Duadan Davranışa: Doğrulukla Başlamak, Doğrulukla Bitirmek

29 Mayıs 2024

Bir sorunla karşılaştığımızda ne yapıyoruz? Önce kendi payımıza mı bakıyoruz, yoksa hemen bir suçlu mu arıyoruz? Sıkıntımızdan kurtulmak için dua ederken, o sıkıntıyı büyüten davranışlarımızı da değiştirmeye hazır mıyız? Çünkü dilimizle istediğimiz şey ile hayatımızda yaptığımız şey bazen birbirini tutmuyor. Allah’tan yardım istiyoruz ama kendi sorumluluğumuzu erteleyebiliyoruz.

İnsan kimi zaman korkar, kimi zaman heyecanlanır, kimi zaman birinin sevgisini kaybetmekten çekinir. Göğsü daralır. Söylemesi gereken sözü söyleyemez. Bazen de öfkesini kontrol edemez. Baskı bazen patronundan, bazen müşterisinden, bazen eşinden veya kardeşinden gelir. Hayatın her günü durgun bir deniz gibi geçmez. Dalga geldiğinde kime nasıl davrandığımız önemlidir.

Bir insanı çok sevdiğimizi düşünelim. Onu kaybetme korkusuyla bütün sözlerine hak veriyoruz. Yanlış gördüğümüz şeye bile itiraz edemiyoruz. Oysa adalet, birinin karşısında sürekli boyun eğmek değildir. Aynı şekilde öfkemiz de başkasına haksızlık etme hakkı vermez. Korkuyla susmak ile öfkeyle saldırmak arasında ölçülü konuşabileceğimiz bir yol vardır.

İş hayatında da böyledir. Büyük bir müşterinin getireceği kazanca çok ihtiyaç duyabiliriz. Bu ihtiyaç yüzünden saygısızca tavrını kabullenebiliriz. Bir projeyi kaybetmeyelim diye kabul etmememiz gereken koşullara razı olabiliriz. Geçim sıkıntısı gerçektir. Ama baskı arttığında doğru karar vermek zorlaşır. Böyle anlarda önce zihnimizin ve gönlümüzün ferahlamasına ihtiyaç duyarız.

Hz. Musa’nın Firavun’a gitmesi istendiğinde yaptığı duayı hatırlayalım. Tâhâ Suresi 25-28. ayetlerde Rabbinden göğsünü açmasını, işini kolaylaştırmasını, dilindeki bağı çözmesini ister; sözünün anlaşılmasını diler. Önünde yerine getirmesi gereken bir görev vardır. Hz. Musa görevinden kaçmak için değil, o görevi yerine getirebilmek için destek ister. Dua vardır, ama onunla birlikte yapılacak iş de vardır.

Önemli bir görüşmeye gireceğimiz zaman söyleyeceklerimizi önceden çalışabiliriz. Fakat sıra bize geldiğinde terler, heyecanlanır, hazırladıklarımızı unuturuz. “Ya yanlış söylersem? Ya yetersiz görünürsem?” diye endişeleniriz. Bazen bu korkunun içinde kusursuz görünme arzusu, hatta kibir de bulunur. Kendimize hata yapma hakkı tanımayınca bildiğimiz şeyi bile anlatamayız.

Hz. Musa’nın duasını yalnız belli bir yerde okunacak sözler olarak görmeyelim. Ne istediğimizi anlayalım: Rabbim, daralan gönlümü ferahlat. Korkum aklımı kapatmasın. Yapacağım işi kolaylaştır. Sözüm anlaşılsın. Bu duayı ederken yapacağımız konuşmaya hazırlanır, konuya çalışır, karşımızdaki insanı dinler ve kendimizi geliştiririz. Yalnız dua edip hazırlığı terk etmek, görevin gereğini yerine getirmek değildir.

Bir işi ilk kez yaptığımızda zorlanırız. İlk kez kalabalığın önünde konuşan biri çok hızlı konuşabilir, soru sorulmasından çekinebilir. Fakat çalıştıkça ve tekrar ettikçe ilerler. Çorba yapmayı öğrenmek de böyledir. Malzemeyi hazırlamak, ölçüyü ayarlamak, ateşi kontrol etmek gerekir. İlk denemede her şey istediğimiz gibi olmayabilir. Ustalık gökten hazır inmez; emekle gelişir. Dua ve emek birbirine rakip değildir.

Peki bir hatadan sonra nasıl davranıyoruz? Hz. Âdem ile eşinin A’râf Suresi 23. ayetteki duasını düşünelim: “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz.” Sorumluluğu başka yere yüklemezler. Suçlayacak birini aramak yerine kendi yaptıklarıyla yüzleşirler. Bağışlanma ve merhamet isterler.

Biz ise bazen “Beni buna o mecbur etti, şartlar böyleydi.” diyerek kendimizi savunuruz. Elbette başkaları da yanlış yapabilir. Ama onların yanlışları kendi payımızı görmemize engel olmamalı. Yakınlarımızı kırmışsak bunu kabul edebilmeliyiz. Haklı olduğumuz tarafları anlatırken haksız olduğumuz tarafları gizlememeliyiz.

Hz. Yunus’un Enbiyâ Suresi 87. ayette anılan duasında da aynı yüzleşme vardır. Allah’tan başka ilah olmadığını ifade eder, O’nu noksanlıklardan uzak tutar ve kendisinin yanlış yapanlardan olduğunu kabul eder. Dua yalnız “Bana istediğimi ver.” demek değildir. “Ben nerede yanlış yaptım?” diye düşünmektir. Her defasında aynı yolu seçip aynı sonuçla karşılaşıyorsak seçtiğimiz yola bakmamız gerekmez mi?

Allah’tan bizi kibirden, kinden, cimrilikten, hasetten ve yalandan korumasını istiyoruz. “Bizi bize bırakma.” diyoruz. Fakat bazen kısa bir süre sonra birine kızıyor, kırıcı konuşuyor, yaptığımızı haklı göstermek için bahaneler üretiyoruz. Ertesi sabah aynı duayı ediyoruz. Öyleyse sözlerimiz bize kendi davranışlarımızı yeniden sorgulatsın.

“Beni yalandan koru.” diyen kişi bir yalanın eşiğine geldiğinde o sözünü hatırlamalıdır. “Beni cimrilikten koru.” diyorsa paylaşması gereken yerde kendini yoklamalıdır. “Kibirden sana sığınırım.” diyorsa bir başkasını küçümsediği anda durmalıdır. Dua, anlamını düşündüğümüz ölçüde davranışımızla ilişki kurar. Kelimeleri yalnız ses olarak tekrarlamakla yetinmeyelim.

Bir gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklediğinizde diğerlerini özenle ilikleseniz de gömlek düzgün durmaz. Düzeltmek için geriye dönüp yanlış yerden başladığınız işi düzeltmeniz gerekir. Hayatımızdaki bazı sorunlar da böyledir. Sorunun üstünü örtmek onu çözmez. Küçük bir diş sorununu korkumuzdan ertelediğimizde daha büyük bir müdahaleyle karşılaşabiliriz. Başlangıçtaki hatayı görmeden yalnız sonuçla uğraşmak, bizi aynı sıkıntıya yeniden getirebilir.

Şimdi kendimize soralım: Sıkıntılarımızdan kurtulmak için neleri değiştiriyoruz? Borcumuz var diye dua ediyoruz. Peki borcu artıran alışkanlıklarımızı sorguluyor muyuz? Yakınımızla kavga ediyoruz. Peki konuşma biçimimizi değiştiriyor muyuz? Bir işte başarısız oluyoruz. Peki hazırlanıp öğreniyor, çalışıyor muyuz? Dua ettiğimiz şey için hangi somut adımı atıyoruz?

İsrâ Suresi 80. ayette şu anlamda dua edilir: Rabbim, gireceğim yere doğrulukla girmemi, çıkacağım yerden doğrulukla çıkmamı sağla ve katından bana yardımcı bir güç ver. Bir işe doğru başlamak kadar onu doğru biçimde sürdürmek ve bitirmek önemlidir. Başlangıçta dürüst olup menfaat söz konusu olduğunda değişebiliriz. İlk gün verdiğimiz sözü zor gün geldiğinde unutabiliriz.

“Sıddık” olmak, sözde doğru ve davranışta güvenilir olmaktır. İçiyle dışı birbirini tutmaktır. Gerçeği çıkarına göre eğip bükmemektir. Verdiği sözün arkasında durmaktır. Bu yalnız güzel bir sıfat değildir. Evde, iş yerinde, borç alırken, borç öderken, bir anlaşmaya girerken ve o anlaşmadan çıkarken görünür.

Bir evliliğe güzel sözlerle başlayabiliriz. Peki ilişki zorlandığında dürüstlüğümüz ne olacak? Ayrılık gündeme geldiğinde birbirimize düşman mı kesileceğiz? Bir iş ortaklığına temiz niyetle başladık. İşler bozulduğunda ortaklığın sonunu da dürüstlükle getirebilecek miyiz? Miras paylaşılırken veya menfaatler çatışırken aynı ölçüye bağlı kalabilecek miyiz? Doğruluğun sınavı çoğu zaman tam da burada başlar.

Çıkarlarımız, korkularımız ve bize kolay gelen yollar vardır. Bazen doğruluğu istesek de onun gereğini yapacak iradeyi gösteremeyiz. Allah’tan yardım istemek kendi aczimizi kabul etmektir. Ama bu, sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Duamızın içindeki isteğe uygun seçimler yapmaya da çalışmalıyız.

Bir krediyle başka krediyi kapattığımızı düşünelim. Sonra yeni ödeme gelir ve tekrar borç alırız. Bir süre sonra çıkış yokmuş gibi hissederiz. Borçtan kurtulmak için dua ederken aynı yolu tekrar seçiyorsak bir yerde “Ben hangi kararı değiştireceğim?” diye sormalıyız. Bu herkes için aynı finansal kararı vermek demek değildir. Kendi döngümüzü fark etmek, durumu araştırmak ve gerektiğinde destek almaktır.

Aile ilişkilerinde de benzer bir sıkıntı yaşayabiliriz. Kardeşimize çok düşkünüzdür; veririz, fedakârlık yaparız. Ancak bir süre sonra bizden hep fazlası istenir. Verdiğimizde iyi, veremediğimizde kötü görülürüz. Öfkeyle bütün bağları mı koparacağız, yoksa sınır koymadan aynı baskıyı mı sürdüreceğiz? Hem adil hem merhametli davranmanın yolunu düşünmek gerekir.

Böyle bir ilişkide geçmişi, ihtiyacı, verilmiş sözleri ve tarafların durumunu bilmeden karar vermek kolay değildir. Allah’ın ilmine, hikmetine ve hükmüne sığınmak, bilgimizin sınırlı olduğunu kabul etmektir. Ama düşünmeyi bırakmak değildir. Daha dikkatli dinlemek, kendi yanlışımızı görebilmek ve daha doğru karar vermek için çaba göstermektir.

Bir insan eşine her gün “Seni seviyorum.” diyor ama evde üzerine düşen sorumlulukları hiç yerine getirmiyorsa, sözleri ne kadar güzel olursa olsun inandırıcılığını kaybedebilir. İş yerinde çalışacağımızı söyleyip emek vermiyorsak yalnız güzel konuşmamız eksik işi tamamlamaz. Duamızın içtenliği ile davranışımızın birbirine yaklaşması gerekir.

İman ettiğimizi söylemek her sınavdan muaf olduğumuz anlamına gelmez. Peygamberlerin hayatlarında güçlük, mücadele ve sabır vardır. Hz. Musa’nın görevi bir anda, hiçbir zorluk yaşanmadan bitmemiştir. Hz. Muhammed’in hayatında da mücadele ve ağır dönemler vardır. Yalnız sonuca bakarsak o sonuca giderken gösterilen emeği kaçırırız.

Bir tohum ektiğinizde toprağı hazırlamak, su vermek ve bakım yapmak gerekir. Sonuç bir süreç içinde oluşur. Biz ise bazen sebepleri oluşturmak istemeyiz. Çalışmadan ustalık, uğraşmadan çözüm, mücadele etmeden kolaylık bekleriz. Sonra da “Dua ettim ama olmadı.” deriz. Hiç emek vermeden beklemekle elimizden geleni yapıp destek istemek aynı değildir.

Kur’an’ı anlamak için de emek gerekir. Bir kez okuyup anlayamadığımızda “Ben yapamam.” diyerek vazgeçebiliriz. Başkalarının “Sen anlayamazsın.” sözüne teslim olabiliriz. Oysa anlamak için kelimeleri araştırmak, okumak, düşünmek ve tekrar dönmek mümkündür. Her şeyi hemen çözemeyiz, ama öğrenme gayretini de bırakmak zorunda değiliz.

Çalışmak, üretmek, kazanmak ve ailemizi geçindirmek gerekir. Fakat bütün emeğimizi yalnız dünyalık ihtiyaçlarımıza verir, kendi ahlakımızı, bilgimizi ve Allah’la ilişkimizi geliştirmek için hiç vakit ayırmazsak dengemizi düşünmeliyiz. Konfor bazen insanı yerinden kıpırdayamaz hâle getirir. Bollukta da şükretmek, israftan ve cimrilikten uzak durmak, ihtiyaç sahiplerini gözetmek gerekir.

Ailemizin ve toplumumuzun dürüst, güvenilir, sabırlı ve merhametli olmasını isteriz. Bu duayı ederken kendi davranışlarımızı da düşünelim. Başkalarının saygılı olmasını istiyorsak biz de saygılı olalım. Gazze’de acı çeken insanlar için dua ederken kendi imkânlarımız ölçüsünde yapabileceğimiz meşru ve vicdanlı katkıları da düşünelim. Dua bizi kayıtsızlığa değil, sorumluluğa yöneltsin.

Sonuç hemen gelmediğinde umudumuzu kesmeyelim. Bir gün dua ettik diye yıllardır biriken bütün sorunların bir anda bitmesini beklemeyelim. Bir ilişkide güvenin yeniden kurulması emek isteyebilir. Bir alışkanlığı değiştirmek tekrar tekrar karar vermeyi gerektirebilir. Sonucu bütünüyle kontrol edemeyiz; ama seçtiğimiz davranışlardan sorumluyuz.

Her sabah doğrulukla başlayıp doğrulukla bitirmek için dua ettiğimizi düşünelim. Sonra gün içinde ne yaptığımıza bakalım. Müşteriye verdiğimiz sözü tuttuk mu? Ailemize karşı adil olduk mu? Korktuğumuz için sustuğumuz, çıkarımıza geldiği için gerçeği değiştirdiğimiz oldu mu? Kırdığımız birinden özür dileyebildik mi? Bu sorular dua ile hayat arasındaki bağı görünür kılar.

Son bir soru: Bugün ettiğimiz dualardan hangisi yarınki davranışımızı değiştirecek? Yalnız güzel sözler söylemekle mi yetineceğiz, yoksa gereğini yaşamaya da çalışacak mıyız? Rabbimiz bize doğruluğu sevmeyi, kusurumuzu görmeyi, yanlışımızdan dönmeyi ve doğru bildiğimizi davranışa dönüştürmeyi nasip etsin. Başladığımız işe dürüstlükle başlayalım, sürdürürken adaleti koruyalım, bitirirken güvenilirliğimizi kaybetmeyelim.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir