Bolluk Arttı, Paylaşmak Neden Azaldı? Nimet, İsraf ve Sorumluluk
1 Kasım 2023
Soru: Sahip olduklarımız çoğalırken birbirimize ayırdığımız pay neden azalıyor?
Evimizde daha çok eşya var. Elimizde daha çok imkân bulunuyor.
Ama bazen bir komşunun ihtiyacını karşılamak, bir akrabanın derdini dinlemek eskisinden daha zor geliyor.
Belki mesele yalnızca ne kadar kazandığımız değil, kazandığımızla ne yaptığımızdır.
En‘âm suresindeki nimet, paylaşma ve israf uyarıları bizi tam da bu soruyla yüzleştiriyor.
Nimetin sahibini hatırlamak
Bahçeleri, ekinleri, hurmaları, zeytinleri ve narları düşünelim.
Birbirine benzeyen ürünler var. Birbirinden farklı olanlar da var.
En‘âm suresinin 141. ayeti bunları yaratanın Allah olduğunu hatırlatıyor.
Biz çoğu zaman sofraya gelen yiyeceği görüyoruz. Fakat o yiyeceği bize ulaştıran nimetin üzerinde yeterince durmuyoruz.
Bir meyvenin adı anıldığında yalnızca o meyveye takılıp kalmayalım.
Zeytini de narı da başka meyveleri de yaratan Rabbimizdir.
Buradaki hatırlatma, gözümüzü tek bir ürüne kapatmak yerine nimetlerin bütününe açmaya çağırıyor.
Yediğimiz bir lokmayı, aldığımız bir nefesi, elimizdeki imkânı sıradan görmeye başlayınca şükrün anlamını da unutabiliyoruz.
İnsan çalışır, üretir, kazanır. Ancak sahip olduğu her şeyi yalnızca kendi başarısına bağlamamalıdır.
Bahçeyi işleyen insanın emeği vardır. Fakat bahçenin bütün imkânlarını kendisinin yarattığını söyleyemez.
Bu ayrımı unuttuğumuzda malımıza bakışımız değişiyor.
“Ben kazandım, yalnızca benimdir” düşüncesi, başkasının ihtiyacını görmemize engel olabiliyor.
Oysa ayet, meyveden yemeyi hatırlatırken hemen ardından onun hakkını vermeye de yöneltiyor.
Demek ki nimetten yararlanmakla nimetin sorumluluğunu taşımak birbirinden ayrı değil.
Nimet sadece tüketilecek bir şey değildir; nasıl kullanacağımızla sınandığımız bir imkândır.
Şükür dediğimiz şeyin davranışlarımızda da görünmesi gerekiyor.
Elimizdekini nerede harcadığımız, kimin ihtiyacını gözettiğimiz, hangi isteğimizi erteleyebildiğimiz bu bakımdan önemlidir.
Hayvanlarla ilgili hatırlatma da aynı bakışı sürdürüyor. İnsan onların farklı faydalarından yararlanıyor.
Yük taşıyan hayvan var. Yiyecek ve başka ihtiyaçlar için yararlanılan hayvan var.
Bütün bunlara bakarken yalnızca kendi kullanımımızı düşünürsek nimetin kaynağını gözden kaçırabiliriz.
Rızkı hatırlamak, onu verene karşı sorumluluğu da hatırlamaktır.
Sofradaki ürünle birlikte o ürün karşısındaki tutumumuzu da düşünelim. Çünkü aynı nimet, bir insanda şükre, başka bir insanda sürekli daha fazlasını istemeye dönüşebilir.
Hasadın hakkını ne zaman vereceğiz?
Soru: Paylaşmak için bütün isteklerimizin bitmesini mi bekliyoruz?
Ayet, hasat günü ürünün hakkının verilmesini hatırlatıyor.
Hasat gerçekleşmiş, nimet elde edilmiş. Şimdi o nimetin içindeki sorumluluğu da görmemiz gerekiyor.
Bir bahçeden ürün kaldıran insanı düşünelim.
Ürününü topluyor, ihtiyacını karşılıyor, kazancını hesaplıyor.
Fakat hesabın içinde yalnızca kendi ihtiyacı bulunursa paylaşmak sürekli sonraya kalabiliyor.
Bu hatırlatmayı kendi kazancımız açısından da düşünelim.
Maaş aldığımızda, işimizden gelir elde ettiğimizde, elimizde bir imkân oluştuğunda başkasının ihtiyacını hatırlıyor muyuz?
Yoksa önce bütün isteklerimizi karşılayıp geriye bir şey kalırsa mı vermeyi düşünüyoruz?
İsteklerin sonu gelmeyince geriye bir şey kalması da zorlaşıyor.
Eskiden komşular arasında dolaşan yiyecekleri hatırlayalım.
Bir evden yumurta giderdi. Başka bir evden süt gelirdi.
Bir komşu patates gönderirdi. Diğeri yoğurdunu paylaşırdı.
Her ev aynı imkâna sahip değildi. Ama eldeki imkânlar evler arasında dolaşırdı.
Kapılar açıktı, insanlar birbirine uğrardı, çocuklar komşularının yanında da ilgi görürdü.
Paylaşmak sadece bir yiyeceği başka eve göndermek değildi.
Birbirinin varlığını bilmekti. Birbirinin hayatına dokunmaktı.
Bugün daha çok şeye sahip olduğumuz hâlde aynı yakınlığı bulamayabiliyoruz.
Bunu düşünmek, geçmişi yalnızca özlemle anmak için değil, kaybettiğimiz ilişkiyi fark etmek için önemlidir.
Bir insanın ihtiyacını öğrendiğimizde onunla aramızda yeni bir sorumluluk oluşuyor.
O ihtiyacı görmezden gelmek de ilgilenmek de bizim tercihimiz oluyor.
Paylaşma alışkanlığı, ancak hayatımızın içinde ona yer açtığımızda devam edebilir.
Sürekli ertelediğimiz bir iyilik, zamanla hiç yapmadığımız bir işe dönüşebilir.
Vermek için her şeyin tamamlanmasını beklersek, vermeyi hep yarına bırakabiliriz.
Komşunun gönderdiği bir kap yoğurdun parasını hesaplamıyorduk. O kapla birlikte bir hatırlanmışlık duygusu da geliyordu.
Bizden bir şey gittiğinde öteki evle aramızdaki bağ güçleniyordu.
Bugün her şeyi kendi evimizde bulundurmak isterken başka evlerde neyin eksik kaldığını unutabiliyoruz.
Oysa paylaşmak, elimizde olmayanı vermek demek değildir. Elimizde bulunanın bir kısmını başkasına açabilmektir.
Bu bazen çok küçük bir şey olabilir. Fakat küçüklüğü, onun kurduğu ilişkinin de değersiz olduğu anlamına gelmez.
Birbirimizin kapısını çalmadıkça kimin neye ihtiyacı olduğunu da öğrenemeyiz.
Cimrilikle israf arasında denge
Paylaşmak önemli. Fakat bunun yanında ölçüyü korumak da önemli.
En‘âm suresinin 141. ayetinde israf etmeme uyarısı da var.
Tutumlu olmak başka, cimri olmak başkadır.
Cömert olmak başka, ölçüyü kaybedip kendini zor durumda bırakmak başkadır.
Bir insan elindekinden hiçbir şey vermek istemeyebilir.
Bir başkası da her şeyi verip kendi sorumluluklarını karşılayamayacak hâle gelebilir.
İhtiyacımız olan, bu iki uç arasında dengeyi görebilmektir.
Ne elimizdekini başkasından bütünüyle saklamak ne de düşünmeden tüketmek doğru bir ölçü oluşturur.
Gündelik hayatımızda bu denge en çok isteklerimizle bozuluyor.
Telefonumuzu değiştirmek istiyoruz.
Ardından mobilyayı yenilemek, arabayı büyütmek, başka bir şey almak istiyoruz.
Bir istek bitmeden yenisi başlıyor. Gelirimiz artsa bile harcamalarımız onu geçebiliyor.
Sonra borçlanıyoruz. Borçlarımız arttıkça başkasına ayıracağımız imkân daralıyor.
İki milyonluk araba alan, bunun için ayrıca borçlanan bir insanı düşünelim.
Bir yakını beş bin liralık destek istediğinde gerçekten verecek parası kalmamış olabilir.
Ama burada yalnızca o gün cebinde para bulunup bulunmadığına bakmak yeterli mi?
O noktaya hangi tercihlerle geldiğini de düşünmesi gerekmez mi?
Mesele sadece büyük rakamlarla küçük rakamları karşılaştırmak değildir.
Kendi isteklerimizi büyütürken başkasının ihtiyacına yer bırakıp bırakmadığımızı görmektir.
Bu tercihlerin ilişkilerimize de etkisi var.
Her şey parayla ölçülmeye başlayınca komşumuzu, kiracımızı, müşterimizi ve akrabamızı anlamakta zorlanabiliyoruz.
Karşımızdaki insanın durumunu değil, yalnızca kendi hesabımızı düşünüyoruz.
Böylece paylaşmayla birlikte hoşgörü de azalıyor. İnsanlar birbirinden uzaklaşıyor.
Oysa israfı sorgulamak, yalnızca daha az eşya almakla ilgili değildir.
Hayatımızda başka insanlara yeniden yer açmakla da ilgilidir.
İnsanın kendi sınırını bilmesi burada da değer kazanıyor. Neye gücü yettiğini, neyi neden istediğini açıkça görebilmeli.
Sırf başkasında bulunduğu için bir şeyi almak zorunda değiliz. Yeni bir harcamanın bizi hangi yükün altına sokacağını düşünmeliyiz.
Sonradan gerçekten borç sıkıntısı yaşayabiliriz. Fakat o borca götüren isteği sorgulamazsak aynı tercihi yeniden yaparız.
Bu yüzden yalnızca kazancımızı artırmayı değil, tüketimimizi gözden geçirmeyi de konuşmalıyız.
Ölçü, hem kendimize hem çevremize karşı taşıdığımız sorumluluğu birlikte düşünmeyi gerektirir.
İnancımız davranışa dönüşüyor mu?
Soru: Güzel sözlerimiz var; peki bu sözlerin hayatımızdaki karşılığı nerede?
Allah’a inandığımızı, O’nu sevdiğimizi söylüyoruz.
Fakat bu bağlılığın davranışlarımızda görünmesini de istemeliyiz.
İmanla salih amelin birlikte anılması bizi burada düşünmeye çağırıyor.
Yalnızca niyetimizi anlatmakla yetinemeyiz. İyiliği yapmaya yönelmemiz gerekiyor.
Bir aileyi düşünelim.
Evde maddi imkânlar bulunabilir. İhtiyaçların çoğu karşılanıyor olabilir.
Ancak eşler arasında sevgi, ilgi ve sadakat bulunmadığında yalnızca maddi imkânlar ilişkiyi tamamlamaz.
Bir insan, “Her ihtiyacını karşıladım” diyerek ilgisizliğini görünmez hâle getiremez.
Nasıl ki ailede sözle davranışın birbirini tamamlaması gerekiyorsa, inandığımız değerlerin de hayatımızda karşılığı bulunmalıdır.
İhtiyaç sahibine yardım etmek bunun bir yönüdür.
Birinin derdini dinlemek, hâlini sormak, teşekkür etmek, yüzüne gülümsemek de ilişkilerimizdeki iyiliğin parçalarıdır.
Elimizdeki imkân sadece para değildir.
Evimizde huzur varsa başka bir ailenin derdini anlamaya çalışabiliriz.
Vaktimiz varsa bir insanı dinleyebiliriz.
Bir sorumluluğu üstlenebiliyorsak her sıkıntıdan kaçmak yerine elimizi taşın altına koyabiliriz.
Burada asıl soru şudur: Rahatımız bozulmasın diye bütün iyilikleri başkalarından mı bekliyoruz?
İnsan vermek istediğinde kendi isteğinden de bir pay ayırır.
Bazen harcayacağı paradan vazgeçer. Bazen kendisine ayırdığı zamanı paylaşır.
Bu yüzden iyilik, sadece içimizde taşıdığımız güzel bir duygu olarak kalmamalıdır.
Yapmakta zorlanıyorsak Rabbimizden yardım isteyelim.
İnandığımızı yaşamayı, bildiğimiz iyiliği yapmayı, paylaşma konusunda kararlı olmayı dileyelim.
Sözümüzün doğruluğu, hayatımızdaki karşılığıyla belirginleşir.
İyiliğin karşılığını da yalnızca elimize dönecek para olarak düşünmeyelim. Huzur, sevgi ve insanlar arasındaki yakınlık maddi bir eşya değildir.
Fakat hayatımızda bunlara da ihtiyaç duyarız.
Bir başkasının sıkıntısını dinlerken bütün dünyamızın kendi ihtiyaçlarımızdan ibaret olmadığını fark ederiz.
Kendi rahatımızın dışına çıkmak bazen zor gelir. Yine de bütün sorumluluklardan kaçmak, hayatımızı iyilikle doldurmaz.
Elimizde imkân varken neyi paylaşabileceğimizi düşünelim. Bir insanın yükünü hafifletmek için mutlaka çok büyük bir servete kavuşmayı beklemeyelim.
Ürettiğimiz işte de aynı hassasiyet gerekir. İnsanlara sunduğumuz hizmete özen göstermeli, güvenilir olmayı önemsemeliyiz.
Dürüstlük, yalnızca söylenen bir özellik değil, yapılan işte görülen bir tutumdur.
Bir insanın bize güvenmesi, verdiğimiz emeği ve gösterdiğimiz özeni kendi hayatında gerçekten görebilmesiyle de ilgilidir.
Bilmediğimiz yerde durabilmek
Paylaşma ve israf uyarılarının yanında, Allah adına bilgiye dayanmadan hüküm vermeme sorumluluğu da bulunuyor.
En‘âm suresinin 140. ayetinde Allah’ın verdiği rızkı O’na iftira ederek haram sayanlar eleştiriliyor.
Devam eden ayetlerde de hayvanlarla ilgili yasaklar sorgulanıyor.
İnsan kendi düşüncesini, alışkanlığını veya duyduğu bir sözü Allah’ın hükmü gibi göstermemelidir.
Bir şey hakkında konuşurken ne bildiğimizi ve neyi bilmediğimizi ayırmamız gerekiyor.
Her ayrıntıyı hemen açıklayamayabiliriz.
Anlamadığımız bir ifade olabilir. Üzerinde daha çok çalışmamız gereken bir ayet bulunabilir.
Böyle bir durumda “Bilmiyorum” demek, konuyu önemsememek değildir.
Bilmediğimiz şeyi kesinleştirmemek, bilgiye karşı dürüst davranmaktır.
Sırf konuşmayı sürdürmek için bir anlam üretmek zorunda değiliz.
Öğrenmeye devam edebiliriz. Ancak belirsizliğimizi başkalarına kesin bilgi olarak sunmamalıyız.
Bu sorumluluk, yetiştirdiğimiz çocuklara ve çevremize aktardıklarımız için de geçerlidir.
Çocuklarımızın yalnızca daha çok kazanmasını, tanınmasını ve beğenilmesini istemek yeterli değildir.
Dürüstlüğü, güvenilirliği, şükrü ve ölçüyü de önemsemeliyiz.
Hayatın yönünü sadece başkalarının beğenisine göre belirlediğimizde neyin gerçekten değerli olduğunu karıştırabiliriz.
Ayetlerin soruları, iddianın dayanağını düşünmeye yöneltiyor. Allah adına bir yasak söylediğimizde bunu neye dayanarak söylediğimizi bilmeliyiz.
Kendi yorumumuzla bildirilmiş hükmü aynı şey sayamayız.
Bir konuda tereddüt etmek, hemen başka bir tahmine sarılmamızı gerektirmez. Öğrenmek için durabilmek de önemlidir.
Bilgiyi ciddiye almak, sözümüzün başkalarının hayatında oluşturacağı etkiyi de ciddiye almaktır.
Başlangıçtaki soruya dönelim: Bolluk artarken paylaşmak neden azalıyor?
Belki nimetler az olduğu için değil, isteklerimize sınır koymadığımız için.
Belki vermeyi bilmediğimiz için değil, sürekli ertelediğimiz için.
Belki de sahip olduğumuz şeylerin sorumluluğunu yeterince düşünmediğimiz için.
Bugün kazancımıza bakarken bir ihtiyacı da hatırlayalım.
Paylaşmanın önüne koyduğumuz gereksiz bir isteği fark edelim.
Rabbimiz bizi cimrilikten ve israftan korusun. İnancımızı güzel davranışlarla yaşamayı nasip etsin.
Nimetin kıymeti, yalnızca elimizde ne kadar bulunduğuyla değil, hayatımızda neye dönüştüğüyle de anlaşılır.
