Küçük Gördüğümüz Şeylerde Saklı Sınav

7 Nisan 2023

Büyük işler başarmak isterken küçük sorumlulukları gözden kaçırıyor olabilir miyiz?

Daha iyi bir iş, daha geniş bir ev, daha çok kazanç istiyoruz. Peki bunlara ulaşmaya çalışırken elimizdekine nasıl davranıyoruz?

Bazen insanın sınavı, herkesin hayran kalacağı bir başarıda değil, önemsemediği bir davranışta karşısına çıkar.

Bir müşteriyi küçümsememekte, küçük bir yardımı ertelememekte, sofradaki nimeti ziyan etmemekte… Bunları basit bulduğumuz için asıl meseleyi kaçırabiliriz.

Büyüğün peşinden koşarken küçüğün hakkını unutmayalım.

Kulluk, Hayatın İçinde Doğru Kalabilmek

Soru: Allah’a kul olduğumuzu söylüyorsak bu, davranışlarımızda nasıl görünüyor?

Salih peygamber kavmini Allah’a kulluğa çağırır. Onları yaratanın, yeryüzünü imar etme imkânı verenin Allah olduğunu hatırlatır.

Ardından bağışlanma dilemelerini ve tövbeyle O’na yönelmelerini ister.

Bu çağrıyı yalnızca geçmişteki bir topluluğa söylenmiş sözler olarak bırakmayalım. Kendi hayatımıza da bakalım.

Biz de sürekli bir şeyler yapıyoruz. Ev kuruyor, iş geliştiriyor, çocuk yetiştiriyor, elimizdeki imkânlarla dünyayı şekillendiriyoruz.

Demiri işliyor, binalar yapıyor, ailemizin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyoruz.

Fakat bütün bunları yaparken hangi yolu izliyoruz?

Yalan söylemeden ilerleyebiliyor muyuz? Bir işimizi kolaylaştırmak için başkasının hakkını çiğniyor muyuz?

Doğru yolda olmak, yalnızca doğruyu anlatmak değildir. Güvenilir olmak ve verdiğimiz sözün arkasında durmak da bu yolun içindedir.

İmar etme sorumluluğunun ardından tövbenin anılması da üzerinde durulacak bir noktadır.

Çünkü çalışırken, karar verirken ve insanlarla ilişki kurarken yanlış yapabiliriz. İsteklerimiz bazen bizi doğru bildiğimiz yoldan uzaklaştırabilir.

İyilikte kusursuz olmaya çalışırken bile kendi sınırımızı unutabiliriz. Mükemmel olduğumuzu düşünmek yerine, hatamızı fark etmeye açık olmalıyız.

“Allah’ım, beni bağışla” dediğimizde yalnızca bir cümle söylemiş olmayız. Yardıma ihtiyacımız bulunduğunu da kabul ederiz.

Bu kabul, “Her şeyi ben yaparım” düşüncesinden farklıdır.

Bir işe başlarken de, başladığımız işi sürdürürken de Allah’ın yardımına muhtacız. Düşünebilmemizi ve emek verebilmemizi kendiliğinden sahip olduğumuz şeyler gibi görmeyelim.

Bir niyetimiz olabilir; o niyeti gerçekleştirmek için adım atarız. Ama adım atabilme imkânını da bütünüyle kendimize mal etmeyiz.

Tövbe, kendi yanlışını görebilen insanın yönelişidir.

Alıştığımızı Değil, Doğruyu Duymak

Salih peygamberin kavmi, daha önce kendisinden ümit beslediklerini söyler. Ardından atalarının kulluk ettiklerinden vazgeçmelerinin istenmesine karşı çıkar.

Burada tanıdık bir tepki var: “Seni seviyorduk, ama şimdi alıştığımız düzeni sorgulatıyorsun.”

Soru: Hakikati gerçekten duymak mı istiyoruz, yoksa yalnızca rahatsız edilmemek mi?

Kur’an’ın güzel okunmasını dinlemek bize iyi gelebilir. Fakat okunan sözün anlamı kendi davranışımıza dokunduğunda aynı isteği sürdürebiliyor muyuz?

Bir insan yıllardır belirli günlerde Yasin okuyor olabilir. Ancak anlamını konuşmaya başladığımızda kendisinden bir değişiklik isteneceğini hissedebilir.

İşte o zaman dinlemek daha zor gelir.

Çünkü yalnızca dinlemekle, öğrendiğini davranışa taşımak aynı emek değildir.

Bir yanlış kazanç yöntemi, bir haksızlık veya bir alışkanlık sorgulandığında kendi payımıza bakmak gerekir. Bu da bazen vazgeçmeyi gerektirir.

İnsan ise hoşuna giden alışkanlığını kaybetmek istemeyebilir.

Böyle anlarda söylenenin doğru olup olmadığını düşünmek yerine, söyleyenin kimliğine takılabiliriz. Hangi okuldan mezun olduğunu sorar, sözü daha baştan dışarıda bırakırız.

Oysa unvana takılmadan söylenenin dayanağına bakmak gerekir.

Bir uyarının bizi rahatsız etmesi, onun yanlış olduğunu göstermez. Bazen rahatsızlığımız, değiştirmek istemediğimiz bir davranışımıza dokunulmasından doğar.

Bu yüzden Kur’an’ı yalnızca başkalarına yönelen bir eleştiri gibi okumayalım. Kendi kararlarımızın, kendi kazancımızın ve kendi ilişkilerimizin de bu çağrıyla ilgisi var.

“Ben zaten biliyorum” demek yerine, bildiğimizin hayatımızda neyi değiştirdiğine bakalım.

Kelimeleri işitiyoruz; peki anlamın bize ulaşmasına izin veriyor muyuz?

Bizi hiç değiştirmeyen bir dinleyişle, sorumluluk almaya çağıran bir anlayış aynı değildir.

Bir Deve, Küçük Bir İş ve Büyüklenen İnsan

Semud kavmine verilen sınavda bir dişi deve vardır. Ona kötülük dokundurmamaları istenir.

Fakat onlar deveyi keser ve yapılan uyarıyı hiçe sayarlar.

Bu olayda yalnızca bir hayvanı değil, kendilerine bildirilen sınır karşısındaki tutumlarını da düşünmek gerekir.

Soru: Bir sorumluluğun küçük görünmesi, onu değersiz mi yapar?

Bazen Allah’a yaklaşmak için mutlaka çok büyük bir şey yapmamız gerektiğini sanıyoruz. Herkesin şaşıracağı, adımızın duyulacağı bir başarı arıyoruz.

Sonra dua etmeyi, tövbe etmeyi veya elimizden gelen küçük yardımı yetersiz görüyoruz.

Oysa sınavı büyük yapan, dışarıdan ne kadar gösterişli göründüğü olmayabilir. Bizim ona karşı nasıl davrandığımız da önemlidir.

Ticarette bunun açık örnekleri var.

Büyük işler yapan bir işletmeye küçük bir sipariş gelir. İşletmenin belirli üretim şartları olabilir; her siparişi kabul edemeyebilir.

Fakat bunu anlatma biçimiyle müşteriyi küçümsemesi birbirinden farklıdır.

“Bu miktarda üretim yapamıyoruz” demek başka, karşısındakine önemsiz biriymiş gibi davranmak başkadır.

İnsan büyüdükçe küçük müşteriye ayırdığı saygı azalıyor mu?

Eskiden önem verdiği kuruşları, küçük işleri ve küçük katkıları artık değersiz mi görüyor?

Aynı tavır akrabalıkta ve komşulukta da ortaya çıkabilir. Kimseyi beğenmediğimizde, kendimizi herkesten yukarıda gördüğümüzde ilişkilerimiz zayıflar.

Başkasına ihtiyacımız olmadığını düşünmek, ona değer vermememize dönüşebilir.

Bir yardım için de aynı tuzağa düşebiliriz. Elimizden küçük bir miktar vermek gelir, ama daha büyük vereceğimiz günü bekleriz.

Daha çok kazanınca vereceğimizi söyleriz. Böylece bugün yapabileceğimiz iyilik de ertelenir.

Burada kendimize dürüstçe soralım: Büyük iyilik mi istiyoruz, yoksa küçük bir iyilik için bile rahatımızdan vazgeçmek istemiyor muyuz?

İmkânımız az olabilir. Ancak azı değersiz görmemiz, imkânımızın azlığından ayrı bir meseledir.

Küçük bir sorumluluğu küçümsemek de insanın büyüklük iddiasını açığa çıkarabilir.

Bereketi Yalnızca Parayla Ölçmeyelim

Bereket denildiğinde aklımıza çoğunlukla para geliyor. Daha çok kazanmayı ve daha çok şeye sahip olmayı düşünüyoruz.

Peki kazancı yüksek olduğu hâlde evinde huzur bulamayan insanı nasıl değerlendireceğiz?

İmkân çoğalırken o imkândan alınan tat azalabilir. Eşler arasındaki yakınlık, çocukla geçirilen zaman ve sofranın huzuru para hesabında görünmeyebilir.

Bu bakışta bereket, yalnızca miktar değildir.

Sofradaki kırıntıyı bile ziyan etmek istemeyen büyüklerimizi düşünelim. Yemeğin tabakta kalan kısmını önemsiyor, nimetin boşa gitmesini istemiyorlardı.

Şimdi önümüze gelen yiyeceğin ne kadarını tükettiğimize bakmadan daha fazlasını isteyebiliyoruz.

Bir sofranın çok dolu olması, o sofraya verilen kıymetin de çok olduğunu gösterir mi?

Daha iyiye ulaşmayı istemek tek başına yanlış değildir. Sorun, daha iyinin peşinde elimizdekini ve yanımızdaki insanları yok saymaya başlamaktır.

Daha iyi ortaklık bulmak uğruna ortağını geride bırakmak, daha fazla haz uğruna ailesini değersiz görmek… İstek büyüdükçe ölçü kaybolabilir.

Bir zamanlar rahatça kullandığımız ulaşım biçimini artık kendimize yakıştıramayabiliriz. Arabamız servisteyken bile başkalarının ne diyeceğini düşünerek kendimizi zorlayabiliriz.

Görünüşümüzü korumak, doğru kalmaktan daha önemli hâle gelebilir.

O zaman mesele yalnızca bir araba veya bir ev değildir. Kaybetmekten korktuğumuz görüntü, kararlarımızı yönetmeye başlamıştır.

Daha büyük bir evde oturmayı sürdürebilmek için her türlü borca veya ticari yanlışa yaklaşmak, bu dengenin nasıl bozulabileceğini gösterir.

Nimetin değeri, başkasına üstünlük kurmamızda değil, onu nasıl kullandığımızda aranmalıdır.

Çalışırken Hayatı Unutmamak

Soru: Daha çok çalışmak uğruna hayatımızdaki hangi sorumlulukları geride bırakıyoruz?

İş büyüsün, borç bitsin, kazanç artsın diye haftanın her gününü işe ayırabiliriz. Sonra eşimize, çocuğumuza ve anne babamıza vakit kalmaz.

Bunu çalışkanlık olarak anlatırız. Fakat bütün hayatımız işe dönüşmüşse mizana, yani dengeye yeniden bakmak gerekir.

Çalışmayı bırakmak değil, çalışmanın yerini doğru belirlemek önemlidir.

İş saatlerinin sınırlandığı, hafta sonunun aileye ayrıldığı bir düzeni düşünelim. İnsanlar yalnızca üretmek için değil, yakınlarıyla yaşamak için de zaman bulur.

İş sahibinin de çalışanın da evine dönmeye, dinlenmeye ve kendisine zaman ayırmaya ihtiyacı vardır.

Rızkı yalnızca kendi çalışma saatlerimize bağladığımızda başka sorumluluklara ayırdığımız zamanı kayıp gibi görebiliriz.

Bir arkadaşımıza doğruyu hatırlatmak, bir ihtiyacı gözetmek veya Kur’an üzerinde düşünmek gözümüzde ikinci sıraya düşebilir.

Bunların hemen paraya dönüşen bir karşılığını görmediğimiz için değerlerini de küçümseyebiliriz.

Oysa Allah’a yönelişimizi kazanç hesabından tamamen ayrı bir köşeye koymamalıyız. Çalışırken de, paylaşırken de, karar verirken de O’nun yardımını isteriz.

Yarınki gideri düşünüp bugünü bütünüyle kaygıya bırakmak da bizi yorabilir. Tedbir alırken her sonucu kontrol edebileceğimiz düşüncesine kapılmayalım.

Bilmediğimiz yerde bilmediğimizi kabul edelim. Elimizden geleni yaparken dua, tövbe ve şükre olan ihtiyacımızı unutmayalım.

Başta büyük işler başarmayı sormuştuk. Şimdi önümüzde duran küçük ama gerçek sorumluluğa bakalım.

Bugün bir müşteriyi küçümsememek, sofradaki nimeti korumak veya ailemize vakit ayırmak bizim için nereden başlayabilir?

Rabbimiz yanlışlarımızı fark etmeyi ve onlardan dönebilmeyi nasip etsin. İsteklerimiz büyürken doğruluğumuzun, şükrümüzün ve merhametimizin küçülmesinden bizi korusun.

Büyük bir hayat kurmaya çalışırken küçük görünen hakları kaybetmeyelim.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir