Çokluğa Güvenmek mi, Allah’a Dayanmak mı? Huneyn’den Hayatımıza Ölçü
2 Aralık 2023
Soru: Çok paramız, kalabalık çevremiz ve güçlü imkânlarımız varsa gerçekten güvende miyiz?
Bir insanın kendisini güçlü hissetmesi kolaydır. Hele işleri yolundaysa, çevresinde insanlar çoğalmışsa, kazancı artmışsa.
Fakat her şey yolundayken unuttuğumuz bir gerçek olabilir: Sayılar büyüdükçe insanın kendi gücüne güvenme eğilimi de büyüyebilir.
Çok şeye sahip olmakla, sahip olduklarının esiri olmamak aynı şey değildir.
Huneyn’de çokluk neyi değiştirdi?
Tevbe suresinin 25. ayeti, Huneyn gününü hatırlatır. Müminler birçok yerde yardım görmüşlerdi; fakat o gün sayılarının çokluğu onları sevindirmişti.
Ayette, bu çokluğun kendilerine bir yarar sağlamadığı bildirilir. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen dar gelmiş, ardından geri çekilmişlerdi.
Soru: Dün azlık içinde direnen insanlar, bugün çok olduklarında neden sarsılabilir?
Çünkü insan bazen başarıyı sağlayan asıl ölçüyü unutabilir. Gücü yalnızca gördüğü kalabalıkta aramaya başlayabilir.
Bedir ve Huneyn karşılaştırması bu yüzden düşündürücüdür. Birinde sayıca az olmak, diğerinde çok olmak insan için farklı sınavlara dönüşmüştür.
Az olduğumuzda yardım arıyoruz. Çoğaldığımızda ise kimi zaman yardıma artık ihtiyacımız yokmuş gibi davranıyoruz.
Tarihî anlatıda kalabalık ordunun sarsıldığı, buna rağmen Peygamber’in çevresinde kararlılığını koruyanların bulunduğu aktarılır.
Buradaki mesele yalnızca savaşın sonucu değil; insanın güven duygusunu nereye bağladığıdır.
Tevbe suresinin 26. ayetinde Allah’ın elçisine ve müminlere sekînet indirdiği bildirilir. Güven ve sükûnet, sadece dışarıdaki güçle açıklanmaz.
Dış şartlar değişse de insanın içindeki yöneliş belirleyici olabilir. Korku büyüdüğünde aklı, kalbi ve davranışı yeniden toparlamak gerekir.
Başarıyı sayılara mı bağlıyoruz?
Bugün Huneyn’deki sayılara benzeyen başka sayılarla yaşıyoruz. Ciro, satış, diploma, maaş, ev ve araba sayısı…
Birine başarılı dediğimizde ilk olarak neyi soruyoruz? Ne kadar kazandığını mı, yoksa kazandığıyla nasıl yaşadığını mı?
Soru: Satışım arttığında şükrüm de artıyor mu?
Bir şirket sahibi yüksek kazanca ulaşabilir. Ama o kazançla birlikte kibri, öfkesi ve doyumsuzluğu da büyüyorsa başarıyı yeniden tanımlamalıdır.
Bir insanın birkaç evi olması, huzurlu olduğu anlamına gelmez. Çok araba alması da daha adaletli ve merhametli biri olduğunu göstermez.
Elbette çalışmak, üretmek ve kazanmak değerlidir. Buradaki sorun, emeği küçümsemek değil; elde edilen sonucu kendi başına bir üstünlük ölçüsüne çevirmektir.
Sayılara bakabiliriz; fakat değerimizi yalnızca sayılarla ölçmeyelim.
Bir sofrada çeşit çeşit yemek bulunabilir. Şükür yoksa insan yine de sürekli eksik arar.
Başka bir sofrada az şey vardır. Fakat insan elindekinin kıymetini biliyorsa o azlık içinde farklı bir huzur bulabilir.
Bizi ayakta tutan yalnızca sahip olduklarımız değil, onlara yüklediğimiz anlamdır.
Arı ve sinek karşılaştırmasını düşünelim. Biri çiçekten aldığını üretime dönüştürür; diğeri çoğu zaman hazır olana yönelmesiyle anılır.
Bu benzetme, insanları aşağılamak için değil, kendimize soru sormak için kullanılabilir: Biz bulunduğumuz yere ne katıyoruz?
Ailede sadece beklenti mi oluşturuyoruz? İş yerinde yalnızca karşılık mı istiyoruz, yoksa emek verip fayda da üretiyor muyuz?
Paylaşmak yerine sadece biriktiriyorsak, kazandığımızın bize ne kazandırdığını düşünmeliyiz.
Bir toplantıda herkesin bizi övmesi güzel gelebilir. Fakat eleştiri duyduğumuz anda huzurumuz dağılıyorsa kendi gücümüz hakkında düşünmeliyiz.
Çünkü insanın etrafında çok kişi bulunması, ona her zaman doğruyu söyleyecek birilerinin bulunduğunu göstermez. Kalabalığın alkışını hakikatin ölçüsü saymamak gerekir.
Aile içinde de durum böyledir. Evimiz büyüyebilir, soframız zenginleşebilir, çocuklarımıza daha çok imkân sunabiliriz.
Ama birbirimizi dinlemeyi ve yanlışımıza özür dilemeyi öğrenmediysek bu büyüme ilişkilerimizi kendiliğinden güzelleştirmez.
Birine değer verirken kaç diploması veya ne kadar serveti olduğunu sorabiliriz. Fakat onun güvenilir, merhametli ve emek veren biri olup olmadığına da bakmalıyız.
Hayatta kazandığımız şeyler bizi başkalarından üstün göstermek için değil, daha fazla fayda üretebilmek için bir imkân olabilir.
Kendimizi güçlü hissettiğimiz an, kendimizi sorgulamayı bırakacağımız an olmasın.
Sükûnet, emek ve tövbe
İnsan çalıştıkça kendi imkânlarını tanıyabilir. Emek verdikçe yapabileceği şeyleri fark eder.
Fakat çalışmanın da dinlenmenin de bir ölçüsü olmalı. Bir şeyi büyütürken diğer sorumluluklarımızı tamamen kaybetmemeliyiz.
Kur’an’ın insana kazandırdığı sükûneti günlük hayatta düşünelim. Bir iş bozulduğunda hemen öfkelenmek yerine durup değerlendirebilmek önemli bir değişimdir.
Çocuğumuz hata yaptığında bağırmak kolaydır. Fakat onu dinlemek ve sorunu büyütmeden çözmeye çalışmak daha fazla dikkat ister.
Soru: Bir olay beni kızdırdığında kalbimi mi dinliyorum, yoksa öfkeme mi teslim oluyorum?
Sükûnet, hiçbir şey hissetmemek değildir. Duygularımızın bizi sürüklediği yerde ölçüyü korumaya çalışmaktır.
Tevbe suresinin 27. ayeti, bütün bu olayların ardından Allah’ın dilediğinin tövbesini kabul edeceğini hatırlatır. Allah’ın bağışlayıcılığı ve merhameti vurgulanır.
Tövbe, yalnızca bir yanlış için üzülmekle sınırlı kalmamalı. Yanlışı fark edip yönümüzü değiştirmeye çalışmak da gerekir.
Dün birine kırıcı konuşmuş olabiliriz. Bugün aynı öfkeyi yeniden büyütmek yerine kendi payımızı kabul edebiliriz.
Bazen birinin adını duyduğumuzda eski kırgınlıklar canlanır. Bazen geçmişteki bir haksızlığı tekrar tekrar düşünürüz.
Bu duyguları bırakmak kolay olmayabilir. Ama insan öfkesini hayatının tek yöneticisi hâline getirmemeyi öğrenebilir.
Tövbe, insanın kendi yanlışına bakabilme cesaretidir.
Kendi kusurunu görebilen kişi, herkesi düzeltmeye çalışan ama kendisini hiç sorgulamayan kişiden farklı bir yol seçer.
Tevbe etmek, aynı zamanda bilincimizi tazelemek olarak düşünülebilir. Alıştığımız bir hatayı sıradanlaştırmışsak onu yeniden fark etmeye ihtiyaç duyarız.
Bir insan çalışma hayatında çok başarılı olabilir. Fakat evde sürekli sert konuştuğunu fark ettiğinde kendi davranışını değiştirmesi gerekebilir.
Yapabileceği ilk şey, neden öfkelendiğini anlamaya çalışmaktır. Sonra kırdığı kişiye karşı tutumunu düzeltmek ve aynı yanlışa dönmemek için emek verebilir.
Başkasının hatasına takılıp kalmak ise bizi bu yüzleşmeden uzaklaştırır. O kişinin ne yaptığını tekrar tekrar anlatırken kendi davranışlarımızı hiç görmeyebiliriz.
Bazen gerçek sükûnet, karşımızdakini değiştirdiğimizde değil, ona verdiğimiz tepkiyi ölçülü hâle getirdiğimizde başlar.
Bu nedenle bağışlanma istemeyi yalnızca geçmişle ilgili bir söz saymayalım. Yeni bir günün kararlarını da etkileyen bir yöneliş olarak düşünelim.
Neyi putlaştırıyoruz?
Tevbe suresinin 28. ayetinde müşrikler ve Mescid-i Haram’a ilişkin bir hüküm yer alır. Burada geçen ağır nitelemeyi insanların bedenine yönelik bir hakaret gibi okumak yerine, şirk ve ibadet bağlamını gözetmek gerekir.
Şirk üzerine düşünürken gündelik hayatımızda da şu soruyu sorabiliriz: Allah’a ait olması gereken yeri başka neye veriyoruz?
Para, makam veya bir insan bizim için sorgulanamaz hâle geldiğinde ne oluyor? Kendi aklımızı ve vicdanımızı kullanmayı bırakıyor muyuz?
Soru: Sevdiğim ya da güçlü bulduğum biri yanlış yaptığında bunu söyleyebiliyor muyum?
Bir insanı putlaştırmak, onun her davranışında mutlaka hikmet aramak demektir. Böyle yaptığımızda yanlışı görme cesaretimizi kaybedebiliriz.
Bir eşya için de benzer bir bağlılık oluşabilir. Sahip olduğumuz şey bize hizmet edeceğine biz onun etrafında yaşamaya başlayabiliriz.
Mekke’deki putlar ve kutsal mekân çevresindeki ekonomik kaygılar anlatılırken, menfaatin insanın tercihlerini nasıl etkileyebildiğini görüyoruz.
İnsan bazen doğru olduğuna inandığı bir değişimden, kazancı azalacak diye korkabilir. Alıştığı düzen bozulacak diye gerçeğe gözünü kapatabilir.
Fakat kazancımızı korumakla yanlış bir bağımlılığı korumak aynı şey değildir. Bir şeyi kaybetme korkusu, bizi her koşulda ona bağlı kalmaya zorlamamalı.
Allah’a kulluk düşüncesi, insanı başka şeyleri sınırsız güç sahibi görme yanılgısından uzaklaştırır. İnsanın kendi kapasitesini ve sorumluluğunu hatırlatır.
Böylece hem kazanırken hem kaybederken aynı soruyla yüzleşebiliriz: Ben neye dayanıyorum?
Bugün kendi hayatımızda tek bir ölçüyü gözden geçirelim. Başarımızı yalnızca parayla, kalabalıkla veya sahip olduğumuz eşyayla ölçtüğümüz bir alan var mı?
O alanı fark etmek, değişimin başlangıcı olabilir.
Başta sorduğumuz soruyu yeniden düşünelim. Çok şeyimiz varsa güvende miyiz?
Asıl güven, sayılarımızın büyüklüğünde değil; çokluk karşısında da ölçüyü ve şükrü koruyabilmemizdedir.


