Gerçek Kazanç Nerede? Emek, Kul Hakkı ve Paylaşmanın Ölçüsü
19 Mayıs 2023
Soru: Bir iş yerinde sorumluluğumuzu yerine getirirken, evdeki emeği neden bazen görmezden geliyoruz?
Maaşı görüyoruz. Ay sonunda elimize geçen parayı biliyoruz.
Ama sofraya gelen yemeğin, yıkanan çamaşırın ve düzenlenen evin arkasındaki emeğe alışabiliyoruz.
Bize sunulanlar sürekli olduğunda, onları kendiliğinden oluyormuş gibi görmeye başlayabiliyoruz.
Oysa gerçek ihtiyacımızı ve bize sunulan faydayı fark etmek, sorumluluğumuza bakışımızı da değiştirir.
Mesele yalnızca ne aldığımız değildir. Aldığımızın karşısında nasıl bir insan olduğumuzdur.
Görünmeyen emeği fark etmek
Bir çocuk, yatağını toplaması veya sofraya yardım etmesi istendiğinde bunu yalnızca kendisine verilen bir emir gibi algılayabilir.
Anne baba da bunun karşısında sesini yükseltmeye başlayabilir. Fakat ses yükseldikçe, yapılması istenen işin anlamı daha iyi anlaşılmış olmaz.
Burada ihtiyacımız olan şey, nedenini açıklamaktır.
Bir iş yerinde çalışan kişi, yaptığı işle alacağı ücret arasındaki bağı görür. Evde ise karşılanan ihtiyaçlar para olarak eline geçmediği için bu bağı fark etmeyebilir.
Kıyafet yalnızca alınmaz, yıkanır. Yiyecek yalnızca eve getirilmez, hazırlanır.
Bu emeği görmek, evdeki sorumluluğun neden paylaşılması gerektiğini anlamamıza yardım eder.
Soru: Karşımızdakine yalnızca ne yapacağını mı söylüyoruz, neden yapacağını da anlatıyor muyuz?
İnsanı zorla değiştiremeyiz. Ama davranışının sonucunu ve gerçek faydasını görmesine yardım edebiliriz.
Bunun için somut örnek gerekir. Yaptığında ve yapmadığında nelerin değiştiğini anlayabilmelidir.
Çıkar dediğimiz şeyi de yalnızca bencillikle karıştırmayalım. Hepimizin ihtiyaçları var; asıl mesele, faydayı doğru yerde aramaktır.
Kısa vadede rahat görünen bir tercih, toplamda bize zarar verebilir.
Gerçek fayda, yalnızca o anda hoşumuza giden şey değildir.
Bir insana “Bunu yapmalısın” dediğimizde, onun bizim gördüğümüz ihtiyacı görmemesi mümkündür.
Önce o ihtiyacı birlikte fark etmemiz gerekir. Ardından davranışla sonuç arasındaki bağı konuşabiliriz.
Evdeki işe yardım etmek, başkasının hayatını kolaylaştırırken kendi yaşadığımız düzene de katkı vermektir.
Bunu anladığımızda, sorumluluk yalnızca dışarıdan gelen bir istek olmaktan çıkar. İçinde yer aldığımız hayatın bir parçası olur.
Bedel ödemeden öğrenebilir miyiz?
Dinlemek, öğrenmek ve anlatmak aynı şey değildir.
Yıllarca dinlediğimiz bir konuyu anlatmamız istendiğinde zorlanabiliriz. Çünkü o bilgiyi kendi zihnimizde yeniden kurmak ayrı bir emek ister.
Hazırlanırız, düşünürüz, anlatırız. Eksik kaldığımız yeri görünce yeniden çalışırız.
İşte bedel burada başlar.
Spor yapmaya yeni başlayan birini düşünelim. İlk çabalar zor gelebilir; fakat düzenli çalıştıkça başlangıçtaki zorluğun içinden yeni bir kazanç doğar.
Bilgiyle kurduğumuz ilişki de böyledir. Yalnızca dinlediğimizde fark etmediğimiz şeyleri, emek vermeye başladığımızda görebiliriz.
Bu yüzden kolay olanla faydalı olanı her zaman aynı kabul etmeyelim.
Sabah biraz daha uyumak cazip gelebilir. Ama öğrenmek için kalkmayı seçtiğimizde, başka bir ihtiyacımızı gözetmiş oluruz.
Bununla birlikte, çabamızı kendimize yeterlilik iddiasına dönüştürmeyelim.
Ne kadar öğrendiğimize güvenerek artık yanılmayacağımızı düşünemeyiz. Öğrenmeye devam ederken Allah’a sığınmaya da ihtiyacımız var.
Doğru yolda kalmayı istemek, yalnızca bir başlangıç duası değildir. O yolda yürürken de Rabbimizin desteğini istemektir.
Bize düşen, emek vermekle Allah’a sığınmayı birbirinden ayırmamaktır.
Bir bilgiyi duyduğumuzda onu anladığımızı sanabiliriz. Fakat kendi cümlelerimizle anlatmaya çalıştığımızda boşlukları fark ederiz.
O boşluklar bizi yeniden düşünmeye çağırır.
Böylece öğrenmek, yalnızca bir yerde bulunmaktan çıkar. Günlük davranışımıza dokunan bir çabaya dönüşür.
Ailemizde ve işimizde farklı davranmaya başladığımızda, verdiğimiz emeğin faydasını daha açık görürüz. Bilginin kıymeti, hayatımızda hangi yanlışı fark ettirdiğiyle de ortaya çıkar.
Kazanç görünen yerde kul hakkı olabilir
Nisâ suresinin 29. ayeti, mallarımızı aramızda bâtıl yollarla yemememizi bildirir. Karşılıklı rızaya dayanan ticaret ayrı tutulur.
Bu uyarıyı yalnızca başkalarının yaptığı büyük haksızlıklara yöneltmeyelim.
Kendi işimizde, kendi hesabımızda ve günlük davranışlarımızda da durup düşünelim.
Bir üretici, beş yüz parça mal teslim ediyor. Bu parçalar başka firmalarda parlatılıyor ve boyanıyor.
Montaja geçildiğinde, ürünlerin hatalı olduğu anlaşılıyor.
Üretici, yenilerini ücretsiz yapmayı kabul ediyor. İlk bakışta sorumluluğunu yerine getirmiş gibi görünüyor.
Peki parlatma ve boyama için ödenen para ne olacak?
Boşa harcanan zamanı, gidip gelmeleri ve yeniden yapılacak işlemleri kim düşünecek?
Soru: Yalnızca kendi zararımızı mı görüyoruz, sebep olduğumuz zararı da görüyor muyuz?
“Ben de ikinci kez üretiyorum” demek, karşımızdakinin kaybını ortadan kaldırmaz.
Hatanın bize de maliyeti olması, başkasının emeğini yok sayma gerekçesi değildir.
Dürüstlük, ticaretin bozulduğundan şikâyet etmekten daha fazlasını ister. Kendi yaptığımız işin arkasında durmayı gerektirir.
Başka bir örnekte, parlatılan parçanın üzerinde küçük bir iz kalır. Boyama yapılınca bu iz ortaya çıkar.
Hatanın nerede oluştuğunu kabul etmek ilk adımdır. Ama ardından “Karşımdaki insan bunun yüzünden ne kaybetti?” diye de düşünmeliyiz.
Yalnızca yeni bir parça vermekle bütün meselenin kapanıp kapanmadığını konuşmalıyız. Çünkü bizim görmediğimiz aşamalarda da başkaları zaman ve para harcamıştır.
Toprak sınırındaki bir kazığı biraz öteye taşımak da küçük bir kazanç gibi görülebilir. Fakat bu haksızlık, insanlar arasındaki güveni ve huzuru zedeleyebilir.
Miras ve alacak meselelerinde büyüyen düşmanlıkları düşünelim. Malı koruyacağım derken insan ilişkilerini yıkan bir yola girebiliriz.
Nisâ suresinin 30. ayetindeki zulüm uyarısı, bu sorumluluğu hafife almamamızı hatırlatır.
Cebimizde kalan para, her zaman kazandığımız anlamına gelmez.
Başkasının hakkını ödeyerek kaybetmiş olmayız; haksızlığı sürdürerek kazanmış olmayız.
Herkesin zorlandığı yer aynı değil
Nisâ suresinin 31. ayetinde büyük günahlardan kaçınma ve kötülüklerin örtülmesi birlikte anılır.
Ardından 32. ayet, başkalarına verilenlere hasetle yönelmek yerine Allah’ın lütfunu istemeyi hatırlatır. Erkeklerin ve kadınların kazandıklarından payları olduğu bildirilir.
Başkasının imkânını arzularken kendi sorumluluğumuzu unutmamalıyız.
Birimiz kolay konuşur, diğerimiz dikkatle dinler. Biri düzeni sever, diğeri toparlanmak için daha fazla çaba harcar.
Bize kolay gelen bir davranış, başkası için ciddi bir mücadele olabilir.
Bu fark, hatayı doğru yapmaz. Fakat insanların emeğini yalnızca dışarıdan görünen sonuçla ölçemeyeceğimizi düşündürür.
Birinin para vermesi kolayken, diğeri elindekini paylaşmakta zorlanabilir. Yalnızca verilen miktara bakarsak o iç mücadeleyi göremeyiz.
Öte yandan kolay vermek de her zaman ölçülü vermek anlamına gelmez. Elindekinin tamamını dağıtıp kendini zor duruma sokmak da dengeyi düşünmeyi gerektirir.
Kendi eksiklerimizi fark etmek için birbirimize ihtiyacımız var.
Ailede ve yakınlarımız arasında birbirimizi tamamlayabiliriz. Farklılıkları yalnızca kusur sayarsak bu imkânı kaybederiz.
Mesele herkesin aynı olması değildir.
Mesele, farklılıklarımızla birlikte doğru ölçüyü arayabilmektir.
Sürekli başkasının yeteneğine bakarsak, kendi elimizdeki imkânı kullanmayı ihmal edebiliriz.
“Keşke onun gibi konuşabilseydim” derken iyi dinleme becerimizin kıymetini görmeyebiliriz. Ya da kendi yeteneğimizi yeterli sayıp başkasının desteğine kapanabiliriz.
Bir araya geldiğimizde, kendimizde görmediğimiz eksikleri fark etme imkânı buluruz. Bunun için birbirimizi yarışılacak insanlar olarak değil, birlikte öğrenebileceğimiz insanlar olarak görmeye ihtiyacımız var.
Vermeyi biliyoruz, istemeyi biliyor muyuz?
Bazı insanlar sürekli verir ama bir şeye ihtiyacı olduğunda söyleyemez.
Yardım istemeyi gururuna yediremez. Bazen de her şeyi kendisinin halletmesi gerektiğine inanır.
Oysa ilişki, yalnızca bir tarafın verdiği ve diğerinin aldığı bir düzene dönüşmemelidir.
Karşılıklı emek, birbirimizin ihtiyacını görmemize yardım eder. Sürekli hazır sunulan destek ise zamanla fark edilmez hâle gelebilir.
Burada ince bir ayrım var.
Ağır ihtiyaç içindeki insana yardım etmekle, yakın ilişkilerde sorumluluğu hep tek başına üstlenmek aynı mesele değildir.
Yardımı bir alışverişe dönüştürmekten söz etmiyoruz. İnsanların birbirini gördüğü ve birbirine temas ettiği bir ilişkiden söz ediyoruz.
Kendisine yardım edilen birinin küçük bir el işi göndermesini düşünelim. O hediyenin değeri, fiyatından çok taşıdığı emektedir.
“Senin yaptığını görüyorum” diyebilmesidir.
Sürekli almaya alışmak kadar, hiç istememeye alışmak da üzerinde düşünülecek bir durumdur.
Bir insanın “Benim sana ihtiyacım yok” düşüncesine sığınması, yardım istemesini zorlaştırabilir. Oysa muhtaç olduğumuzu kabul etmek, ilişkinin kapısını açabilir.
Yakınımıza neye ihtiyacımız olduğunu açıkça söyleyebilmeliyiz. Karşımızdakinin ihtiyacını da onun yerine varsaymakla yetinmeyip dinleyebilmeliyiz.
Bu karşılıklı temas, vermenin de almanın da anlamını görmemize yardım eder.
Aynı ölçü sözle yardım ederken de gereklidir. Karşımızdaki insanın dinlemeye açık olup olmadığını fark etmeliyiz.
Açıkça dinlemek istemediğini söyleyen birine anlatmayı sürdürmek, onu anlamak yerine kendi isteğimizi dayatmaya dönüşebilir.
Soru: Bugün hangi emeği görmezden geliyorum, hangi sorumluluğu sürekli başkasına bırakıyorum?
Evde bir görevi üstlenmek, ticarette sebep olduğumuz zararı konuşmak veya ihtiyacımızı dürüstçe söylemekle başlayabiliriz.
Gerçek kazancımızı yalnızca aldıklarımızda aramayalım. Hakkı gözeterek verdiğimiz emekte ve Allah’a sığınarak koruduğumuz ölçüde de arayalım.
Kazancın değeri, başkasının hakkını eksiltmeden yaşayabilmektir.
