İnsan dünyaya gelmeden önce kaderini kendisi mi seçti?

Bir insan neden savaşın ortasında doğar?

Bir çocuk neden sevgi dolu bir ailede büyürken başka bir çocuk şiddet gören bir ailede büyür?

Neden bir insan çok zeki olurken başka bir insan öğrenmekte zorlanır?

Neden bir insan zengin doğarken başka biri yoksulluk içerisinde dünyaya gelir?

Bunlar insanın zihnini meşgul eden sorular.

Ama bugün bu sorulardan daha önemli bir soru üzerinde durmak istiyorum:

Biz gerçekten bütün bu soruların cevaplarını bilmek zorunda mıyız?

Ve daha önemlisi:

Bilmediğimiz sorulara cevap üretmeye çalışırken Allah’ın bildirmediği şeyleri O’nun adına söylemeye başlamış olabilir miyiz?

Bir arkadaşım insanın dünyaya gelmeden önce ruhlar âleminde yaratıldığına, orada her şeyi öğrendiğine ve yaşayacağı hayatı kendisinin seçtiğine inanıyor.

Ona göre bir insan hangi anne babanın çocuğu olacağını, nerede yaşayacağını, hangi acılarla karşılaşacağını önceden biliyordu.

Kötü bir aileyi seçen insan bile belki daha yüksek bir ödül kazanmak istiyordu.

Belki de kendine güvenerek, “Ben bu zorlukların üstesinden gelirim” diyordu.

Ardından Allah bütün bu bilgileri unutturuyor ve insanı dünyaya gönderiyordu.

Peki gerçekten böyle mi?

Bunu Kur’an’dan mı öğreniyoruz?

Yoksa cevaplayamadığımız sorulara kendimizce bir açıklama mı buluyoruz?

Gel, meseleyi birlikte düşünelim.

1. Âdem’e ilim verilmesi, bütün insanların her şeyi bildiği anlamına mı geliyor?

Bakara suresi 31. ayette Allah’ın Âdem’e bütün isimleri öğrettiği bildiriliyor.

Bu açık bir bilgi.

Ancak ayette bütün insanların ruhlar âleminde yaratıldığı ve gelecekte yaşayacakları her olayın kendilerine öğretildiği söylenmiyor.

Burada çok önemli bir ayrım var.

Âdem’e isimlerin öğretilmesi başka, bütün insanlara geleceğin öğretilmesi başka bir iddiadır.

Bir insanın ilim sahibi olması, onun her şeyi bildiği anlamına gelmez.

Bir doktor insan bedenini çok iyi tanıyabilir ama yarın hangi hastalığa yakalanacağını kesin olarak bilemez.

Bir öğretmen eğitim konusunda çok bilgili olabilir ama kendi çocuğunun gelecekte nasıl bir hayat yaşayacağını bilemez.

Bir anne çocuk psikolojisi hakkında çok şey öğrenmiş olabilir ama kendi çocuğunun ileride hangi kararları vereceğini kesin olarak bilemez.

Peki bu insanlar bilgisiz mi?

Hayır.

Bilgi sahibiler.

Ama bilgileri sınırlı.

O halde önce şu soruyu cevaplamalıyız:

İnsan ruhlar âleminde ilim sahibiydi derken neyi kastediyoruz?

Bütün eşyanın isimlerini bilmeyi mi?

Doğruyla yanlışı ayırt etmeyi mi?

Yoksa geçmişi, geleceği, bütün insanların davranışlarını ve ahiretteki nihai sonuçlarını bilmeyi mi?

Bunlar aynı şey değil.

2. Bir şeyi bilmekle onu yaşamak aynı şey midir?

Bence arkadaşımın düşüncesinde üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri bu.

Diyelim ki insan ruhlar âleminde yaratıldı.

Diyelim ki kendisine pek çok bilgi öğretildi.

Peki o insan dünya hayatını yaşamış mıydı?

Açlık çekmiş miydi?

Sevgisizlik görmüş müydü?

İhanete uğramış mıydı?

Bir yakınını kaybetmiş miydi?

İşkence görmüş müydü?

Bir çocuğun çaresizliğini hissetmiş miydi?

Bunları bilmiyoruz.

Ruhlar âleminde insanın hangi duygulara ve idrake sahip olduğunu da bilmiyoruz.

Ama bir şeyi biliyoruz.

Dünya hayatında bir olay hakkında bilgi sahibi olmakla o olayı bizzat yaşamak arasında fark vardır.

Bir insana açlığı anlatabilirsin.

Ama açlığın ne olduğunu bilmekle günlerce aç kalmak aynı şey değildir.

Bir insana ihaneti anlatabilirsin.

Ama ihaneti tanımlamakla yıllarca güvendiği bir insan tarafından aldatılmak aynı şey değildir.

Bir insana sevgisizliği anlatabilirsin.

Ama sevgisizliği tarif etmekle çocukluğunu sevgisiz geçirmek aynı şey değildir.

Şimdi arkadaşım diyor ki:

“İnsan bütün bunları biliyordu. Yine de zor hayatı seçti.”

Ben de soruyorum:

Bütün bunları bildiğini nereden biliyoruz?

Eğer yalnızca olayların isimlerini biliyorsa bu, yaşayacağı bütün acıların kendisinde nasıl etkiler oluşturacağını bildiğini göstermez.

Eğer bütün acıları, bütün hisleri ve bütün sonuçları eksiksiz biliyordu diyorsak o zaman da bu bilginin kaynağını göstermemiz gerekiyor.

Çünkü insanın bilmediği bir hayatla ilgili nasıl karar verdiği sorusu hâlâ ortada duruyor.

3. Bir çocuk kendisine yapılacak zulmü gerçekten seçmiş olabilir mi?

Şimdi ağır ama önemli bir örnek verelim.

Bir çocuk düşün.

Henüz birkaç yaşında.

Kendisini koruması gereken anne babası tarafından istismar ediliyor.

Yaşadığı korkuyu anlatamıyor.

Kendisini savunamıyor.

Dünyanın nasıl bir yer olduğunu bile tam olarak bilmiyor.

Arkadaşımın düşüncesini kabul edersek bu çocuk ruhlar âleminde o aileyi kendisi seçmiş oluyor.

Üstelik başına neler geleceğini bilerek.

Belki de daha çok sevap kazanmak için.

Belki de “Ben dayanırım” diyerek.

Peki ben bunu nasıl kabul edebilirim?

Burada itirazım, bir insanın fedakârlık için acıya katlanmayı seçmesinin imkânsız olması değil.

İnsanlar gerçekten büyük bir amaç için zor şartları göze alabilirler.

Ama bundan bütün mağdurların başlarına gelen zulmü önceden seçtiği sonucu çıkmaz.

Çocuğun böyle bir seçim yaptığını kim bildirdi?

Hangi ayet böyle söylüyor?

Neden onun acısını, daha doğmadan verdiği varsayılan bir karara bağlıyoruz?

Ve en önemlisi:

Zulmün sorumluluğunu neden zalimin üzerinde tutmak yerine mağdurun geçmişte yaptığı varsayılan bir seçimle açıklamaya çalışıyoruz?

Bir çocuğun uğradığı zulümden sorumlu olan çocuğun kendisi değildir.

Ona zulmeden kişidir.

Allah’ın adaletine inanmak için, mağdurun acısını kendisinin seçtiğini iddia etmemize gerek yok.

4. Allah ruh hakkında ne söylüyor?

Şimdi konunun merkezine çok önemli bir ayet getirelim.

İsrâ suresi 85. ayette Allah şöyle buyuruyor:

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh rabbimin emrindendir ve size pek az bilgi verilmiştir.”

Bir düşünelim.

Allah bize ruh hakkında bilgimizin sınırlı olduğunu bildiriyor.

Ama biz ne yapıyoruz?

Ruhların nerede yaratıldığını, hangi bilgileri öğrendiğini, birbirleriyle nasıl konuştuklarını, ailelerini nasıl seçtiklerini, hangi şartları kabul ettiklerini, neden dünyaya gönderildiklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmaya başlıyoruz.

Hatta daha da ileri gidiyoruz.

Bir insanın çocukluğunda yaşadığı acıların bile ruhlar âleminde verdiği kararların sonucu olduğunu söylüyoruz.

Peki ruh hakkında bize pek az bilgi verildiği bildirilirken bu kadar ayrıntıyı nereden öğreniyoruz?

İsrâ 85, ruh üzerinde düşünmeyi veya araştırmayı yasaklayan bir ayet değildir.

Ancak insanın bilgisinin sınırını hatırlatır.

Bilginin sınırlı olduğunu kabul etmek, bilgisizlik değildir. Bilmediği konuda kesin konuşmak ise insanı yanlışa götürebilir.

İşte burada İsrâ suresi 36. ayet devreye giriyor:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.”

Bu iki ayeti birlikte düşünelim.

Birinde ruh hakkındaki bilgimizin az olduğu bildiriliyor.

Diğerinde bilmediğimiz şeylerin peşinden gitmememiz konusunda uyarılıyoruz.

Öyleyse bize düşen nedir?

Allah’ın bildirdiğini öğrenmek.

Bilmediğimiz şeyleri araştırırken dikkatli olmak.

Ve delilimiz olmayan bir düşünceyi Allah’ın kesin hükmü gibi anlatmamak.

5. Allah meleklerin sorusuna nasıl cevap verdi?

Bakara suresi 30. ayette Allah, meleklere yeryüzünde bir halife yaratacağını bildiriyor.

Melekler, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birinin yaratılması hakkında soru soruyor.

Allah’ın cevabı çok anlamlı:

“Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.”

Ardından Âdem’e isimlerin öğretilmesi anlatılıyor.

Bakara 32’de melekler ise çok önemli bir gerçeği kabul ediyor:

“Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur.”

Dikkat edelim.

Melekler bile bilgilerini Allah’ın kendilerine öğrettikleriyle sınırlı görüyor.

Peki biz neden bütün yaratılışın sırrını çözmüş gibi konuşuyoruz?

Melekler yaratılış hakkında bir soru sormuş.

Allah ise onlara kendi bilgilerinin sınırlı olduğunu hatırlatmış.

Buradan şu sonucu çıkarabiliriz:

Allah’ın bir şeyi bilmesi, bizim de o şeyin bütün hikmetlerini bilmemiz gerektiği anlamına gelmez.

Allah’ın yaratmasının bizim bilmediğimiz yönleri olabilir.

İnsan olarak bazı hikmetleri anlayabiliriz.

Bazılarını zaman içerisinde öğrenebiliriz.

Bazılarını ise hiç öğrenemeyebiliriz.

Bu, Allah’ın hikmetsiz iş yaptığı anlamına gelmez.

Bizim bilgimizin sınırlı olduğu anlamına gelir.

6. Neden herkes aynı zekâyla, aynı imkânlarla yaratılmadı?

Arkadaşımın sorduğu sorulara gelelim.

“Neden bir insan çok zeki, diğeri daha az zeki?”

“Neden biri çok kolay öğrenirken diğeri zor öğreniyor?”

“Neden biri sağlıklı, diğeri engelli?”

“Neden biri zengin bir ailede, diğeri yoksul bir ailede doğuyor?”

“Neden biri güvenli bir ülkede doğarken diğeri savaşın ortasında doğuyor?”

Bunlar üzerinde düşünmeye değer sorular.

Bilim bize genetik, çevre, eğitim, beslenme, gebelik koşulları ve daha pek çok etken üzerinden bazı açıklamalar sunabilir.

Ama belirli bir insanın neden tam olarak o şartlarda yaratıldığının bütün ilahî hikmetini bildiğimizi söyleyemeyiz.

Burada başka bir hataya düşmemeliyiz.

Bir insanın IQ seviyesinin düşük olması, onun insan olarak değerinin düşük olduğu anlamına gelmez.

Bir insanın öğrenmekte zorlanması, onun kötü veya tembel bir insan olduğunu göstermez.

Bir insanın engelli doğması, onun Allah katında daha değersiz olduğu anlamına gelmez.

Zekâ başka bir şeydir.

Ahlak başka bir şeydir.

İnsan onuru başka bir şeydir.

Sorumluluk da kişinin bilgisi, iradesi ve imkânlarıyla birlikte düşünülmelidir.

Herkesin aynı imkânlarla doğmaması, herkesin aynı sorumluluklardan aynı ölçüde hesaba çekileceği anlamına gelmez.

Bakara 286’da insanın gücünü aşan bir yükümlülükle sorumlu tutulmayacağı bildiriliyor.

Öyleyse biz neden farklılıkları hemen bir haksızlık veya doğum öncesi seçim hikâyesiyle açıklamak zorunda hissediyoruz?

Belki de önce kendi sınırlı bilgimizi kabul etmeliyiz.

7. Mülk Allah’ınsa yaratılışın bütün sebeplerini açıklamak bize mi düşer?

Bir işyeri düşünelim.

Bir kişi kendi sermayesiyle bir işletme kurmuş.

Kimi zaman siyah kumaştan pantolon üretiyor.

Kimi zaman beyaz kumaştan gömlek üretiyor.

Bazen klasik kıyafet yapıyor.

Bazen modern tasarımlar hazırlıyor.

Şimdi orada çalışan bir personel, işletmenin bütün kararlarının nedenlerini bilmek zorunda mı?

Hayır.

Patronun bütün ticari hesaplarını, müşteri tercihlerini veya gelecek planlarını bilmeyebilir.

Kendisinden istenen meşru ve doğru işi yerine getirmesi için her kararın bütün arka planını öğrenmesi gerekmez.

Burada anlatmak istediğim şey bu.

Elbette bu örneğin de sınırları var.

Dünyada bir patronun kararları sorgulanabilir. Yanlış, haksız veya hukuka aykırı talimatlarına itaat etmek zorunda değiliz.

İnsan olan patron ile Allah’ı aynı konuma yerleştiremeyiz.

Ama benzetmenin bize hatırlattığı bir nokta var:

Bir işin bütün gerekçelerini bilmemek, bize düşen sorumluluğu yerine getirmemize engel değildir.

Şimdi düşünelim.

Bu kâinatın sahibi kim?

Hayatı veren kim?

Yaratan kim?

Rızkı veren kim?

Öldüren ve dirilten kim?

Kur’an’a göre Allah.

Enbiyâ suresi 23. ayette Allah’ın yaptıklarından sorguya çekilemeyeceği, insanların ise sorguya çekileceği bildiriliyor.

Bu ayet, Allah’ın adalet ve hikmetten bağımsız davrandığı anlamına gelmez.

O’nun mutlak hükümranlığını ve yaratılmışların üzerinde bir hesap verme makamına tabi olmadığını bildirir.

Dolayısıyla her yaratılışın bütün nedenlerini öğrenmeyi Allah’a karşı bir hak talebine dönüştüremeyiz.

Ama soru sormakla Allah’ı suçlamak da aynı şey değildir.

“Rabbim, bunun hikmeti nedir?” diye anlamaya çalışmak başka.

“Sen bunu neden yaptın, yanlış yaptın” diyerek Allah’a haksızlık isnat etmek başka.

Bizim kaçınmamız gereken şey düşünmek değil, bilgisizce hüküm vermektir.

8. Asıl mesele: Neden fakir doğdu değil, ben neden yardım etmiyorum?

Şimdi düşüncenin yönünü değiştirelim.

Arkadaşım soruyor:

“Bu çocuk neden Gazze’de doğdu?”

Ben de diyorum ki:

Peki biz neden o çocuğa yardım etmiyoruz?

O çocuğun nerede doğduğunun bütün ilahî hikmetini bilmiyor olabiliriz.

Ama bir çocuğun aç bırakılmaması gerektiğini biliyoruz.

Bir insanın haksız yere öldürülmemesi gerektiğini biliyoruz.

Masumlara zulmetmenin yanlış olduğunu biliyoruz.

Aç olanın doyurulması gerektiğini biliyoruz.

Peki bildiklerimizle ne yapıyoruz?

Bir çocuk bombaların altında yaşıyor.

Biz onun neden orada doğduğunu tartışıyoruz.

Bir aile açlık çekiyor.

Biz neden yoksul yaratıldıklarını sorguluyoruz.

Bir çocuk babasının şiddetine uğruyor.

Biz o çocuğun neden böyle bir aileyi seçmiş olabileceğini konuşuyoruz.

Oysa bilmediğimiz nedenlerin peşinde koşarken, bildiğimiz sorumlulukları ihmal ediyor olabiliriz.

Burada Fecr suresinin 15–20. ayetlerine dikkat edelim.

Allah, insanın kendisine bolluk verildiğinde bunu bir üstünlük ve ikram işareti olarak değerlendirdiğini, rızkı daraldığında ise aşağılandığını düşündüğünü anlatıyor.

Sonra bu yanlış değerlendirmeye karşı çıkıyor.

Ardından neye dikkat çekiyor?

Yetime ikram edilmemesine.

Yoksulun doyurulması konusunda insanların birbirini teşvik etmemesine.

Mirasın haksız biçimde tüketilmesine.

Mal sevgisine.

Ne kadar dikkat çekici!

İnsan bolluğun ve darlığın nedenlerini yorumlamaya çalışırken Allah, insanın yetime ve yoksula karşı tutumunu gündeme getiriyor.

Sanki bize şu soruyu düşündürüyor:

Sen başkasının neden yoksul olduğunu açıklamaya çalışırken onun yoksulluğunu gidermek için ne yaptın?

Belki de üzerinde en çok düşünmemiz gereken yer burası.

9. Zenginlik Allah’ın sevgisini, fakirlik Allah’ın gazabını mı gösterir?

Bir insan çok zengin bir ailede doğabilir.

Başka bir insan yoksul doğabilir.

Peki zengin olan Allah katında daha mı değerli?

Hayır.

Yoksul olan Allah tarafından terk edilmiş mi?

Bunu da söyleyemeyiz.

Fecr suresindeki ayetler özellikle bu yanlış düşünceye dikkat çekiyor.

Bolluk da insan için sorumluluk doğurabilir.

Darlık da insanın hayatında zorlayıcı bir durum olabilir.

Ancak bundan “Her acı çeken insan o acıyı hak etmiştir” sonucu çıkmaz.

Hele “Daha doğmadan bu acıyı kendisi seçti” sonucu hiç çıkmaz.

Bir kişinin servet sahibi olması onun bütün davranışlarının doğru olduğunu göstermez.

Aynı şekilde yoksul olması da kötü bir insan olduğunu göstermez.

Peki zengin olan ne yapacak?

Servetini nasıl kazandığına, nasıl kullandığına, ihtiyaç sahiplerine nasıl davrandığına bakacak.

Daha güçlü olan ne yapacak?

Gücünü başkalarına zulmetmek için mi, onları korumak için mi kullandığına bakacak.

Daha zeki olan ne yapacak?

Bilgisini insanları aldatmak için mi, insanlara fayda sağlamak için mi kullandığına bakacak.

İnsanın sahip olduğu nimet, başkalarını küçümseme gerekçesi değil, sorumluluğunun bir parçası olmalıdır.

10. İnsan neden akıl, dil ve öğrenme kabiliyetiyle donatıldı?

Bir düşünelim.

Allah insana düşünme imkânı vermiş.

Öğrenme imkânı vermiş.

Konuşma imkânı vermiş.

Soru sorma imkânı vermiş.

İnsan bu yetenekleriyle bilim geliştirebiliyor.

Hastalıkları tedavi edebiliyor.

Açlığı azaltacak yöntemler bulabiliyor.

Bir ev inşa edebiliyor.

Bir çocuğu eğitebiliyor.

Bir başkasının hayatını kurtarabiliyor.

Peki bu kabiliyetleri yalnızca yaratılış hakkında itiraz etmek için mi kullanacağız?

Burada hayvanları küçümsememize de gerek yok.

Onlar da Allah’ın yarattığı, kendilerine özgü yetenekleri ve hayat düzenleri olan canlılardır.

Ancak insanın bilgi, muhakeme, konuşma ve ahlaki sorumluluk imkânları ona farklı görevler yükler.

Peki bu görevler nedir?

Bir insana zarar vermemek.

Adaletli olmak.

Muhtaç olana yardım etmek.

Bilgisini faydalı işlerde kullanmak.

Gücünü zulme dönüştürmemek.

Ve Allah’ın verdiği imkânları doğru değerlendirmek.

Burada asıl soru şu:

Bize düşünme yeteneği verildi diye her şeyi bilmek zorunda mıyız, yoksa bildiklerimizle doğru işler yapmak zorunda mıyız?

Bence ikincisi, birincisinden çok daha acil.

11. İblis ile Âdem arasındaki fark: Suçu başkasına yüklemek mi, sorumluluk almak mı?

Şimdi A’râf suresine bakalım.

İblis, Allah’ın emrine karşı geliyor.

Ardından A’râf 16’da şöyle söylüyor:

“Beni azdırmana karşılık…”

Dikkat edin.

İblis kendi tercihini Allah’a bağlıyor.

Sanki kendi yaptığı yanlışın asıl sorumlusu kendisi değilmiş gibi konuşuyor.

Sonra Âdem ve eşinin tavrına bakalım.

Onlar da hata yapıyor.

Ama A’râf 23’te ne diyorlar?

“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz.”

Ne kadar büyük bir fark!

Bir tarafta suçu dışarıya yükleyen bir yaklaşım var.

Diğer tarafta kendi hatasını kabul eden bir yaklaşım var.

Şimdi kendi hayatımıza bakalım.

Bir insan kardeşine haksızlık yapıyor.

Sonra diyor ki:

“Allah beni böyle yarattı.”

Bir insan çalışanının hakkını yiyor.

Sonra diyor ki:

“Benim karakterim böyle.”

Bir insan eşine kötü davranıyor.

Sonra diyor ki:

“Benim kaderim böyle.”

Peki insanın kendi seçimi nerede?

Kendi sorumluluğu nerede?

Allah’ın yaratması, insanın yaptığı zulmü mazur göstermez.

Ama burada çok önemli bir ayrım var.

Başımıza gelen her kötü olay bizim günahımızın sonucu değildir.

Bir çocuğun uğradığı zulüm, o çocuğun hatası değildir.

Savaşta zarar gören masum insanların acısı, onların suçu değildir.

Âdem’in tavrından çıkarmamız gereken ders, her mağdurun kendisini suçlaması değil; hata yapan insanın kendi hatasının sorumluluğunu üstlenmesidir.

İblis gibi sorumluluğu başkasına yüklememek.

Âdem gibi kendi yanlışımızla yüzleşebilmek.

12. Hiç doğmadan ölen çocuk kendi kaderini nasıl seçmiş oluyor?

Şimdi arkadaşımın düşüncesini başka bir örnekle sorgulayalım.

Diyelim ki ruhlar âleminde herkes bütün geleceğini biliyor ve dünyaya hangi şartlarda geleceğini seçiyor.

Bir çocuk anne rahmine düşüyor ama daha doğmadan hayatını kaybediyor.

Şimdi soralım:

Bu çocuk dünyada hangi ahlaki tercihleri yaptı?

Hangi iyilikleri veya kötülükleri bilinçli olarak seçti?

Hangi sınav sorularını cevapladı?

Arkadaşımın anlattığına göre bu çocuk da önceden kendi hayatını seçmiş olmalı.

Peki dünyaya gelip ahlaki sorumluluk yaşına ulaşmadan ölmeyi mi seçti?

Bunu nereden biliyoruz?

Bir başka çocuk doğduktan kısa süre sonra hayatını kaybediyor.

Bir başkası uzun yıllar yaşıyor.

Bir başkası çok zengin bir ailede büyüyor.

Bir başkası hayatı boyunca ağır sıkıntılarla mücadele ediyor.

Eğer bütün bunların nedeni insanların önceden kendi hayatlarını seçmesi ise, her biri hakkında aynı soruları cevaplamamız gerekiyor.

Ama elimizde böyle bir bilgi yok.

Burada “Doğmadan ölen çocuk imtihanı otomatik olarak kazanmıştır” demek de doğru olmaz.

Çünkü onun ahiretteki durumunu, yetişkinlerin dünyadaki sorumluluk sınavıyla birebir aynı şekilde değerlendirmek zorunda değiliz.

Allah’ın adaletinin bütün ayrıntılarını bilmiyoruz.

Fakat bilmediğimiz bir meseleyi açıklamak için, çocukların doğmadan önce kendi ölümlerini seçtiğini varsayamayız.

13. Peygamberlerin aileleri bile bize önemli bir gerçeği gösteriyor

Hz. Nûh’un oğlu babasının çağrısına uymadı.

Hz. Yakub’un oğullarından bazıları Hz. Yusuf’a ağır haksızlıklar yaptı.

Âdem’in iki oğluyla ilgili kıssada da bir kardeşin diğerini öldürdüğü anlatılıyor.

Şimdi düşünelim.

Peygamber olan bir babanın çocuğu olmak bile insanın bütün davranışlarının doğru olacağını garanti etmiyorsa, anne babanın seçilmesi nasıl kesin bir ahiret sonucu oluşturabilir?

İyi bir anne babanın çocuğu kötü davranabilir.

Kötü bir ortamda yetişen insan iyi bir hayat kurabilir.

Elbette çevre, eğitim, sevgi ve şiddet insanın gelişimini etkiler.

Bunları yok sayamayız.

Ama insanın ahlaki hayatını tek bir doğum şartına indirgeyemeyiz.

Arkadaşımın “İnsan kötü aileyi seçti, çünkü oradan daha büyük bir ödül elde edecekti” düşüncesi de burada kesinliğini kaybediyor.

Çünkü zor bir hayatın insanı hangi davranışlara yönelteceğini otomatik olarak bilemeyiz.

Allah’ın nihai değerlendirmesini de insanların doğduğu aileye bakarak belirleyemeyiz.

14. Eğer herkes her şeyi biliyorduysa gaybı da biliyor muydu?

Şimdi yeniden bilgi meselesine gelelim.

Arkadaşım diyor ki:

“Biz ruhlar âleminde her şeyi biliyorduk.”

Peki her şey ne demek?

Yarın ne olacağını bilmek mi?

Kimin doğacağını, kimin öleceğini bilmek mi?

Bir insanın hangi kararı vereceğini bilmek mi?

Kimin hangi ailede yaşayacağını bilmek mi?

Kendi ahiret sonucunu bilmek mi?

Kur’an Lokman suresi 34. ayette, hiç kimsenin yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyeceğini bildiriyor.

Allah’ın ilmiyle insanın ilmi arasındaki farkı hatırlatıyor.

Elbette Allah dilediği elçilerine gayba dair bazı bilgiler bildirebilir. Bu, onların gaybın tamamını kendiliklerinden bildiği anlamına gelmez.

Şimdi düşünelim.

Biz yarın ne yaşayacağımızı bilmiyoruz.

Bir saat sonra başımıza ne geleceğini kesin olarak bilmiyoruz.

Yarın hangi insanla karşılaşacağımızı, hangi haberleri alacağımızı, hangi olaylarla yüzleşeceğimizi bilmiyoruz.

Ama arkadaşımın teorisine göre bütün bunları bir zamanlar eksiksiz biliyorduk.

Sonra unuttuk.

Peki bunu nereden öğreniyoruz?

Üstelik bir insan kendi nihai ahiret sonucunu kesin olarak biliyorsa, dünyaya geldiğinde o sonuçla ilişkisi nasıl açıklanacak?

“Sonucu değiştirmeye geldim” diyebilir.

Ama önceden bildiği şey kesin nihai sonuçsa, değiştireceği kararları da o sonucun içinde olması gerekir.

Burada geleceği bilmenin tek başına özgür iradeyi ortadan kaldırdığını iddia etmiyorum.

Allah’ın bilmesiyle insanın seçmesi birbirinden farklı meselelerdir.

Ama bütün insanların gelecekteki bütün sonuçları önceden eksiksiz bildiği iddiası çok daha ağır bir iddiadır.

Bunu savunan kişi, yalnızca “İnsan kibirlendi” diyerek soruyu cevaplamış olmaz.

15. Madem her şeyi biliyorduk, neden hiçbir şey bilmez halde doğduk?

Nahl suresi 78. ayette Allah, insanın annesinin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkarıldığını bildiriyor.

Ve ona işitme, görme ve kavrama imkânları verildiğini anlatıyor.

Şimdi bir bebek düşünelim.

Annesinin sesini tanımaya başlıyor.

Çevresini öğreniyor.

Konuşmayı öğreniyor.

Yürümeyi öğreniyor.

Tecrübeler kazanıyor.

Yanılıyor.

Düşünüyor.

Gelişiyor.

Arkadaşım ise şöyle diyor:

“Aslında bunların hepsini önceden biliyordu, Allah unutturdu.”

Bu, onun açıklaması.

Peki ayet bunu söylüyor mu?

Hayır.

Ayet insanın dünyaya bilgisiz geldiğini söylüyor.

Doğum öncesinde bütün geleceğin öğrenilip sonra unutturulduğunu söylemiyor.

Böyle bir olayın kesinlikle imkânsız olduğunu da bu ayetten çıkaramayız.

Ama bir şeyin imkânsızlığının ispatlanamaması, onun gerçekten yaşandığının kanıtı değildir.

Burada önemli olan bu.

İhtimal ile bilgi arasındaki farkı korumak.

16. Allah’ın bilgisi sınırsız, bizim bilgimiz sınırlıdır

Burada “her şey” sözünü dikkatli kullanalım.

Allah her şeyi bilir.

Biz ise ancak öğrenebildiğimiz, bize bildirilen veya araştırarak ulaşabildiğimiz kadarını biliriz.

Bütün geleceği, bütün görünmeyen gerçekleri ve bütün yaratılışın hikmetini kuşatan bir bilgiye sahip değiliz.

Allah, zamanı ve mekânı yaratandır; bizim gibi zaman ve mekânın şartlarına tabi değildir.

Fakat Allah’ın zamandan ve mekândan münezzeh olması, bizim geçmişi ve geleceği O’nun bildiği gibi bildiğimiz anlamına gelmez.

İnsanın bilgisi ne kadar gelişirse gelişsin, onu Allah’ın ilmiyle aynı düzeye yerleştiremeyiz.

Bir insan çok bilgili olabilir.

Bir toplum çok gelişmiş olabilir.

Bilim ve teknoloji büyük ilerlemeler kaydedebilir.

Ama insanın bilgi sahibi olması, onun her konuda kesin hüküm verebileceği anlamına gelmez.

Asıl ilim, bildiklerimizi artırırken bilmediklerimizin de farkında olabilmektir.

17. Her sorunun cevabını bulmak bizim görevimiz mi?

Şimdi en temel meseleye geldik.

Biz dünyaya neden geldik?

Bütün yaratılışın sırrını çözmek için mi?

Allah’ın her kararının bütün gerekçelerini öğrenmek için mi?

Yoksa bize bildirilen sorumlulukları yerine getirmek için mi?

Ben burada şöyle düşünüyorum:

Elbette araştıracağız.

Düşüneceğiz.

Öğreneceğiz.

Allah’ın yaratılıştaki ayetlerini anlamaya çalışacağız.

Ama bütün soruların cevabını bulmayı, doğru yaşamanın ön şartı haline getirmeyeceğiz.

Çünkü bazı şeyleri bilmiyor olmamız, bildiğimiz sorumluluklardan muaf olduğumuz anlamına gelmez.

Bir insanın neden yoksul doğduğunu bütün yönleriyle bilmiyor olabiliriz.

Ama aç olana yardım etmemiz gerektiğini biliyoruz.

Bir insanın neden engelli doğduğunun bütün ilahî hikmetini bilmiyor olabiliriz.

Ama onun haklarını korumamız gerektiğini biliyoruz.

Bir çocuğun neden savaşın ortasında dünyaya geldiğini bütün yönleriyle bilmiyor olabiliriz.

Ama o çocuğa zarar verilmemesi gerektiğini biliyoruz.

Bilmediğimiz nedenler, bildiğimiz görevleri ertelememize gerekçe olamaz.

18. Kur’an bizi neye yönlendiriyor?

Bir tarafta ruhun bilinmeyen mahiyeti var.

Diğer tarafta insanın günlük hayatında yapabileceği iyilikler var.

Bir tarafta insanların neden farklı şartlarda yaratıldığının bütün hikmetleri var.

Diğer tarafta adaletli olmak, yardım etmek, kötülükten kaçınmak, doğru sözlü olmak var.

Kur’an’ın üzerinde durduğu ahlaki sorumlulukları düşünelim.

Yetime sahip çıkmak.

Yoksulu doyurmak.

Ölçüde ve tartıda dürüst olmak.

İnsanların hakkını yememek.

Zulmetmemek.

Adaletli davranmak.

Merhametli olmak.

Şimdi kendimize soralım.

Bunların hangisini yapmak için ruhlar âleminde ailemizi nasıl seçtiğimizi öğrenmek zorundayız?

Hiçbirini.

Bir yoksula yardım etmek için onun neden yoksul doğduğunun bütün hikmetlerini bilmemiz gerekmiyor.

Bir çocuğu korumak için ruhlar âleminde neyi seçtiğini bilmemiz gerekmiyor.

Bir insana adaletli davranmak için onun gelecekte cennete mi cehenneme mi gideceğini bilmemiz gerekmiyor.

Bizden istenen şey, bütün gaybı öğrenmemiz değil.

Bildiğimiz doğruyu yaşamamız.

19. Arkadaşıma cevaplamasını istediğim sorular

Şimdi bütün bu konuşmadan sonra arkadaşımın düşüncesine yeniden dönmek istiyorum.

Sana ruhlar âleminde insanların yaratılmadığını kesinlikle söylüyorum demiyorum.

Bütün ayrıntıları bildiğimi de söylemiyorum.

Ama senin anlattığın hayat seçimi düşüncesini kabul etmem için bazı soruların cevaplanması gerekiyor.

Birinci soru: Âdem’e bütün isimlerin öğretilmesinden bütün insanların geleceği bildiği sonucuna hangi delille ulaşıyoruz?

İkinci soru: Ruh hakkında bize çok az bilgi verildiği bildirilirken ruhlar âleminde insanların bütün olayları ve duyguları tecrübe ettiğini nasıl biliyoruz?

Üçüncü soru: Bir insanın doğmadan önce annesini, babasını, ülkesini, uğrayacağı zulmü ve ölüm zamanını kendisinin seçtiğini hangi ayette okuyoruz?

Dördüncü soru: Herkes her şeyi biliyorduysa kendi nihai ahiret sonucunu da biliyor muydu?

Beşinci soru: İnsanların geleceği eksiksiz bildiğini söylüyorsak, dünyaya geldiklerinde neyi değiştirmeye çalıştıklarını nasıl açıklıyoruz?

Altıncı soru: Henüz anne rahminde ölen veya bilinçli tercihler yapacak yaşa ulaşmadan hayatını kaybeden bir çocuğun doğum öncesi seçimleri hakkında ne biliyoruz?

Yedinci soru: Bir insanın zekâsının, ailesinin veya servetinin farklı olması neden mutlaka onun önceden yaptığı bir seçimin sonucu olmak zorunda?

Sekizinci soru: Allah’ın adaletini anlamaya çalışırken neden zulme uğrayan insanın o zulmü önceden seçtiğini varsayıyoruz?

Ve son soru:

Biz neden Allah’ın bildirdiği sorumlulukları yerine getirmekten önce, bize bildirilmeyen bütün yaratılış sırlarını açıklamak zorundaymışız gibi davranıyoruz?

Ben bu soruları arkadaşımı küçümsemek için sormuyorum.

Kendi düşüncelerimizi de aynı ölçüyle değerlendirmemiz gerektiği için soruyorum.

Çünkü hakikati aramak, kendi fikrimizi mutlaka haklı çıkarmak değildir.

Delil karşısında düşüncemizi değiştirebilmektir.

20. Sonuç: Bilmediğimizin peşinde kaybolurken bildiğimiz sorumlulukları unutmayalım

Şimdi başlangıca dönelim.

Bir çocuk savaşın ortasında doğmuş.

Bir çocuk sevgi dolu bir ailede büyüyor.

Bir insan çok zeki.

Bir insan öğrenmekte zorlanıyor.

Bir insan zengin.

Bir insan yoksul.

Neden?

Bu soruların bazılarına insan bilgisiyle kısmen cevap verebiliriz.

Bazılarına ise bütün yönleriyle cevap veremeyebiliriz.

Ama cevap veremediğimiz yerde bir hikâye uydurmak zorunda değiliz.

“Bu çocuk acıyı kendisi seçti.”

“Bu insan zengin olmayı kendisi istedi.”

“Bu insan kötü anne babayı daha çok sevap kazanmak için tercih etti.”

Bunları Allah’ın kesin olarak bildirdiği gerçekler gibi anlatamayız.

Çünkü bilmiyoruz.

Ve bilmiyorum demek, imansızlık veya bilgisizlik değil; bazen bilginin sınırına saygı göstermektir.

Şimdi kendimize bakalım.

Birini incittik mi?

Hakkını yedik mi?

Birini aldattık mı?

Bir ihtiyaç sahibini görmezden geldik mi?

Bir çocuğun acısını görüp sessiz kaldık mı?

İblis gibi kendi yanlışlarımızı başkasına mı yükledik?

Yoksa Âdem gibi “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik” diyebildik mi?

Benim bugün kendime sormak istediğim sorular bunlar.

Allah’ın neden bir insanı zengin, diğerini yoksul yarattığını bütün yönleriyle açıklayamıyor olabilirim.

Ama elimdeki nimetlerle ne yaptığım sorusuna cevap vermek zorundayım.

Bir insanın neden hastalandığının bütün ilahî hikmetini bilemeyebilirim.

Ama o hastaya nasıl davrandığımın sorumluluğunu taşıyorum.

Bir çocuğun neden savaşın ortasında doğduğunun bütün sebeplerini bilemeyebilirim.

Ama o çocuğun acısını azaltmak için ne yaptığım sorusundan kaçamam.

Allah’ın bütün yaratılış sırlarını bildiğimi iddia etmiyorum.

Ama bana doğruyu, adaleti, merhameti ve iyiliği öğreten ayetleri görmezden gelmek de istemiyorum.

Belki bugün değiştirmemiz gereken şey sorularımızın yönüdür.

“Neden o fakir yaratıldı?” diye sormadan önce “Ben neden ona yardım etmiyorum?” diye soralım.

“Neden o çocuk acı çekiyor?” diye sormadan önce “Bu acıyı durdurmak için ne yapabilirim?” diye soralım.

“Allah neden insanları farklı yarattı?” diye sorarken “Ben bu farklılıklar karşısında adaletli davranıyor muyum?” sorusunu da unutmayalım.

Çünkü insanın bilmediği şeyler çoktur.

Ama bilip de yapmadığı doğrular da az değildir.

Ve belki de en büyük yanılgımız, bilmediğimiz şeyleri açıklamaya çalışırken bildiğimiz doğruları yaşamayı ihmal etmektir.

Allah’ın bütün yaratılış sırlarını bilmek zorunda değiliz. Ama bildiğimiz hakikatin sorumluluğundan kaçamayız.

İnsanın gerçek imtihanını anlamaya çalışırken gözümüzün önündeki insanı unutmayalım.

Çünkü bazen cevabını aradığımız soru şudur:

“Allah bu insanı neden böyle yarattı?”

Ama kendimize sormamız gereken daha acil soru şudur:

“Allah bana akıl, bilgi, güç ve imkân vermişken ben bu insan için ne yaptım?”

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir