İman Sözde Kalmasın: Salih Amel, Tevekkül ve Kul Hakkı
26 Haziran 2024
İnsan bazen kendi hayatına dönüp şu soruyu sormalı: Ben gerçekten inandığım gibi mi yaşıyorum? Allah’a inandığımı söylüyorum. Kur’an okuyorum. Dua ediyorum. Peki alışveriş yaparken, işimi yürütürken, birinin hakkıyla karşı karşıya geldiğimde, öfkelendiğimde, kıskandığımda nasıl davranıyorum? Söylediklerimle yaptıklarım birbiriyle örtüşüyor mu?
Nahl suresinde erkek veya kadın, mümin olarak iyi işler yapan kimseye güzel bir hayat vaat edilir. Yapılanların karşılığının daha güzeliyle verileceği bildirilir. Burada iki şey birlikte anılır: İman ve salih amel. Sadece inanmakla yetinmeyen, inandığını hayatına geçiren insan. İyilik yalnızca dilde kalan bir söz değildir. İnsanlara faydası dokunan, zarar vermekten kaçınan, dürüst ve güvenilir bir yaşayıştır.
Bunu unutursak çok önemli bir ayrımı kaybederiz. Kur’an’ı evde yüksek bir yere koymak başka, Kur’an’ın ölçülerini hayatımızda yüksek tutmak başka. Kur’an okumak başka, okuduğumuzun bizi değiştirmesine izin vermek başka. Bir kitabı koruduğumuzu söyleyebiliriz. Ama asıl soru şu: O kitap bizi yanlışlarımızdan uzaklaştırıyor mu?
Nahl suresinde Kur’an okunurken kovulmuş şeytandan Allah’a sığınılması istenir. Ardından, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde şeytanın bir hâkimiyeti olmadığı; onun hâkimiyetinin kendisini dost edinenlerle ilgili olduğu bildirilir. Bu ayetler, sığınmanın yalnızca ağızdan söylenen bir cümle olmadığını düşünmemizi gerektiriyor. Allah’a sığındığımızı söylüyorsak, bizi kötülüğe götüren tercihlerden de uzaklaşmaya çalışmalıyız.
Herkes hata yapabilir. Önemli olan hatayı normalleştirmemek, yanlışın içinde rahatça yerleşmemektir. Bir insan yaptığı yanlışın farkına varır, oradan çıkmaya çalışır, tövbe eder ve kendini düzeltmek için mücadele verir. Bir başka insan ise aynı yanlışı alışkanlık hâline getirir; ardından ona bir mazeret bulur. Aradaki fark büyüktür. Çünkü yanlışın tehlikesi yalnızca yapıldığı anda değildir. İnsan zamanla yanlışa alışır. Bir süre sonra vicdanını rahatsız eden şey ona sıradan görünmeye başlar.
Mesela kıskançlık. Bir kardeşinin, bir arkadaşının, bir komşunun iyi durumda olmasından rahatsız olmak. Onun başarısına sevinememek. Başkasında gördüğün bir nimetin yok olmasını istemek. Bu duygu büyüdüğünde yalnızca içimizde kalmaz; sözümüze, tavrımıza, ilişkilerimize sızar. Kin de böyledir. Birine karşı duyduğumuz kırgınlığı sürekli beslediğimizde artık olayın kendisini değil, o olayın içimizde büyüttüğü yükü taşırız.
Peki insan kendinde böyle bir durum gördüğünde yalnızca sonucu mu konuşmalı? “Çok kıskanıyorum”, “Öfkemi yenemiyorum”, “Bu yanlışın içinden çıkamıyorum” demek elbette bir başlangıç. Ama bir adım daha geriye bakmak gerekir. Bu noktaya hangi tercihlerle geldim? Hangi düşünceyi besledim? Hangi yanlışımı küçük gördüm? Hangi konuda kendimi haklı gösterdim? Sorunun görünen sonucu kadar, onu hazırlayan süreci de düşünmek gerekiyor.
Faiz, aldatma, yalan, iftira, haksız kazanç, kibir ve kindarlık gibi yanlışlar bir günde insanın bütün hayatına yerleşmez. Bazen küçük bir tavizle başlar. İnsan önce bir gerekçe üretir. “Bu seferlik olsun”, “Herkes yapıyor”, “Başka çarem yok” der. Sonra aynı gerekçeyi tekrar kullanır. Yanlış, kendisine açılan alanda büyür. İşte bu yüzden salih amel yalnızca ara sıra iyilik yapmak değildir. Hayatın bütünü için bir yön belirlemektir.
Salih olmak, insanlara faydalı olmaya çalışmaktır. İhtiyacı gidermek, kimseyi bilerek zarara uğratmamak, verdiği sözü tutmak, güvenilir olmak, başkasının malında ve hakkındа gözünün olmamasıdır. İnsan böyle yaşamaya çalışırken yalnız çevresindeki insanlara karşı değil, Rabbine karşı da sorumluluk duyduğunu hatırlar. İyi davranışının sebebini yalnızca övgü almakta aramaz. Allah’ın rızasını gözetir.
Bazen insan kendini bir sıkıntının içinde bulur ve yalnızca o sıkıntıdan kurtulmayı düşünür. Oysa her kolay çıkış iyi bir çıkış değildir. Kısa vadede rahatlatan bir tercih, uzun vadede daha ağır bir yük getirebilir. Bir borçtan kurtulmak için yanlış bir yola girmek, bir işi hızlandırmak için başkasının hakkını çiğnemek, geçici bir kazanç için güvenilirliğini feda etmek… Bunlar o an kolay görünebilir. Fakat insan yalnızca bugününü yaşamıyor. Yarın da var. Yarın vereceği hesap da var.
Şeytanın insanı yanlış yola çekmesi denince aklımıza yalnızca büyük kötülükler gelmesin. Bazen bir bahaneyle başlar: “Şimdi bunu yap, sonra düzeltirsin.” Bazen başka birinin yanlışını gösterir: “O da yapıyor.” Bazen sonucu geciken davranışı masum gösterir: “Bak, hiçbir şey olmadı.” Oysa hemen bir karşılık görmemek, yapılanın doğru olduğunu göstermez.
Trafikte sırada bekleyenlerin önüne geçmek küçük bir olay gibi görünür. Bir işletmede işini öne almak için rüşvet veya usulsüz bir ödeme kullanmak başka bir örnektir. Alışverişte karşı tarafın bilgisizliğinden yararlanmak da böyledir. Her defasında kendimize “Ne oldu ki?” sorusunu sorabiliriz. Ama asıl soru şudur: Ben başka bir insanın hakkına ne yaptım? Kendi işimi kolaylaştırırken kimleri zor durumda bıraktım?
Dürüstlük, sadece başkalarının bizi gördüğü zaman gerekli değildir. İnsan kimsenin dikkat etmediği bir anda da doğru davranmaya çalışmalıdır. Çünkü bir davranışın değeri yalnızca yakalanıp yakalanmamamızla ölçülemez. Bugün bir hakkı ihlal edip karşılık görmemiş olabiliriz. Fakat bu, o hakkın ortadan kalktığı anlamına gelmez.
İş hayatını düşünelim. Bir insan bir ürün sipariş ediyor. Karşısındaki kişi örnek gösteriyor, ölçü veriyor, kalite sözü veriyor ve ücret alıyor. Sonra gelen ürün vaat edilenden farklı çıkıyor. Müşteri itiraz edince de “Ancak bu kadar oluyor” deniyor. O zaman baştan neden söylenmedi? Neden verilen söz tutulmadı? Neden karşı tarafın parası, zamanı ve emeği hiçe sayıldı? İşte kul hakkı dediğimiz mesele bu kadar gündelik, bu kadar somut olabilir.
Bir yapı işinde eksik veya özensiz malzeme kullanılması daha da ağır sonuçlar doğurabilir. Kısa vadede tasarruf eden kişi kendini kazançlı sanabilir. Fakat ortada yalnız bir fiyat hesabı yoktur. İnsanların güvenliği vardır. Emanet vardır. Sorumluluk vardır. Bir işi yapmak, o işin karşılığında ücret almaktan ibaret değildir. İşi gerektiği gibi yapma yükümlülüğünü de üstlenmektir.
Ticarette ve çalışma hayatında bu yüzden “Ben paramı aldım” cümlesi yeterli olmaz. Peki verdiğin hizmetin hakkını verdin mi? İnsanların zamanını boşa harcadın mı? Bildiğin bir kusuru sakladın mı? Sana güvenen birini mağdur ettin mi? İnsanın kendisine yönelteceği bu sorular, dışarıdan gelecek övgülerden çok daha değerlidir.
Sorumluluk yalnızca ticaretle de sınırlı değil. Markette, yolda, ailede, komşulukta, alışverişte aynı ölçüyle karşı karşıyayız. Başkasını aldatmadan yaşamak. Birinin ihtiyacını fırsata çevirmemek. Sıkışmış bir insana daha fazla yük bindirmemek. Güçlü olduğumuz yerde haksızlık yapmamak. Güvenilirlik dediğimiz nitelik, tam da bu günlük karşılaşmalarda belli olur.
Bir de ortak acılarımız var. Gazze’de ve başka coğrafyalarda yaşanan zulümler karşısında üzülmek, fakat kendi tüketimimiz ve tercihlerimiz konusunda hiçbir sorumluluk hissetmemek bir çelişki oluşturabilir. Yaşanan acılara bakmamak, haberlerden kaçmak, yalnız kendi rahatımızı düşünmek bizi vicdan muhasebesinden uzaklaştırabilir. Buradaki mesele sadece bir ürünü satın alıp almamak değildir; tercihlerimizin neye hizmet ettiğini düşünme meselesidir.
Bir insan daha uygun fiyatlı diye tercih ettiği bir ürünün arkasındaki koşulları sorgulamak istemeyebilir. Başka bir ürüne geçmek daha zahmetli veya daha pahalı gelebilir. Fakat inandığımız değerlerin davranışa dönüşmesi tam da kolay olanla doğru olduğunu düşündüğümüz şey arasında kaldığımızda görünür. Konuşmak kolaydır. Bedel ödemeyi göze alarak davranmak daha zordur.
Burada bir başka yanlış da ortaya çıkabilir: İnsanların duyarlılığını fırsata dönüştürmek. Bir üründen uzak durmaya çalışan kişi başka bir ürüne yöneldiğinde onun ihtiyacını görüp fiyatı haksızca yükseltmek, kalitesiz ürünü yüksek fiyata satmak, dürüstlükle bağdaşmaz. Bir yanlışın karşısına başka bir yanlış koyarak iyi bir sonuç elde edemeyiz. Faydalı olmak istiyorsak hem kendi tercihimize hem de başkasına sunduğumuz hizmete aynı ölçüyü uygulamalıyız.
Şimdi kendimize tekrar soralım: Ben haksızlıktan şikâyet ederken kendi küçük haksızlıklarımı görüyor muyum? Başkasının yaptığı usulsüzlüğe kızarken bana avantaj sağlayan bir usulsüzlüğe göz yumuyor muyum? Bir toplumda güvenin zayıflaması yalnızca büyük olaylarla açıklanamaz. Küçük görülen yanlışlar tekrarlandıkça insanlar birbirlerine daha az güvenir. Herkes bir sonraki alışverişte, bir sonraki işte, bir sonraki sözde zarar görebileceğinden kuşkulanır.
Buna karşılık güvenilir insanın varlığı büyük bir nimettir. Bir işi teslim ettiğinizde düzgün yapacağını bilirsiniz. Bir söz verdiğinde yerine getirmek için uğraşacağını bilirsiniz. Hata yaptığında saklamak yerine düzelteceğini bilirsiniz. Salih amelin toplumdaki karşılıklarından biri de budur: İnsanların birbirinden korkmadan, birbirine güvenerek yaşayabilmesi.
Peki insan bütün bunların arasında nasıl sağlam duracak? Bir tarafta iş, aile, geçim ve sorumluluklar. Diğer tarafta karşılaştığı yanlışlar, hayal kırıklıkları ve sıkıntılar. Burada tevekkülü doğru anlamak gerekiyor. Tevekkül, hiçbir iş yapmadan sonucu beklemek değildir. Elinden geleni yapmak, sorumluluğu üstlenmek, doğru yolu seçmeye çalışmak ve sonucu Allah’a bırakabilmektir.
İnsan bir ticari sorunla karşılaşabilir. Verdiği emek boşa gidebilir. Bir işi gecikebilir, gereksiz masraf çıkabilir. Birileri kendi çıkarı için onun yolunu zorlaştırabilir. Böyle bir durumda öfkelenmek anlaşılabilir. Fakat öfkenin bizi aynı yanlışların içine sürüklemesine izin verirsek asıl kaybımız büyür. Bize haksızlık yapıldı diye bizim de haksızlığa başvurmamız gerekmez.
Yusuf kıssasını hatırlayalım. Kardeşlerinin yanlışları, uğradığı haksızlıklar ve yaşadığı zorluklar, doğruluktan vazgeçmenin gerekçesi yapılmadı. İnsan başkasının yanlışına takılıp kendi yolunu kaybetmemeli. Birilerinin yaptıklarının hesabını biz kendi elimizle vermeye çalışırken kendi sorumluluğumuzu unutabiliriz. Haksızlığın farkında olmak başka, haksızlığa benzemek başkadır.
İş hayatında da aile içinde de insanın önüne problemler çıkabilir. Müşteriden kaynaklanan bir sorun olur, çalışanla ilgili bir sorun olur, alınan malda bir aksaklık olur. Bunların hepsi hayata dahildir. Önemli olan her sorunun kalbimizi bütünüyle ele geçirmesine izin vermemek. Sorunu çözmek için uğraşırken Rabbimize olan güvenimizi ve doğruluğumuzu koruyabilmek.
Bu, insanın hiçbir şey hissetmemesi demek değil. Haksızlığa üzülürüz. Aldatılınca kırılırız. Güvenimiz boşa çıktığında acı duyarız. Ama aynı zamanda şunu da biliriz: Bir başkasının ahlaksızlığı bizim ahlakımızı belirlemek zorunda değil. Onun yaptığı yanlış, bizim de yanlış yapmamıza izin veren bir belge değildir.
Şükür ve tövbe de bu hayatın dışında değil, tam içindedir. Elde ettiğimiz başarıyı yalnızca kendimizden bilmemek. Bir işi yapabildiğimizde Allah’ın lütfunu hatırlamak. Hata yaptığımızda kendimizi kusursuz göstermeye çalışmamak. Geçmişteki bir yanlışın farkına varıp bağışlanma dilemek. Sonra bugünkü tercihlerimizi de ona göre düzeltmek.
İnsanın yıllar önce yaptığı bir hatayı hatırlaması mümkündür. Önemli olan o hatayla övünmek veya onu sıradanlaştırmak değildir. Tövbe etmek, aynı yanlışı sürdürmenin başka bir adı olmamalı. Gerçek değişim davranışta görünmelidir. Birine zarar verdiysek onu telafi etmeye çalışmak, bir hakkı ihlal ettiysek düzeltmek için çaba göstermek, samimiyetin görünür tarafıdır.
Kur’an’ın rehberliği yalnızca belli zamanlara ayrılmış bir uğraş değildir. Bir insan sabah ayetleri okuyup ardından işine gittiğinde asıl sınavı orada da devam eder. Karşılaştığı müşteride, muhatap olduğu çalışanında, yaptığı alışverişte, verdiği kararda okuduklarının karşılığını gösterebilir. İlmi öğrenmek önemlidir. Ama bildiğimiz doğruyu uygulamadığımızda o bilgi hayatımıza nasıl yön verecek?
Güçlü olmak da burada başka bir anlam kazanıyor. Yalnızca para kazanmak, iş büyütmek veya istediğini elde etmek değil; kendini geliştirmek, doğru iş yapmak, faydalı olmak, ihtiyaç gidermek, güç bulduğunda zulmetmemektir. İnsanın imkânları arttıkça sorumluluğu da büyür. Daha fazla insana faydalı olabilecek hâle gelir. O imkânları yalnız anlık çıkar için kullandığında ise elindeki gücün anlamını daraltır.
Bir toplumun iyiliğini istiyorsak bunu yalnızca başkalarına öğüt vererek sağlayamayız. Ticaret yapanın dürüstlüğe, çalışan kişinin emeğe, hizmet sunanın kaliteye, alışveriş yapanın hakkaniyete dikkat etmesi gerekir. İnsanlardan şikâyet ederken bizim de o toplumun bir parçası olduğumuzu unutamayız. Herkesin başkasından beklediği dürüstlüğü kendi işinde göstermesi gerekir.
Ve zorluk yaşayan bir insanı gördüğümüzde hemen onu suçlayamayız. Birinin sıkıntısını onun günahlarının kesin sonucu olarak ilan etmek bizim işimiz değildir. Sıkıntının bütün sebeplerini bilmiyoruz. Yanlış yapmış olabilir, haksızlığa uğramış olabilir, çok çeşitli şartlarla karşılaşmış olabilir. Bizim yapmamız gereken, düştüğü yerde ona bir de biz vurmamak; imkânımız varsa yardım etmek, ihtiyaç gidermek ve adaletli davranmaktır.
Bu ayrım önemlidir. Kendi yanlışlarımızın sebeplerini araştırırken başkalarının başına gelenleri kolay hükümlere bağlamayalım. Kendi hayatımızı düzeltmek için sorumluluk alalım, başkasına karşı ise merhameti kaybetmeyelim. Bir insan hata yapmış olsa bile, ona yardım etmekten kaçınmak zorunda değiliz. Yardım, başkasının bütün tercihlerini onaylamak değildir; ihtiyacı olanı görmezden gelmemektir.
Sonunda yine başlangıçtaki soruya dönüyoruz: İnandığımız gibi yaşayabiliyor muyuz? Allah’a sığındığımızı söylerken yanlışın kapısını aralık mı bırakıyoruz? Tevekkül ettiğimizi söylerken kolay kazanç uğruna başkasının hakkına mı giriyoruz? İyilikten söz ederken birinin ihtiyacına karşı duyarsız mı kalıyoruz?
İman ile salih amelin birlikte anılması boşuna değil. İnandığını söylemek, yaşantısıyla desteklenmediğinde eksik kalır. Doğru olmak bazen zahmetlidir. Haksız kazançtan uzak durmak, verdiğimiz sözü tutmak, bir başkasının hakkını gözetmek bedel gerektirebilir. Ama insanın istikameti bu tercihlerle belli olur.
Bugün hayatımızda tek bir davranışı gözden geçireceksek, başkasından önce kendimize bakalım. Kime haksızlık etmiş olabiliriz? Hangi yanlışı alışkanlık hâline getirdik? Hangi iyi işi sürekli erteledik? Hangi insanın ihtiyacını giderebilecekken görmezden geldik?
Allah’tan yalnızca sıkıntılarımızın giderilmesini değil, doğruyu anlayıp yaşayabilecek bir kalp de isteyelim. Faydalı bilgiyi öğrenmeyi, onu davranışa dönüştürmeyi, yanlışımızdan dönmeyi ve insanlara fayda sağlamayı isteyelim. Çünkü mesele yalnızca iyi şeyleri bilmek değil. Bildiğimiz iyiliğin insanlara ulaşmasıdır. Mesele yalnızca inanıyorum demek değil. İmanımızın, günlük hayatımızda güvene, doğruluğa, merhamete ve salih amele dönüşmesidir.

