Bir Şeyi Hayatımızın Merkezine Koyduğumuzda Ne Kaybederiz?
24 Haziran 2024
Hiç kendinize sordunuz mu: Ben bugün en çok neyi düşünüyorum? Aklım günün büyük bölümünde nerede? Hangi mesele yüzünden eşimi, çocuğumu, işimi, ibadetimi, hatta kendimi ihmal ediyorum? Bazen bir insanı, bazen bir borcu, bazen bir başarıyı o kadar büyütüyoruz ki hayatımızdaki diğer her şey küçülüyor. Asıl tehlike de burada başlıyor. Elimizdeki şeyi kullanmak başka; onun tarafından yönetilmek bambaşka.
Yusuf suresinin 30. ayetinde şehirdeki birtakım kadınların konuşmalarından söz edilir. Aziz’in karısının, yanında bulunan delikanlıya duyduğu arzuyu anlatırlar. Ona olan tutkusunun kalbine işlediğini ve kendisinin apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu söylerler. Burada yalnızca iki insan arasındaki bir olay yok. Bir insanın arzusunu nasıl büyüttüğü, çevresindekilerin bunu nasıl konuştuğu ve bu konuşmaların nasıl yeni davranışlara dönüştüğü de var.
Yusuf’un hayatına baktığımızda peş peşe gelen haksızlıkları görüyoruz. Kardeşlerinden zarar görüyor. Kuyuya atılıyor. Köle olarak satılıyor. Sonra istemediği bir davranışa zorlanıyor ve iftirayla karşı karşıya kalıyor. Peki biz böylesi bir hayatın içinde olsaydık ne derdik? “Neden hep beni buluyor?” diye şikâyet etmez miydik? İnsan bazen tek bir sorun karşısında bile bütün hayatının altüst olduğunu düşünüyor. Yusuf’un karşılaştıkları ise sabrın ve doğru olanı seçmenin ne kadar ağır şartlarda sınanabildiğini hatırlatıyor.
Aziz’in karısıyla ilgili olayda, suçsuzluğu anlaşılmış olmasına rağmen Yusuf’tan konuyu kapatması isteniyor. Olayın üzerinin örtülmesi bekleniyor. Fakat bir süre sonra haber şehirde konuşulmaya başlanıyor. İnsanların dili, saklanması istenen bir meseleyi başka bir alana taşıyor. Dedikodunun ne kadar kolay yayıldığını hepimiz biliriz. Bir olayın tamamını bilmeden konuşmak, başkalarının hayatını kendi merakımızın konusu hâline getirmek ne kadar kolaydır.
Fakat buradaki kadınların sözlerinden daha derin bir noktaya bakmak gerekiyor. “Ona olan arzusu kalbine işlemiş” ifadesi, bir insanın düşüncesini bir noktaya nasıl kilitleyebildiğini düşündürüyor. İnsan bir şeyi çok istemeye başladığında, zamanla o isteğin önündeki her engeli aşması gerektiğine inanabilir. İstediği gerçekleşmeyince durup değerlendirmek yerine daha çok zorlar. Önce bir istek olan şey giderek hayatının tek hedefi hâline gelebilir.
İşte aşırılık burada başlıyor. Birini sevmek başka, onu elde etmeyi hayatın tek gayesi yapmak başka. Bir insana değer vermek başka, onun iradesini yok saymak başka. Karşıdaki insan istemediğinde bunu kabul edebilmek gerekir. Ama nefis bazen “Nasıl beni istemez?” diye düşünür. O zaman sevgi diye anlatılan şeyin içinde sahip olma arzusu ve gurur büyüyebilir. Kişi karşısındakini anlamaktan çok, kendi isteğinin gerçekleşmesine odaklanır.
Bir insanın düşüncesi sürekli aynı kişiye gidiyorsa, her planını ona ulaşmaya göre kuruyorsa, işini, ailesini ve diğer sorumluluklarını bir kenara bırakıyorsa artık yalnızca sevgiden söz etmiyoruz. Burada bağımlılık ve aşırılık üzerinde düşünmemiz gerekiyor. İnsan kendine şu soruyu sormalı: Ben bu ilişkiyi yaşarken hayatımdaki dengeyi koruyor muyum, yoksa her şeyi bu ilişkiye mi feda ediyorum?
Aşırılığı yalnızca aşkla sınırlamayalım. Aynı durum iş hayatında da görülebilir. Bir insan sabah akşam çalışır. Daha fazla kazanmak, daha başarılı görünmek, daha yüksek bir yere gelmek ister. Çalışmak yanlış değildir. Kazanmak yanlış değildir. İyi bir iş kurmak, gelişmek ve ilerlemek de yanlış değildir. Sorun, bunlar hayatın bütün diğer değerlerini silmeye başladığında ortaya çıkar.
Bir gün fark ederiz ki yıllardır evde olduğumuz hâlde ailemizle birlikte olmamışız. Çocuğumuz büyümüş ama yanında bulunamamışız. Eşimizle konuşacak zaman ayırmamışız. Anne babamızın hâlini sormamışız. Bayramlar geçmiş, günler geçmiş. Bütün dikkatimizi tek bir meseleye vermişiz. Sonra o mesele çözüldüğünde geriye bıraktığımız ilişkilerin eskisi gibi olmadığını görebiliriz.
Borç meselesini düşünelim. Borç ödemek elbette önemlidir. İnsan yükümlülüklerinden kaçmamalı. Ama borcu kapatma düşüncesi öyle büyüyebilir ki kişi başka hiçbir şeyi göremez hâle gelir. Arabasını ya da evini satmak zorunda kalırsa insanların ne söyleyeceğini düşünür. “İflas etti derler, küçüldü derler” korkusu onu yönetir. Gerekli kararı vermek yerine görünüşünü korumaya çalışır. Böylece borç yalnızca mali bir yük olmaktan çıkar; insanın bütün düşüncesini kaplar.
O noktada mesele artık sadece para değildir. Başkalarının gözündeki yerimizi kaybetmeme arzusu da devreye girer. “Ben nasıl böyle bir duruma düşerim?” sözü çözüm bulmamıza yardım etmek yerine bizi sıkıştırabilir. İnsan borcunu ödeyebilmek için çalışır ama bunu yaparken kendini ve ailesini de tüketebilir. Yıllarca süren bu telaş sonunda borç bitse bile evdeki huzurun geri gelmediğini görebilir.
Peki nerede duracağız? Bir konuda sorumluluk göstermekle ona bütün ömrümüzü teslim etmek arasındaki sınır nerede? Cevabı bulmak için yalnızca ne kadar para veya emek harcadığımıza değil, ne kadar zaman ve düşünce ayırdığımıza da bakmalıyız. Çünkü ödediğimiz bedel yalnızca cebimizden çıkan para değildir. Zamanımız da bedeldir. Dikkatimiz de bedeldir. Hayatımızın geri gelmeyecek saatleri de bedeldir.
Bir arkadaşla saatlerce mesajlaşmak, sonra günün geri kalanında da sürekli aynı kişiyi düşünmek… Bunu bir iki kez yapmakla her gün tekrarlamak aynı şey değildir. Bir insanla ilgilenmek kıymetlidir. Ama bütün zamanımızı bu ilişkiye verirken başka sorumluluklarımıza yer kalmıyorsa kendimize dürüstçe bakmalıyız. Sevgi dediğimiz şey bizi güçlendiriyor mu, yoksa bizi kendi hayatımızdan uzaklaştırıyor mu?
Çocuklarımız için de aynı ölçüyü düşünmeliyiz. Bir çocuk okulda arkadaşını görüyor, eve geldiğinde de saatlerce onunla yazışıyor. Ekran başında oyun oynuyor, sürekli yeni içerik izliyor. Günün büyük kısmı burada geçiyorsa yalnızca “Çocuklar artık böyle” deyip geçmek yeterli mi? Zamanın nereye gittiğini, hangi bağların zayıfladığını, çocuğun üretmeye ve öğrenmeye ne kadar vakit ayırdığını birlikte konuşmak gerekmez mi?
Çocuklarımıza bir davranışın bedelini anlatırken parayı da açıklıyoruz. Bir ürün almak için para veriyoruz. Peki parayı nasıl elde ediyoruz? Zaman harcayarak, emek vererek. Öyleyse gereksiz bir alışverişe yalnızca para değil, o parayı kazanmak için verdiğimiz zaman da gidiyor. Çocuk, pahalı bir ürün istediğinde bunu yalnızca etiketteki rakamla değil, karşılığındaki emekle de düşünmeyi öğrenmeli.
Yusuf suresinin 31. ayetinde Aziz’in karısının, kendisi hakkında konuşan kadınları davet ettiği anlatılır. Onlara bir sofra hazırlar, ellerine bıçak verir. Yusuf’u gördüklerinde kadınlar şaşkınlığa kapılır; ellerini keserler ve onun sıradan bir insan olmadığını söyleyecek kadar hayrete düşerler. Başta başka bir kadını eleştirenler, karşılarına çıkan görüntüyle kendi dikkatlerini kaybediyor. Bu sahne, gördüğümüz şeyin bizi nasıl etkileyebileceği üzerinde düşünmeye çağırıyor.
Burada dış görünüşün insan üzerinde etkisi var. Bir başka insanın güzelliği, bir eşyanın ihtişamı, gösterişli bir araba ya da pahalı bir telefon dikkat çekebilir. Bunların dikkat çekmesi şaşırtıcı değildir. Sorun, dikkatimizi çeken şeye karşı ölçüyü kaybettiğimizde başlar. Bir görüntüye öyle dalabiliriz ki elimizde tuttuğumuz bıçağı bile unutacak kadar başka şeyleri görmez oluruz. Ayetteki sahnenin düşündürdüğü tehlikelerden biri budur.
Bugün bunun farklı örnekleriyle karşılaşıyoruz. Bir tanıdığımız pahalı bir araba aldığında hemen konuşmaya başlıyoruz. “Kendini beğenmiş, yürüyüşü bile değişmiş” diyoruz. Fakat o arabayı konuşup dururken farkında olmadan aynı nesneyi kendi zihnimizde de büyütüyoruz. Bir süre sonra sürekli başkasının sahip olduğu şeyleri düşünmeye başlıyoruz. O araba, bizim için de bir ölçü hâline gelebiliyor.
Aynı şey ev eşyasında, kıyafette, telefonda da yaşanabiliyor. Zenginlerin kullandığı bir model gösteriliyor. Ünlü bir kişinin elinde bir ürün görüyoruz. Sonra başkaları da onu istiyor. Bir süre sonra o ürünün bize gerçekten ne kadar fayda sağlayacağından çok, ona sahip olmanın nasıl görüneceğini düşünmeye başlıyoruz. Böylece ihtiyaçla gösteriş arasındaki sınır karışıyor.
Bir telefonun yüksek fiyatlı olması, herkes için gerekli olduğu anlamına gelmez. Bir gencin altı ay çalışıp bütün kazancını tek bir cihaza vermek istemesi üzerinde düşünmek gerekir. Elbette herkes kendi ihtiyaçlarını değerlendirebilir. Ama bu satın alma isteği neye dayanıyor? Gerçek bir ihtiyaç mı, yoksa çevresinin gözünde bir yere sahip olma arzusu mu? Bu soruyu sormadan verdiğimiz para, verdiğimiz zaman ve çaba bize ne kazandırıyor?
Anne babalar bazen çocuklarının istediği her şeyi karşılayabilecek durumda olabilir. Fakat bir şeyi alabilecek gücümüzün olması, onu mutlaka almamız gerektiği anlamına gelmez. Çocuğumuza pahalı bir ürünü alırken onun ihtiyacını ve zamanla ilişkisini de konuşabiliriz. Çünkü amaç yalnızca bugün mutlu olmasını sağlamak değil, kendi kararlarını ölçülü vermeyi öğrenmesine yardımcı olmaktır.
Bu meselede sürekli “Hiçbir şey almayalım, çalışmayalım, iyi bir eve sahip olmayalım” demiyoruz. Tam tersine, çalışmak, gelişmek, güzel bir evde yaşamak, iyi imkânlardan faydalanmak mümkündür. Fakat bunların hiçbiri hayatımızın mutlak ölçüsü olmamalı. İyi bir üniversite hedeflemek başka, çocuğun bütün değerini o üniversiteye girip girememesiyle ölçmek başka. İşte başarıyı amaç olmaktan çıkarıp insanın bütün hayatını yutan bir hedefe dönüştürmekten sakınmalıyız.
Hz. Süleyman’ın kendisine sunulan büyük imkân karşısında bunu bir sınav olarak görmesi ve şükürle ilişkilendirmesi de önemlidir. İnsan eline geçen nimetle kendini üstün görmemeli. Nimetin varlığı kadar onu nasıl değerlendirdiği de önem taşır. Ev, araba, iş, makam, bilgi… Hepsi birer imkân olabilir. Ama insanın bu imkânlarla ilişkisi onun hayatındaki dengeyi gösterir.
Bir başka önemli mesele de dedikodu. Aziz’in karısını konuşan kadınlar, sonra kendileri de olayın içine çekiliyor. Başkasının yaptığını sürekli konuşmak, onu hayatımızın merkezine alabilir. Bazen kardeşimizin aile içindeki sorununu, komşunun yaşadıklarını, bir yakınımızın yanlışını günlerce konuşuyoruz. Önce merak ediyoruz. Sonra bütün evin konusu bu oluyor. Başka insanların sorunlarıyla ilgilenmek başka, kendi hayatımızı onların meselesine teslim etmek başka.
Düşüncelerimiz nereye yöneliyorsa zamanımız da oraya gidiyor. Sürekli bir eşyayı düşünüyoruz, sürekli bir insanı düşünüyoruz, sürekli bir korkuyu düşünüyoruz. Bir süre sonra kararlarımızı da buna göre vermeye başlıyoruz. İşte bu yüzden neyi düşündüğümüze dikkat etmeliyiz. Bilincimizi meşgul eden şey gerçekten bu kadar yer kaplamayı hak ediyor mu?
İnsanın geçmişi düşünme, geleceği planlama ve bugünü değerlendirme imkânı var. Bu büyük bir nimet. Ama gelecek kaygısı bütün hayatımızı yönetmeye başladığında, bizi bugünün sorumluluklarından koparabiliyor. İblis’in Âdem’i etkilemesi üzerine düşünürken de korkunun ve kaygının insan tercihlerini nasıl değiştirebildiğini görebiliriz. Geleceğimizi düşünelim; fakat geleceğin korkusuyla bugünü tüketmeyelim.
Denge yalnızca tek bir alanda kurulmaz. İşe aşırı zaman ayırınca aile ilişkimiz etkilenir. Bir ilişkiye aşırı bağlanınca çalışma düzenimiz bozulabilir. Alışveriş ve telefon isteği bütün dikkatimize hâkim olunca öğrenmeye ve üretmeye daha az vakit kalabilir. Bir alandaki taşkınlık, başka alanlardaki ölçüyü de sarsar. Bu yüzden insan kendini yalnızca en çok ilgilendiği konu üzerinden değerlendirmemeli.
Kendimize açıkça soralım: Benim hayatımda ölçüyü bozan şey ne? İnsanların beni başarılı görmesi isteği mi? Başkasında gördüğüm eşyaya sahip olma arzusu mu? Bir kişiyi mutlaka elde etme düşüncesi mi? Borçlarım yüzünden herkesin gözünden düşeceğim korkusu mu? Belki de cevap bu örneklerin hiçbiri değildir. Ama bir şey bütün zamanımızı ve düşüncemizi alıyorsa onu fark etmek zorundayız.
Yusuf’un yaşadıkları bize bir başka yönü de gösteriyor. İnsan haksızlığa uğrayabilir. Başkasının arzusunun, iftirasının veya dedikodusunun hedefi olabilir. Böyle bir durumda kendi ölçüsünü kaybetmemek kolay değildir. Yusuf’un iffetini koruması, istemediği bir davranışa boyun eğmemesi, karşılaştığı zorluklar içinde doğru kalma çabasını düşünmemize vesile oluyor. Zor durumda kalmak, yanlışa razı olmamızı gerektirmez.
Yusuf suresinde Aziz’in karısının Yusuf’u hapse atmakla tehdit ettiği de anlatılır. Bu, isteğin yalnızca insanın içinde kalmayıp güç kullanmaya dönüşebileceğini gösterir. Bir insan başkasının iradesine saygı duymayı bıraktığında, kendi arzusunu gerçekleştirmek için baskıya başvurabilir. Oysa birine duyulan istek, ona zorla sahip olma hakkı vermez. Nefsin istediği her şey, yapılması doğru olan şey değildir.
Dikkat edelim: Bir yanda haksızlığa uğrayan Yusuf var. Diğer yanda arzusuna sınır koymayan ve gücünü kullanmaya yönelen biri var. Bu karşıtlık, hayatımızdaki seçimlerin önemini gösteriyor. İnsan başına gelen her olayı seçemez. Ama o olay karşısında hangi yöne yürüyeceğini düşünmek zorundadır.
Bugün de bir isteğin bizi yönetmesine izin vermemek için kendimize dönmemiz gerekiyor. Çok çalışmak istiyoruz; çalışalım. Çocuğumuz iyi eğitim alsın istiyoruz; bunun için emek verelim. Güzel bir ev istiyoruz; imkânımız ölçüsünde plan yapalım. Birine değer veriyoruz; bunu saygıyla gösterelim. Fakat bütün bu isteklerin üstünde hak, hukuk, ölçü ve diğer sorumluluklarımız da bulunsun.
Hayat, tek bir hedeften ibaret değil. Eşimizle ilişkimiz, çocuğumuzla geçirdiğimiz zaman, işimizdeki dürüstlüğümüz, sahip olduklarımıza karşı şükrümüz, başkalarının iradesine duyduğumuz saygı… Bunların hepsinin ayrı bir yeri var. Birini büyütürken diğerlerini silersek, istediğimiz şeye ulaştığımız gün bile neyi kaybettiğimizi fark edebiliriz.
Şimdi bir kez daha düşünelim: Bugün bize ait olan en kıymetli bedellerden biri zamanımız. Onu neye veriyoruz? Kimin için, hangi eşya için, hangi korku için, hangi gösteriş için harcıyoruz? Bir daha geri alamayacağımız saatleri kullanırken neyin peşinde olduğumuzu biliyor muyuz?
Yusuf suresinin bu sahneleri bizi başkalarını ayıplamaktan önce kendi nefsimizi tanımaya çağırıyor. Bir insanın yanlışı hakkında konuşmak kolay. Ama aynı isteğin, aynı gösterişin, aynı aşırılığın bizim hayatımızdaki karşılığını görmek daha zor. Asıl değişim de orada başlayabilir. Başkasını eleştirdiğimiz ölçüyü kendimize de uygulayabildiğimizde.
Rabbimiz bize faydalı ilim nasip etsin. Arzularımızı hakikatin önüne koymaktan korusun. Hayatımızdaki ölçüyü kaybettiğimizde bunu fark etmeyi, yanlışa sürüklendiğimizde doğruya dönmeyi kolaylaştırsın. Bizleri bir insana, bir eşyaya, bir makama veya bir korkuya bütün ömrünü teslim edenlerden değil; nimetin kıymetini bilen, sınırlarını koruyan, şükreden kullarından eylesin.
Çünkü insanın sahip olduğu şeylerden daha önemli bir soru var: Sahip olduklarımız bizi mi yönetiyor, yoksa biz onları doğru yerde tutabiliyor muyuz?
