Kimi Razı Etmeye Çalışıyoruz? İkiyüzlülükten Samimiyete
15 Aralık 2023
Bir insan bizi memnun etmek için güzel sözler söyleyebilir. Hatta doğru konuştuğuna inanmamız için yeminler edebilir.
Peki sözleriyle davranışları birbirini tutmuyorsa neye güveneceğiz?
Soru: İnsanların hoşnutluğunu kazanmaya çalışırken Allah’ın rızasını geri plana mı bırakıyoruz?
Tevbe suresindeki münafıklık uyarıları, insanın söylediğiyle yaptığı arasındaki mesafeyi düşündürüyor. Bu mesafeye yalnızca başkalarında değil, kendi hayatımızda da bakmamız gerekiyor.
Çünkü dilimizle doğruyu savunurken çıkarımız söz konusu olduğunda başka bir yol seçebiliriz. Asıl yüzleşme, tam da o seçim anında başlar.
Yemin Etmek Başka, Güvenilir Olmak Başka
Tevbe suresinin 62. ayetinde insanların hoşnutluğunu kazanmak için Allah’a yemin edenlerden söz edilir. Gerçekten iman ediliyorsa Allah ve resulünü razı etmenin daha öncelikli olduğu hatırlatılır.
Bir iş için söz verdiğimizi düşünelim. Müşteriye güzel konuşuyor, zamanında teslim edeceğimizi söylüyor, bizi seçmesi için güven vermeye çalışıyoruz.
Fakat bu sözü yerine getirme niyetimiz yoksa mesele değişir. Yeminimiz, gerçeği açıklamak yerine karşı tarafı ikna etmek için kullandığımız bir araca dönüşür.
Bir dostumuzu da övebiliriz. Onun iyiliğini düşündüğümüz için değil, zenginliğinden ve çevresinden yararlanmak istediğimiz için yanında durabiliriz.
İşte burada sözümüzün arkasındaki niyete bakmalıyız. Söylediklerimiz samimi mi, yoksa elde etmek istediğimiz bir karşılığın hazırlığı mı?
Güvenilirlik, güzel sözlerin çokluğunda değil, verilen sözün arkasında durmakta görünür.
Allah’ın rızasını öncelemek, ayetleri anlamaya ve uygulamaya yönelmeyi gerektirir. Peygamberin dürüstlüğünü örnek almak, yalnızca onu övmekle sınırlı kalmamalıdır.
Bir kazancı korumak için yanlış gördüğümüz şeye katılıyorsak neyi öncelediğimizi düşünelim. İnsanların onayını kaybetmekten korkarken kendi ölçümüzü kaybediyor olabiliriz.
Bu sorgulama evlilik niyetimize kadar uzanır. Bir yuva kurmayı neden istiyoruz; yalnızca para, haz veya kendi beklentilerimiz için mi?
Evliliği bir söz ve sorumluluk olarak görmek, birbirimizi kullanmanın ötesine geçmeyi gerektirir. İlişkide açıklık, güven ve karşılıklı bağlılık önem kazanır.
Niyetimize Allah’ın rızasını koyduğumuzda aynı davranışın anlamı değişir. Yalnızca ne elde edeceğimizi değil, nasıl bir insan olacağımızı da düşünürüz.
İman İddiası, Yanlışta Israrı Örtmez
Tevbe suresinin devamında Allah’a ve resulüne karşı gelmenin ağır sonucu hatırlatılır. Bu uyarı, inanç sözünü sorumluluktan ayrı tutmamamızı gerektirir.
Bir insanın namaz kılması, oruç tutması veya Kur’an okuması dikkatimizi çekebilir. Ama alışverişte insanları yanıltıyorsa bu davranışını görmezden gelemeyiz.
Soru: Dışarıdan dindar görünmemiz, yaptığımız haksızlığı haklı hâle getirir mi?
Hayır. İman ettiğini söylemekle o imanın gereğini yerine getirmek aynı şey değildir.
Tevbe suresinin 65 ve 66. ayetlerinde alayı eğlenceyle açıklamaya çalışanların sözleri ele alınır. İman ettikten sonra inkâra yönelmenin ağırlığı hatırlatılır.
Bu yüzden yanlışımızı küçük bir şaka gibi göstermek bizi sorumluluktan kurtarmaz. Söylediğimiz sözün ve yaptığımız işin gerçekte neye hizmet ettiğine bakmalıyız.
Yalan da zamanla alışkanlığa dönüşebilir. İnsan her sıkıntıdan bir yalanla çıkmaya çalıştığında kendi kurduğu anlatıya sığınmaya başlar.
Sonunda başkalarıyla açık bir ilişki kurmak zorlaşır. Her yeni söz, önceki yalanı ayakta tutmak için söylenir.
Burada hataya düşmekle hatada ısrar etmek arasındaki fark önemlidir. Yanlış yaptığını fark edip bağışlanma isteyen insan, yönünü değiştirmeye çalışır.
Yanlışını savunan insan ise aynı davranışı sürdürmek için gerekçe arar. Alışkanlığını korumak, hakikati anlamaktan daha önemli hâle gelebilir.
Tövbe, yalnızca ağzımızdan çıkan bir söz olmamalıdır. Yanlıştan çıkmaya çalışmak, o sözün hayatımızdaki karşılığıdır.
Bir yanlışın bizi rahatsız etmesi önemlidir. Fakat yalnızca rahatsız olmakla yetinirsek, aynı davranışın içinde kalabiliriz.
Samimi yöneliş, hatayı tanımayı ve ondan uzaklaşmak için kendi hayatımızda bugün gerçekten kararlı bir adım atmayı gerektirir.
Başkalarının durumunu tartışırken bu soruyu kendimize de yöneltelim: Hangi yanlışımızı bildiğimiz hâlde sürdürmek için mazeret üretiyoruz?
Bir uyarı çıkarımıza dokunduğunda onu duymak istemeyebiliriz. Özellikle kendi kazancımızı veya rahatımızı sorgulayan sözlere karşı daha çabuk savunmaya geçebiliriz.
Oysa gerçekten öğrenmek istiyorsak yalnızca hoşumuza giden cümleleri dinleyemeyiz. Bizi rahatsız eden hakikatin önünde de durabilmeliyiz.
İnsan rahatken kendisini çok sağlam görebilir. Fakat baskı arttığında, kaybetme ihtimali belirdiğinde ve tercih yapmak gerektiğinde sözlerinin arkasında ne kadar durduğu anlaşılır.
Bir uçağın sarsıldığını düşünelim. Az önce kendinden emin görünen insan birden korkuya kapılabilir; özür dilemeye ve yardım istemeye başlayabilir.
Bu örnek, sıkıntı gelmeden önce kendimize bakmamızı hatırlatır. Yalnızca korktuğumuz anda yönelmekle, günlük hayatımızın bütününde sorumluluğu gözetmek aynı tutum değildir.
Bir hastalık, bir felaket veya ağır bir ihtiyaç ortaya çıktığında ne yaptığımız önem kazanır. Böyle zamanlarda sözümüzün arkasındaki gerçek tercihler daha belirginleşebilir.
Ancak bu sorgulamayı sadece çevremizdeki insanları ayırmak için yapmayalım. Başkasının tutarsızlığına bakarken kendi sözümüzdeki çelişkiyi kaçırabiliriz.
Gerçekten inandığımızı söylüyorsak, yalnızca bollukta değil kayıp ihtimali karşısında da dürüstlüğü korumaya çalışmalıyız.
İnfakın Ölçüsü Görünmek Değil, İhtiyacı Görmek
Tevbe suresinin 67. ayetinde münafık erkeklerle kadınların benzer tutumlarından söz edilir. Kötülüğü özendirmeleri, iyiliği engellemeleri ve ellerini sıkı tutmaları belirtilir.
İnsanın niyeti, elindeki imkânı nasıl kullandığında da ortaya çıkar. Vermek için sürekli görünür bir fırsat bekliyorsak bunu düşünmeliyiz.
Bir felaket yaşandığında yardım etmek kıymetlidir. Fakat yalnızca adımız duyulsun diye verirken başka zamanlarda ihtiyaç sahibine sırt çevirmek farklı bir tutumdur.
Yoksulluk, kameralar kapandığında sona ermiyor. İhtiyaç sahibi insanlar yalnızca herkesin konuştuğu günlerde yaşamıyor.
Soru: Kimse görmediğinde de elimizi açabiliyor muyuz?
Herkes aynı miktarda veremez. Birinin küçük gördüğü miktar, başka birinin imkânları içinde ciddi bir paylaşım olabilir.
Önemli olan elindekinin tamamını yalnızca kendine ait saymamaktır. Kazandıkça paylaşmayı hatırlamak, nimetin sorumluluğunu görmektir.
Burada kendimizi kolayca kandırabiliriz. Önce daha çok kazanmayı bekler, sonra daha fazla güvence ister, ardından vermeyi yine başka bir güne bırakırız.
Bir süre sonra eli sıkı olmak, bize doğal gelmeye başlar. İhtiyaç sahibini görmek yerine kendi kaybetme ihtimalimizi düşünürüz.
Aynı savunma ticarette de karşımıza çıkabilir. Bir uygulamayı sırf yaygın olduğu için sorgulamadan benimseyebiliriz.
Faiz üzerinden konuşulan örneklerde de asıl yüzleşme budur: Yanlış olduğuna inandığımız şeye kazanç sağladığı için yeni açıklamalar mı buluyoruz?
“Düzen böyle” demek, yaptığımız tercihi düşünme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bir davranışın yaygınlaşması, bizim onu hangi niyetle yaptığımız sorusunu cevaplamaz.
Ayetin Allah’ı unutmakla ilgili uyarısını burada hatırlayalım. Kazancı, rahatlığı ve çevrenin onayını tek ölçü yaptığımızda kulluk bilincimizi geriye itebiliriz.
İnfak ise bize başka bir yön gösterir. Elimizdeki nimeti yalnızca biriktirmek için değil, ihtiyaç gidermek için de değerlendirebiliriz.
Dinî bilginin çıkar için kullanılmasına yönelik eleştiri de aynı niyet sorusuna dayanır. İnsan kendi düzenini sorgulatan bir ayetin konuşulmasından neden rahatsız olur?
Kendi menfaatine uygun ifadeleri öne çıkarıp ağır gelen uyarıları geride bırakmak, öğrenme isteğimizin samimiyetini sorgulatır. Bilginin bize hizmet etmesini beklemekle bizim doğru bilgiye uymamız birbirinden farklıdır.
Bir haramdan uzaklaşmak zor geldiğinde onu başka bir adla anlatmaya çalışabiliriz. Fakat adını değiştirmek, niyetimizi kendiliğinden düzeltmez.
Asıl soru yine aynıdır: Allah’ın rızasını mı arıyoruz, yoksa zaten istediğimiz davranışa izin veren bir açıklama mı?
Kendi tercihimiz için mazeret üretmek yerine yanlışın içinden çıkmaya çalışmak, tövbenin ciddiyetini gösterir.
Bolluğun Sınavı ve Zulüm Karşısında Adalet
Malımız, evimiz, işimiz ve ailemiz olabilir. Fakat sahip olduğumuz şeylerin çokluğu, hayatımızın doğru yönde ilerlediğini tek başına göstermez.
Bir insan bütün imkânlarının içinde huzursuz olabilir. Sürekli yeni bir haz ararken elindekinin tadını bile duyamayabilir.
Soru: Bize verilen nimetlerle yalnızca kendimizi mi rahatlatıyoruz?
Hangi ailede ve hangi şartlarda doğacağımızı kendimiz seçmedik. Sağlıklı bir ele, göze ve öğrenme imkânına sahip olmak da üzerinde düşünmemiz gereken nimetlerdir.
Emeğimizi inkâr etmiyoruz. Ama bütün başarımızı yalnızca kendimize bağladığımızda bize verilmiş imkânları unutabiliyoruz.
Bir başkasının aynı şartlara sahip olmaması, onun ihtiyacına kayıtsız kalmamızı haklı çıkarmaz. Bolluk da insanın sınavıdır.
Gazze’de yaşanan acılar üzerinde düşünürken bu soru daha da ağırlaşır. Başkasının uğradığı zulmü görmek, kendi rahatlığımızla ne yaptığımızı sorgulatır.
Yalnızca üzülmekle kalıyor, ardından bütün dikkatimizi yeniden kazancımıza çeviriyorsak kendi tutumumuza bakmalıyız. İnsanlara yardım etme isteğimizin hayatımızda bir karşılığı olmalıdır.
Nisâ suresinin 56. ayetindeki azap uyarısı da cezanın ağırlığı ve ilahi adalet üzerine düşünmeye yöneltir. Bu ayette ateş ve derilerin yenilenmesi anlatılır.
Masumların çektiği acıyı gördüğümüzde zulmün karşılıksız kalması düşüncesi bizi daha derinden rahatsız edebilir. Merhameti konuşurken mağdurun hakkını da unutmamalıyız.
Tevbe suresinin 68. ayetindeki uyarı da insanın ikiyüzlülüğü hafife almamasını gerektirir. İnanç iddiasının arkasına saklanarak kötülükte ısrar etmek küçük bir mesele değildir.
Bu uyarıları yalnızca başkalarının sonunu konuşmak için kullanmayalım. Kendi elimizle sürdürdüğümüz yanlışları görmemize de izin verelim.
Nurumuzu Hangi Seçimlerle Koruyoruz?
Nur kavramı üzerinde dururken dünyadaki tercihlerimizin iç dünyamıza ne yaptığını düşünelim. Yalan, iftira, kul hakkı ve çıkar uğruna verilen tavizler birbirinden kopuk değildir.
İnsan her seçiminde bir yöne yaklaşır. Sadece somut olana tutunmak, para ve mülkü hayatın bütün anlamı saymak bizi başka değerlerden uzaklaştırabilir.
Cenneti nurla ve bedensel sınırların ötesindeki bir hayatla ilişkilendiren yorum, dünyadaki hazları tek gerçek saymamayı düşündürür. Bu yorumla ayetlerin doğrudan ifadelerini birbirine karıştırmadan düşünmek gerekir.
Burada kendi hayatımıza yönelen çağrı açıktır: Huzurumuzu azaltan yanlışlardan uzaklaşmaya çalışmak. Küçük gördüğümüz yalanı, gizlediğimiz haksızlığı ve vermekten kaçındığımız payı önemsemek.
Haksızlığa uğradığımızda öfkemizi büyütüp aynı kötülüğü yapmaya yönelmeyelim. Allah’a sığınmak, dirayetli kalmak ve kendi doğru davranışımızı korumak üzerinde duralım.
Huzur ile gelip geçen haz arasındaki farkı da burada düşünelim. Yeni bir eşyaya kavuşmanın sevincini, hayatımızın bütününü taşıyacak kalıcı bir güvenle karıştırabiliriz.
Oysa sürekli başka bir şey istemek, elimizdekileri anlamamıza engel olabilir. Para, eş, çocuk ve sahip olduğumuz imkânlar kıymetlidir; ama bütün huzuru yalnızca bunlardan beklemek başka bir bağlılıktır.
Veren el olmaya çalışmak, kendimizi başkalarından üstün görmek için değildir. Elimizdekini paylaşırken nimetin sorumluluğunu hatırlamak ve başkasının ihtiyacına karşı kapanmamaktır.
Böylece bilgi, yalnızca zihnimizde duran bir düşünce olmaktan çıkar. Kararımıza, sözümüze ve yardımımıza yansımaya başlar.
Soru: Bugün hangi çıkarımızdan vazgeçersek sözümüzle hayatımız birbirine yaklaşacak?
Bir insanın hoşuna gitmek için gerçeği değiştiriyorsak o sözü düzeltmekle başlayabiliriz. Yardımı yalnızca görünür olduğunda yapıyorsak ihtiyaç sahibini başka zamanlarda da hatırlayabiliriz.
Yanlışımızı savunmak yerine bağışlanma isteyebiliriz. Bilgiyi yalnızca anlatmak için değil, uygulamak için öğrenebiliriz.
Allah’ım, yanlış söylemlerden Sana sığınırız. Hatalarımızı bağışla; bize hak olanı anlamayı, faydalı bilgiyi yaşamayı ve başkalarının iyiliğine vesile olmayı nasip et.
İnsanları razı etmeye çalışırken Allah’ın rızasını unutmayalım; doğru sözümüz, doğru davranışımızla tamam olsun.


