek insanın haddini bilmesidir.

Haddini bilmek ne demek?

Kendini değersiz görmek değil.

Kendi emeğini küçümsemek hiç değil.

Haddini bilmek, sahip olduğun gücün ve imkânların gerçek sahibini unutmamak demek.

Mesela iş hayatına bakalım.

Bir insan yeni bir iş alıyor. Büyük bir sipariş geliyor. Çok güzel para kazanıyor.

Seviniyor tabii. Sevinmesin mi? Çalışmış, yorulmuş, uğraşmış.

Ama bazen başarı gelince insanın dili değişiyor.

“Ben yaptım.”

“Ben başardım.”

“Benim zekâm sayesinde oldu.”

“Ben olmasam bu işler yürümez.”

Tamam, güzel de…

Bir düşün bakalım.

O işi yaparken sağlığın yerinde olmasaydı?

O müşteriye ulaşabileceğin imkânların olmasaydı?

Yanında çalışan insanlar olmasaydı?

Kullandığın malzemeler, makineler, enerji, bütün bu düzen olmasaydı?

Sen o işi nasıl yapacaktın?

İşte insan bazen sonucu görüyor ama sonuca ulaşmasını sağlayan nimetleri görmüyor.

Kur’an’da Kârûn’un da buna benzer bir sözü var.

Kasas Suresi’nin 78. ayetinde servetini kendi bilgisi sayesinde elde ettiğini söylüyor.

Bakın, mesele bilgi sahibi olmak değil.

Bilgiyi veren Allah’ı unutmak.

Mesele başarılı olmak değil.

Başarının insanı kibirli hale getirmesi.

Bir iş başarıyla sonuçlandığında “Ben yaptım” demek kolay.

Ama “Rabbim, bana akıl verdin, sağlık verdin, fırsat verdin. Ben de çalıştım ve bunlardan faydalandım. Sana şükürler olsun” diyebilmek insanın hayata başka türlü bakmasını sağlıyor.

Çünkü insan burada kendini merkeze koymuyor.

Allah’ı unutmuyor.

Şimdi bir de şu tarafa bakalım.

İnsan ne zaman Allah’a daha çok yöneliyor?

Genellikle bir sıkıntıya düştüğünde.

Hastalandığında…

İşleri bozulduğunda…

Parasız kaldığında…

Bir yakını için endişelendiğinde…

İşte o zaman ellerini açıyor, “Allah’ım bana yardım et” diyor.

Peki sağlıklıyken?

İşlerimiz yolundayken?

Soframızda yemek varken?

Çocuklarımız yanımızdayken?

Sabah yeni bir güne uyanırken?

O zaman Allah’a muhtaç değil miyiz?

Elbette muhtacız.

Biz sadece hasta olduğumuzda şifaya muhtaç değiliz. Sağlıklı kalabilmek için de Allah’a muhtacız.

Sadece aç olduğumuzda rızka muhtaç değiliz. Tokken de o rızkı veren Allah’a muhtacız.

Sadece parasız kaldığımızda değil, para kazanırken de Allah’a muhtacız.

İşte Samed ismini anlamak burada çok önemli.

Samed, yalnızca başımız sıkıştığında hatırlayacağımız bir isim değil.

Hayatımızın her anını ilgilendiren bir gerçek.

Biz ihtiyacımızın farkında olsak da olmasak da muhtacız.

Şimdi insan bunu gerçekten anladığında ne değişir?

Bir kere kibri azalır.

Çünkü bilir ki sahip olduğu her şey kendisine verilmiş bir imkândır.

Sonra şükrü artar.

Çünkü eskiden sıradan gördüğü nimetlerin ne kadar kıymetli olduğunu fark etmeye başlar.

Sabah kalkıp yürüyebildiğinde şükreder.

Çocuğunun sesini duyduğunda şükreder.

Sofraya oturduğunda şükreder.

İşinden evine sağ salim döndüğünde şükreder.

Bunun için çok zengin olmaya gerek yok.

Hatta bazen insanın hayatında hiçbir şey değişmez ama bakışı değişince sahip olduklarının değerini anlamaya başlar.

Bir de bu mesele insanlarla ilişkilerimizi güzelleştirir.

Çünkü benim de muhtaç olduğumu biliyorum, karşımdaki insanın da.

Bir işveren bunu anlarsa çalışanını küçümsemez.

Bir anne baba bunu anlarsa çocuğuna karşı merhametli olur.

Bir insan bunu anlarsa kazandığı parayla başkalarına tepeden bakmaz.

Çünkü herkesin muhtaç olduğu bir şey var.

Hepimiz aynı yaratılış düzeninin içindeyiz.

Ve hepimiz Allah’a muhtacız.

Burada önemli bir ayrıntıyı da unutmayalım.

Bütün nimetlerin gerçek kaynağının Allah olması, insanlara teşekkür etmeyeceğimiz anlamına gelmiyor.

Tam tersine.

Annemiz bize emek vermişse teşekkür edeceğiz. Babamız bize destek olmuşsa kıymetini bileceğiz. Bir doktor iyileşmemiz için uğraşmışsa ona minnet duyacağız. Bir çalışan işini güzel yapmışsa emeğini takdir edeceğiz.

Zaten Kur’an, Lokmân Suresi’nin 14. ayetinde Allah’a şükretmekle birlikte anne babaya da minnet duymamız gerektiğini hatırlatıyor.

Ne güzel değil mi?

Hem insanların emeğini göreceğiz hem de bütün bu imkânların asıl kaynağını unutmayacağız.

Çünkü hamd Allah’a aittir.

Ve şimdi tekrar İhlâs Suresi’ne dönelim.

Kul hüvallâhu ehad.

Allah tektir.

Eşi yok, benzeri yok, dengi yok.

Allâhussamed.

Herkes O’na muhtaçtır. O ise hiç kimseye muhtaç değildir.

Aslında bu iki ayet bize çok sade ama çok önemli bir şey öğretiyor.

Allah’ı tanımak, kendimizi de doğru tanımaktır.

Ben kimim?

Yaratılmış bir insanım.

Hayatta kalmak için bile sayısız nimete ihtiyaç duyan bir insanım.

Gücüm sınırlı. Bilgim sınırlı. Ömrüm sınırlı.

Ama benim Rabbim böyle değil.

O Ehad.

O Samed.

Ben her gün O’nun yarattığı nimetlerle yaşıyorum.

O halde neden kendimi her şeyin sahibi zannedeyim?

Neden başarınca kibirleneyim?

Neden başkasının emeğini küçümseyeyim?

Neden sahip olduğum nimetleri sıradan göreyim?

Bakın, başta küçük bir çocuktan bahsettik.

Karnı acıkınca annesine sığınıyordu. Korkunca babasına koşuyordu.

Sonra o çocuk büyüdü.

Artık kendi yemeğini alabiliyor. Kendi parasını kazanabiliyor. Kendi evini kurabiliyor.

Ama bir şey değişmedi.

Hâlâ muhtaç.

Sadece ihtiyaçlarını karşılama biçimi değişti.

İşte bizim de unutmamamız gereken şey bu.

Biz ne kadar büyürsek büyüyelim, ne kadar zenginleşirsek zenginleşelim, ne kadar başarılı olursak olalım, Allah’a olan ihtiyacımız bitmiyor.

O yüzden bugün sahip olduğumuz şeylere şöyle bir bakalım.

Evimize, ailemize, sağlığımıza, yediğimiz yemeğe, içtiğimiz suya…

Ve kendimize bir soru soralım:

Ben bütün bunlara sahip olduğum için mi şükrediyorum, yoksa bütün bunların gerçek sahibini bildiğim için mi?

İşte İhlâs Suresi’ni anlamak biraz da burada başlıyor.

Sadece dilimizle Allah’ın bir olduğunu söylemekle değil, hayatımızı da bu bilinçle yaşamakla.

Çalışacağız ama kibirlenmeyeceğiz.

Kazanacağız ama şımarmayacağız.

İnsanlara teşekkür edeceğiz ama Allah’ı unutmayacağız.

İhtiyaçlarımızı karşılamak için gayret edeceğiz ama her şeyin yalnızca kendi gücümüzle olduğunu zannetmeyeceğiz.

Ve her yeni güne başlarken şunu hatırlayacağız:

Rabbim, bugün de nefes alabiliyorsam senin verdiğin hayatla alıyorum. Çalışabiliyorsam senin verdiğin güçle çalışıyorum. Bir şeyler kazanabiliyorsam senin yarattığın imkânlarla kazanıyorum.

Ben sana muhtacım.

Sen ise hiçbir şeye muhtaç değilsin.

Çünkü insanın en büyük yanılgısı muhtaç olması değil, muhtaç olduğunu unutmasıdır.

İşte Ehad’ı ve Samed’i anlamak, insanın bunu unutmadan yaşayabilmesidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir