Nimetin Sorumluluğu: Mizan, Şükür ve İnfak
19 Ocak 2023
Soru: Elimizdeki imkânlar çoğaldığında yalnızca daha rahat yaşayacağımızı mı düşünüyoruz, yoksa sorumluluğumuzun da arttığını mı?
İşler yolundayken geleceğin de hep aynı şekilde devam edeceğini sanabiliyoruz. Para kazanıyoruz, yeni şeyler alıyoruz ve bugünkü bolluğu kalıcı görüyoruz.
Sonra şartlar değişiyor. Bir zamanlar güven verdiğini düşündüğümüz şeyler, bütün kaygılarımızı gidermeye yetmiyor.
Böyle anlarda yalnızca kaybettiklerimize bakmak yerine, sahipken nasıl davrandığımızı da düşünmeliyiz. Tutumlu muyduk, şükrediyor muyduk, başkasının ihtiyacını görüyor muyduk?
Yâsîn suresindeki düzen, rahmet ve paylaşma hatırlatmaları, bu soruları günlük hayatımızın içine taşıyor.
Bolluk içindeyken değişimi hatırlamak
Yâsîn suresinde çiftlerin yaratılışına ve geceyle gündüzün değişimine dikkat çekilir. Bu anlatım üzerinde düşünürken hayatımızdaki karşıt durumları da fark ederiz.
Sağlık ve hastalık, bolluk ve darlık, mutluluk ve sıkıntı hayatımızda farklı tecrübeler oluşturur. Yalnızca kolay günleri görerek bütün hayatı açıklayamayız.
Bir adım attığımızı düşünelim. Hem bulunduğumuz yerden uzaklaşır hem başka bir yere yaklaşırız.
Değişimin bu iki yönünü görmek, tercihlerimiz hakkında düşünmemize de yardımcı olur. Yeni bir duruma geçerken geride bıraktığımız şeyler de vardır.
Soru: Bugünkü bolluğun değişebileceğini bilseydik, kazandığımızı yine aynı şekilde harcar mıydık?
Hz. Yusuf’un bolluk zamanında gelecek darlığı gözetmesini hatırlayalım. Elindeki nimeti yalnızca o günün rahatlığı için tüketmemek üzerinde düşünelim.
Bir şirketin iyi kazandığı dönemi düşünün. İşler büyürken bütün imkânlar gösterişli bir eve veya kişisel rahatlığa ayrılabilir.
Fakat şirketin işlerini sürdürecek gücü ihmal edilmişse siparişler azaldığında sıkıntı başlar. Yılların emeği ve birlikte çalışan insanların düzeni de etkilenir.
Buradaki mesele yalnızca pahalı bir şeye sahip olmak değildir. Gelecekteki sorumluluğu görmeden bugünkü rahatlığa kapılmaktır.
Kazandığımızı tüketirken işimizin devamını düşünüyor muyuz? Birlikte emek verdiğimiz insanların yarınını da hesaba katıyor muyuz?
Bir işin iyi gitmesi, bütün kazancı hemen harcamamız gerektiği anlamına gelmez. O işin devamı için ayırdığımız imkân, gelecekteki sorumluluklarımızı da düşündüğümüzü gösterir.
Yıllardır birlikte çalıştığımız insanları hatırlayalım. Sadece kendi rahatlığımızı büyütürken onların emeğiyle oluşan düzeni gözden kaçırmayalım.
İnsan darlığa düştüğünde yalnızca parasal bir sıkıntı yaşamayabilir. Kurduğu işi sürdürmek, çalışanlarıyla ilişkisini korumak ve alıştığı düzenin değişmesini karşılamak da zorlaşabilir.
Böyle bir ihtimali düşünmek, sürekli korku içinde yaşamak değildir. Elimizdeki imkânla bugün ne yaptığımıza dikkat etmektir.
Tutumlu olmak, nimetin değerini bilmenin bir yönüdür. Her imkânı hemen kullanmak zorunda olmadığımızı fark etmektir.
Benzer bir beklenti evlilikte de ortaya çıkar. İlk günlerin mutluluğu hiç değişmesin, hiçbir anlaşmazlık yaşanmasın isteriz.
Oysa iki insanın birlikte yaşamasında farklı düşünceler ve sıkıntılar da olabilir. Bir sorunla karşılaşmak, bütün geçmişi bir anda değersizleştirmek zorunda değildir.
Başka bir ilişkiye geçince hiçbir güçlük yaşanmayacağını düşünmek de aynı beklentiyi sürdürmektir. Önemli olan, güçlük karşısında nasıl davranacağımızı öğrenmektir.
Her anlaşmazlıkta yalnızca vazgeçmeyi düşünürsek ilişkinin emek isteyen tarafını göremeyebiliriz. Mutluluğu, hiçbir sorumluluk taşımadan sürekli iyi hissetmek sanabiliriz.
Denge, yalnızca güzel günlerde değil, şartlar değiştiğinde de gözetilir.
Bildiğimiz şey hayatımıza ne katıyor?
Gökyüzündeki düzeni düşünürken güneşe, aya ve zamanın akışına bakıyoruz. Yâsîn suresinde her birinin belirli bir düzen içindeki hareketi hatırlatılıyor.
Bu ayetleri okurken kendimize şu soruyu da yöneltebiliriz: Öğrendiğim şey, hayatımda hangi farkındalığı oluşturuyor?
Bilgiyi yalnızca tartışmalarda üstün gelmek için biriktirirsek günlük davranışımızdan uzaklaştırabiliriz. Çok şey konuşur, fakat aynı ilişkilerde aynı sıkıntıları yaşamaya devam ederiz.
Bir insanın çok bilgili olduğunu düşünelim. İşinde ilerlemiş, çeşitli imkânlara ulaşmış ve pek çok konuda söz sahibi olmuş olsun.
Buna rağmen eşiyle, çocuğuyla veya kardeşiyle ilişkisinde sürekli huzursuzluk yaşıyorsa önünde hâlâ çözmesi gereken meseleler vardır.
Sahip olduğu imkânlar, bu ilişkileri onun yerine düzeltemez. Bilgisini davranışına taşıması gerekir.
Soru: Daha fazla imkâna kavuşurken birbirimizi daha iyi anlamayı da öğreniyor muyuz?
Teknolojinin gelişmesiyle insanın kendi davranışını geliştirmesi aynı şey değildir. Araçlarımız değişirken öfkemiz, beklentimiz ve kırıcı sözlerimiz yerinde kalabilir.
Bir yerden başka bir yere daha kolay ulaşmak faydalı olabilir. Fakat yakınımızdaki insanla anlaşamıyorsak bu kolaylık tek başına ilişkimizi onarmaz.
Bu yüzden bilgiyi hayatımızdan ayırmayalım. Okuduğumuzun işimizde, evimizde ve insanlara davranışımızda neye karşılık geldiğini düşünelim.
Mizanı konuşuyorsak kendi ölçüsüzlüğümüzü de fark etmeye çalışalım. Şükürden söz ediyorsak sürekli eksik gördüklerimize takılıp kalıp kalmadığımıza bakalım.
Aynı ayeti tekrar okumak, aynı soruyu kendimize yeniden sormamıza vesile olabilir. Çünkü bildiğimiz bir şeyi her zaman yaşadığımızı söyleyemeyiz.
Güvende hissetmek, sınırsız olmak değildir
Bir geminin içinde yolculuk ederken kendimizi suyun içindekinden daha güvende hissederiz. Bizi taşıyan bir araç bulunduğunu görürüz.
Yâsîn suresinin 41–44. ayetlerinde gemiler ve taşınma imkânları hatırlatılır. Hayatın sürmesinde Allah’ın rahmetine ve tanınan süreye dikkat çekilir.
Bu hatırlatma, kullandığımız imkânları görmezden gelmemizi istemez. Onları sınırsız bir güvence gibi görmememizi düşündürür.
Bir evimiz olabilir, işimiz düzenli gidebilir, kendimizi güçlü hissedebiliriz. Fakat bunların hiçbiri hayatın bütün şartlarını kontrol ettiğimiz anlamına gelmez.
İnsan araştırır, öğrenir ve daha sağlam yapılar meydana getirmeye çalışır. Böyle bir çaba, emek ve sorumluluk bakımından değerlidir.
Yine de yapılan her şeyin bir süresi vardır. İmkânlarımızın artması, ömrümüzün sınırsız olması demek değildir.
Soru: Elimizdekini kendi gücümüzün kesin kanıtı mı, yoksa kıymetini bilmemiz gereken bir nimet mi görüyoruz?
Sahip olmak tek başına kötü değildir. Bir evin, arabanın veya evimize aldığımız bir eşyanın bulunması bizi kendiliğinden yanlış bir insan yapmaz.
Önemli olan, bunlarla nasıl ilişki kurduğumuzdur. Onları hayatımızdaki her şeyin önüne mi koyuyoruz?
Yeni bir perdeyi asarken bile bize verilen imkânı fark edebiliriz. Bakıp şükretmek, gündelik hayatın içindeki küçük bir eşyanın bile nimet olduğunu hatırlatır.
Bir bardak su içerken de aynı dikkate ihtiyaç duyarız. Her gün tekrar ettiğimiz için değerini unutabildiğimiz pek çok şey vardır.
Bunların kıymetini ancak kaybettiğimizde anlamak zorunda değiliz. Elimizdeyken görmeye çalışabiliriz.
Şükür, yalnızca büyük bir başarıdan sonra aklımıza gelen bir söz olarak kalmasın. Sıradan sandığımız imkânları da fark etmemize yardımcı olsun.
Nimeti görmek, kendimizi sınırsız görmekten farklıdır.
Zorla yapılanla isteyerek yapılan aynı mı?
Her yanlışın karşılığı hemen önümüze çıksaydı nasıl davranırdık? Bir şeyi kaybettiğimiz anda hatamızı kabul etmek daha kolay gelebilirdi.
Fakat sürekli korkuyla zorlandığımız bir durumda seçimin anlamı da değişirdi. İnsanın iradesini düşünürken bu ayrımı gözden kaçırmamalıyız.
Bir çocuğun namaz kılmasını istediğimizi düşünelim. Ona anlatmak yerine sadece bağırır, kızar ve baskı kurarsak ne olur?
Dışarıdan bakıldığında istediğimiz davranış gerçekleşebilir. Ama çocuğun iç dünyasında ne yaşandığını yalnızca o görüntüden anlayamayız.
Kimi insan baskıya uyum göstermiş gibi görünür. Kimi ise zorlandığı şeyden daha da uzaklaşır.
Bu yüzden bir çocukta görülen sonucu bütün çocuklar için aynı sayamayız. İnsanların tepkileri ve kişilikleri birbirinden farklıdır.
Soru: Sadece davranışın görünmesini mi istiyoruz, yoksa anlamının da kavranmasını mı?
Bir şeyi isteyerek yapmakla, baskı altında yapmak aynı tecrübe değildir. Çocuğun öğrenmesini ve düşünmesini önemsemeden sadece sonucu beklemek eksik kalabilir.
Kendi seçimimizin olmasını isterken, karşımızdaki insanın seçim alanını da düşünelim. Bir davranışı zorla yaptırabilmek, onun anlamını benimsettiğimiz sonucunu doğurmaz.
Özellikle çocuklarımızla ilişkimizde sadece istediğimiz sonuca bakmayalım. O sonuca nasıl ulaştığımız ve çocuğun bu süreçte ne yaşadığı da önemlidir.
İnsanı tanımadan herkese aynı yaklaşımı uygulamak, farklı tepkileri görmemizi engelleyebilir. Kendi bekleyişimizi onun iç dünyasının yerine koymayalım.
Aynı mesele yetişkinler arasında da vardır. Birine doğru olduğunu düşündüğümüz şeyi söylediğimizde hemen kabul etmesini bekleriz.
Fakat duyduğu söz, onun alışkanlığına veya isteğine ters geliyor olabilir. Bizim de hoşumuza gitmeyen bir gerçekle karşılaşınca zorlandığımız zamanlar vardır.
Yâsîn suresinde uyarı karşısında yüz çevirenlerden söz edilir. Bu ifadeyi sadece başkalarını değerlendirmek için değil, kendimize bakmak için de düşünelim.
Bir söz çıkarımıza uymadığında dinlemeyi bırakıyor muyuz? Yanlışımızı görmemek için konuyu başka yere mi taşıyoruz?
İnsanların tartışmaya ne kadar hazır olduğunu görüyoruz. Peki, kendimiz dinlemeye ve düşünmeye ne kadar hazırız?
Kendi hatamızla yüzleşmeden yalnızca başkasının değişmesini istemek, bizi aynı yerde bırakabilir.
Rızık verildiyse paylaşma sorusu da var
Yâsîn suresinin 47. ayetinde, Allah’ın verdiği rızıktan harcama çağrısı yapılır. Bu çağrıya karşı çıkanlar, Allah’ın doyurabileceği kimseleri neden kendilerinin doyuracağını sorar.
Bu itirazı düşünelim. Yardım etme imkânı olan insan, sorumluluğunu başka bir gerekçenin arkasına saklıyor.
Günlük hayatta bunun benzeri bir söz duyabiliriz: “O da çalışsın.”
Çalışmanın değerini konuşmak başka, karşımızdaki ihtiyacı hiç görmeden bu sözle geçiştirmek başkadır. Yardım çağrısına her defasında bir uzaklaşma gerekçesi bulabiliriz.
Soru: Elimizdeki her şeyi yalnızca kendi başarımız sayarsak paylaşmayı nasıl anlayacağız?
“Ben kazandım, ben başardım” dediğimizde nimetin tarafını unutabiliriz. Kazandığımızın yalnızca bize ayrılmış olduğunu düşünüp başkasının ihtiyacını hayatımızdan çıkarabiliriz.
Oysa ayette rızık, Allah’ın vermesiyle birlikte anılır. İnfak çağrısı da bu hatırlatmanın ardından gelir.
Bolluk sadece daha fazla tüketebileceğimiz bir dönem değildir. Neyi, kiminle ve nasıl paylaşacağımızın da sorusunu taşır.
İhtiyaç sahibine su ulaştırılması, kıyafet verilmesi veya yiyecek paylaşılması bu sorumluluğun somut örnekleridir. Uzakta yaşayan bir insanın ihtiyacını da görebiliriz.
Böyle iyilikleri görmek, insanların birbirine faydalı olabildiğini hatırlatır. Paylaşmanın yalnızca bir düşünce değil, yerine getirilebilen bir iş olduğunu gösterir.
Fakat iyi bir örneğe sevinmekle yetinmeyelim. Kendi imkânımızın nerede bir ihtiyaca karşılık gelebileceğine de bakalım.
Her şeyi tek başımıza yapamayabiliriz. Yine de elimizdekinin tamamını yalnızca kendimize ayırmak zorunda değiliz.
Bir başka yanılgı da yanlışımızın sonucunu hemen görmediğimiz için kendimizi doğru yolda sanmaktır. Geciken bir sonuç, davranışımızı kendiliğinden doğru yapmaz.
Yâsîn suresinin devamındaki uyarı, insanların çekişip dururken hazırlıksız yakalanmasını düşündürür. Sürekli tartışmakla geçirdiğimiz zamanın bize ne kazandırdığını sorgulatır.
Elimizde zaman varken, imkân varken ve bir ihtiyacı karşılayabiliyorken ne yapıyoruz?
Paylaşmayı düşünürken yalnızca kendi ihtiyacımızı ölçü almak bizi daraltabilir. Elimizde bulunan bir şey, başka bir insanın hayatında çok daha temel bir ihtiyacı karşılayabilir.
Bunu görmek için karşımızdakinin durumuna dikkat etmek gerekir. Yardım çağrısını hemen bir itirazla karşılamak yerine, yapabileceğimiz bir şey bulunup bulunmadığını düşünelim.
Bolluğumuzun bize sorduğu soru budur: Sadece kendimiz için mi yaşamaya devam edeceğiz?
Baştaki soruya dönelim. Bolluk bizi yalnızca daha çok istemeye mi götürüyor, yoksa daha dikkatli ve paylaşmaya açık bir insan mı yapıyor?
İşimizde ölçüyü koruyalım, evimizde nimeti fark edelim, karşımızdaki ihtiyacı görmezden gelmeyelim.
Nimetin kıymeti, yalnızca ona sahip olmamızda değil, onunla nasıl yaşadığımızda da görünür.
