Korkuyla İmtihan Edilirken Sabır ve Allah’a Güven

17.12.2021

Korkunun konusu değişirken yönümüzü korumak

İnsan yalnız başına gelen olaylarla değil, henüz gerçekleşmemiş ihtimallerle de yorulabilir. İşimi kaybedersem, gelirimi sürdüremezsem, sevdiğim insan benden uzaklaşırsa ne yaparım diye düşünürüz. Daha ortada bir kayıp yokken, o kaybın korkusunu yaşamaya başlayabiliriz. Bu derste Bakara suresinin korku, açlık, mal, can ve ürünlerden eksilme ile sınanmayı anlatan ayetleri üzerinden bu hâl ele alınıyor. Soru, hayatımızda hiçbir korku bulunup bulunmayacağı değildir. Korku geldiğinde bizi hangi davranışa yönelttiğini, neyi öne çıkarıp neyi unutturduğunu fark edip etmediğimizdir.

Herkes aynı ihtimal karşısında aynı ölçüde zorlanmaz. Birinin en büyük kaygısı geçimi, diğerinin ailesi, başka birinin sağlığı olabilir. Bu yüzden bir başkasının korkusuna dışarıdan bakıp kolayca hüküm vermek yerine, kendi sınandığımız alanı görmeye çalışmalıyız. Derste sıralanan farklı örneklerin ortak tarafı, insanın dünyadaki bir şeyi kesin güvenceye dönüştürme isteğidir. Fakat hayatın değişebileceğini biliyoruz. Bize düşen, sorumluluklarımızı yerine getirirken bu değişebilirliği de unutmamak; geçici olan bir imkânı bütün varlığımızın dayanağı hâline getirmemektir.

Çalışmak ile sonucu hayatın merkezine koymak

Geleceğe hazırlanmak, öğrenmek, çalışmak ve imkânlarımızı geliştirmek dersin karşı çıktığı şeyler değildir. İnsan geçimini sağlamaya, ailesini gözetmeye ve başkasına fayda verebilecek hâle gelmeye çalışır. Buradaki ayrım, bütün değerimizi elde edeceğimiz sonuca bağlayıp bağlamadığımızdır. Bir işi yaparken yalnız mutlaka kazanmalıyım düşüncesine kapanırsak, kazanç ihtimali sarsıldığında doğru davranıştan da uzaklaşabiliriz. Oysa işin sonucuyla birlikte nasıl çalıştığımızı da düşünmemiz gerekir. Başarı arayışımız, dürüstlükten vazgeçmemize veya başka bir insanın hakkını görmezden gelmemize gerekçe olmamalıdır.

Rızık endişesi bazen çocukluktan beri duyduğumuz sözlerle içimize yerleşir. Okumazsan aç kalırsın, yeterince kazanamazsan iyi bir hayatın olmaz gibi ifadelerle karşılaşmış olabiliriz. Bu sözlerin etkisiyle hayatı sürekli bir şeyleri kaçırma korkusuyla değerlendirebiliriz. Derste bu korkunun insanı yalnız dünyalık hedeflere kilitlemesi üzerinde duruluyor. Çalışmanın gerekliliğiyle, her sonucu kendi gücümüzle garanti etmemiz gerektiği düşüncesini birbirinden ayırmalıyız. Elimizden geleni yapmak mümkündür; hayatın bütün şartlarını kontrol etmek ise bize verilmiş bir güç değildir. Bu farkı görmek, sorumluluğu bırakmak anlamına gelmez.

Hz. Âdem’in kıssası da sahip olunan nimeti kaybetme korkusu bakımından ele alınıyor. Kendisine verilen imkânların içindeyken, orada kalamama ihtimali üzerinden gelen vesveseye yönelmesi hatırlatılıyor. Bu anlatım bize, bir şeylere sahip olmanın kaygıyı mutlaka sona erdirmediğini düşündürüyor. İnsan nimetin içindeyken de onu yitirme ihtimaline odaklanabilir. O zaman korunması gereken sınırı unutup, nimeti korumak adına yanlış bir yola girebilir. Bu yüzden yalnız sahip olduklarımızı değil, onları kaybetmekten korktuğumuzda yaptığımız seçimleri de sorgulamalıyız.

Henüz sahip olmadığımız şeyi kaybetmekten korkmak

Bir proje örneğinde bu durum çok açık görülüyor. Önce ortada ilgilenmediğimiz bir iş vardır. Sonra teklif verir, görüşmeye gider ve hazırlık yaparız. İşin olabileceğini düşündükçe zihnimizde ona daha fazla yer açarız. Henüz anlaşma kesinleşmemişken, kazancı sanki bize verilmiş gibi düşünmeye başlayabiliriz. Müşteriden haber gelmeyince de bir şey kaybetmiş gibi huzursuz oluruz. Oysa elde edilmiş bir kazanç henüz yoktur. Bizi yoran, gerçekleşmemiş bir sonucun etrafında büyüttüğümüz beklentidir. Emek verdikçe beklentimizin nasıl değiştiğini fark etmek bu yüzden önemlidir.

Dersin anlatıcısı da teklif verdikten sonra zihnini yalnız o işin gerçekleşmesine bağlamamaya çalıştığını söylüyor. Bu, işi takip etmemek veya üzerine düşeni yapmamak değildir. Mesele, sonucun kesin olarak kendisine ait olduğu düşüncesini beslememektir. Görüşebilir, hazırlık yapabilir, sorumluluğumuzu yerine getirebiliriz; fakat bütün huzurumuzu o cevaba teslim etmemeliyiz. İstediğimiz karar çıkmadığında da hayatımızın tamamı yok olmuş gibi düşünmemek gerekir. Bir hedefe emek vermekle, kendimizi yalnız o hedefin gerçekleşmesi üzerinden değerlendirmek arasında önemli bir fark vardır.

Benzer bir süreç evlilik ve çocuk sahibi olma beklentisinde de yaşanabilir. Önceden üzerinde durmadığımız bir konu, bir ilişki başladığında veya çevremizden gelen sözlerle birlikte hayatımızın merkezine yerleşebilir. Derste, çocuk düşüncesini daha sonraya bırakmış bir çiftin çevresinden gelen sorularla bu konuya yoğunlaşması örnek veriliyor. Sonucun hemen gerçekleşmemesi, daha önce sakin oldukları alanda büyük bir kaygı oluşturabiliyor. Burada insanın isteğini küçümsemek değil, o isteğin bütün hayatını nasıl kaplayabildiğini görmek gerekiyor. Belirsizliğin içinde kendimize ve birbirimize nasıl davrandığımız da önemlidir.

Tedbir alırken başkasının hakkını görmek

Açlıkla sınanmak ile aç kalma ihtimalinden korkmak aynı deneyim değildir. İnsan tok olduğu hâlde yarın kendisine yetmeyeceğini düşünerek sürekli daha fazla biriktirmeye yönelebilir. Derste pandemi dönemindeki market alışverişleri bu ayrımı anlatmak için hatırlatılıyor. İnsanlar ihtiyaçlarından fazlasını almaya yöneldiklerinde başkalarının erişebileceği ürünler azalabiliyor. Böyle bir davranışı yalnız tedbir diye adlandırmak, etkilerini ortadan kaldırmaz. Kendi ihtiyacımızı düşünürken, aynı ihtiyacı taşıyan başka insanları da görmeliyiz. Korkumuz, onların hakkını unutmamız için yeterli bir gerekçe değildir.

Tedbirin nasıl alındığı da ahlaki bir meseledir. İhtiyacımız için hazırlık yaparken seçtiğimiz yol başkasına zarar veriyorsa, yalnız iyi bir sonuç istediğimizi söylemek yeterli olmaz. Derste iş hayatında yükselmek için başka birine engel olmak da aynı çerçevede ele alınıyor. Geleceğini güvenceye alma isteği, insana her davranışı yapma hakkı vermez. Kendi rızkımızı ararken hangi sınırı koruduğumuza bakmalıyız. Böylece soru yalnız ne kadar kazandığımız olmaktan çıkar; kazanmaya çalışırken ne yaptığımızı, kimin hakkını gözettiğimizi ve hangi niyetle hareket ettiğimizi de kapsar.

Malın sınavı, sahiplik duygusunun sınırı

Bazen gündelik bir eşya bile ilişkide baskının konusu olabilir. Derste koltukları yenileme isteği üzerinden, başkasının eşyasıyla kendi imkânımızı karşılaştırmanın nasıl huzursuzluk doğurabildiği anlatılıyor. Bir yakınımızın yeni aldığı şeyi gördüğümüzde, kullandığımız eşyanın artık bize yetmediğini düşünebiliriz. İhtiyaç ile kıyas birbirine karıştığında, sırf geri kalmış görünmemek için kendimizi zorlayabiliriz. Bu örnek, herhangi bir eşyayı yenilemenin yanlış olduğunu söylemiyor. Karar verirken bizi gerçek ihtiyacın mı, başkasına bakarak büyüttüğümüz isteğin mi yönettiğini düşünmeye çağırıyor.

Miras paylaşımı örneği ise uzun süren bir yakınlığın mal meselesinde nasıl zorlanabildiğini gösteriyor. Daha önce birbirleriyle iyi geçinen kardeşler veya akrabalar, paylaşım sırasında birbirlerine düşman kesilebiliyor. Sular durgunken dile getirdiğimiz sevgi, baskı altında nasıl davrandığımızla sınanıyor. Bu yüzden kendimizi yalnız rahat zamanlarımızdaki sözlerimizle değerlendiremeyiz. Hakkımızı ararken de başkasının hakkını korumamız gerekir. Mal sevgisi, kardeşliğin ve adaletin önüne geçtiğinde asıl kaybın ne olduğunu düşünmeliyiz. Elde tutmak istediğimiz şey uğruna hangi ilişkiyi ve hangi ahlaki ölçüyü zedeliyoruz?

Sabır, zamanı ve sonucu bütünüyle sahiplenmemek

Sabırsızlığımızın bir tarafında zamanın tükendiği düşüncesi bulunabilir. Belli bir yaşa geldim, daha yapacak çok şeyim var, bunları yaşamadan ölüp gidersem ne olur diye düşünürüz. Derste bu yaklaşım, dünyadaki hedeflerimizi hayatın tamamı sanmamızla ilişkilendiriliyor. Eğitim, iş, aile ve başka isteklerimiz olabilir; fakat ömrümüzün bütün şartlarını önceden belirleyemeyiz. Bir şeyi istemekle onun bize mutlaka verilmesi gerektiğini düşünmek aynı değildir. Sabır, isteğimizi ve çabamızı sürdürürken, hayatın yalnız bizim hazırladığımız sıraya göre ilerlemeyebileceğini de kabul etmeyi gerektirir.

Dersin açtığı bir başka düşünme alanı, bolluk içindeyken paylaşmayı öğrenmektir. Elimizde kıyafet varsa ihtiyacı olanla paylaşmak, imkânımız varsa başkasına destek olmak, sahip olduklarımıza nasıl bağlandığımızı görmemize yardım edebilir. Oruç da insanın isteğiyle arasına ölçü koyması bakımından hatırlatılıyor. Buradaki ortak çağrı, her şeyi yalnız kendimiz için tutmamaktır. Vermeyi sürekli yarına bıraktığımızda, daha fazla imkânın gelmesi bizi kendiliğinden paylaşan biri yapmayabilir. İhtiyacı gördüğümüz anda kendi imkânımız içinde ne yapabileceğimizi düşünmek, niyetimizi davranışa taşımanın bir yoludur.

Kayıp karşısında Allah’a ait olduğumuzu hatırlamak

Derste 156. ayetle birlikte, bir musibet karşısında Allah’a ait olduğumuzu ve O’na döneceğimizi hatırlatan ifade üzerinde duruluyor. Bu yalnız bir yerde görüp tekrar ettiğimiz söz olarak kalmamalıdır. Sahip olduğumuz hayatın, yakınlarımızın ve imkânlarımızın mutlak sahibi olmadığımızı hatırlatır. Elimizden bir şey çıktığında duyduğumuz acı gerçektir; fakat bütün varlığı kendi sahipliğimizle açıklayamayız. Bu bakış, kaybın önemini küçültmek için değil, kayıp içinde yönümüzü kaybetmemek için anlatılıyor. Dünyada elimizde bulunan her şeyin sonsuza kadar bizimle kalacağını varsayamayız.

Allah’a güvenmek, olup bitenleri hiç düşünmemek şeklinde anlaşılmamalıdır. Nerede yanlış yaptığımızı araştırabilir, kararlarımızı gözden geçirebilir ve bundan sonra daha doğru davranmayı öğrenebiliriz. Derste özellikle iki tutumun arasındaki denge anlatılıyor. Bir tarafta kendi yanlışını görmek vardır; diğer tarafta bütün sonucu tek başına yaratmış gibi kendini suçlamak. Ben şöyle yapsaydım her şey kesin farklı olurdu diye düşünürken, bilmediğimiz şartları yok sayabiliriz. Kendi payımızı kabul etmek ile hayatın tamamının kontrolünü kendimize yüklemek birbirinden farklıdır. Sorumluluk, bu ayrımı görmeyi de gerektirir.

Sebepleri kullanmak, onları mutlak güç saymamak

İnsan bir başarıya ulaştığında kendi çalışmasını, aldığı eğitimi veya ailesinin desteğini hatırlayabilir. Bunların hayattaki etkisini görmek başka, her şeyi tek başına onların belirlediğini düşünmek başkadır. Dersin dinî çerçevesinde sebepler de sonuçlar da Allah’ın yaratması içinde değerlendirilir. Bize verilen iradeyle seçim yaparız; fakat nefesimizden hareket edebilmemize kadar sahip olduğumuz imkânları kendimiz var etmiş değiliz. Bu nedenle emeğimizi inkâr etmeden şükredebiliriz. Başkasından gelen desteği gözetirken de o desteği hayatımızın mutlak sahibi gibi görmemeyi öğrenebiliriz.

Hz. Musa karşısında hakikati gördükten sonra imanlarını açıklayan sihirbazlar da derste bu güven açısından hatırlatılıyor. Daha önce Firavun’un tarafında olan bu insanlar, gördükleri hakikat karşısında yönlerini değiştiriyorlar. Karşılaştıkları tehdide rağmen Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettiklerini söylüyorlar. Burada öne çıkan, hakikati gördükten sonra yalnız dünyadaki konumlarını korumayı amaçlamamalarıdır. Ders, bu örneği insanın neyi son ölçü kabul ettiğini düşünmesi için kullanıyor. Korkunun baskısı altında bile kararımızı yalnız geçici bir kazanca veya kayba göre vermemeyi öğrenmek gerekiyor.

Bildiğimizi davranışa taşımak

Ayetlerde sabredenlere verilen müjde ve Allah’ın rahmeti hatırlatılırken, dersin son sorusu yine hayatımıza dönüyor. Bir şeye sahip olmak için uğraşırken nasıl davrandık? Sahip olduktan sonra ne yaptık? Elimizden çıktığında hangi ölçüyü koruduk? Böyle bakınca sınav yalnız kayıp anına sıkışmaz. Arayışımız, elde edişimiz ve vazgeçişimiz de niyetimizi ortaya koyar. Bir nimetin varlığıyla övünmek veya yokluğuyla bütün değerimizi kaybetmiş saymak yerine, her durumda nasıl bir insan olarak kaldığımıza bakmamız gerekir. Asıl sorumluluk davranışımızdan ayrı düşünülemez.

Bunları bilmek ile uygulamak arasında bir mesafe vardır. Dersin anlatıcısı kendi hatalarını da hatırlatarak, anlattıklarının kendisi için de bir öğrenme ve uygulama konusu olduğunu söylüyor. Bu samimiyet, dinleyene başkasını yargılamak yerine kendi hayatını inceleme çağrısı yapıyor. Korktuğumuzda, beklediğimiz olmadığında veya bir kayıpla karşılaştığımızda bu ölçüleri yeniden hatırlamamız gerekir. Bir kere doğru düşünmek, sonraki her durumda otomatik olarak doğru davranacağımızı göstermez. Öğrendiklerimizi tekrar tekrar hayatımıza taşımak, hatamızı görünce dönmek ve Allah’tan yardım istemek bu yolun parçasıdır.

Bugün bizi en çok yoran ihtimali düşündüğümüzde, önce yapabileceğimiz doğru adımı arayabiliriz. Sonra, elimizde olmayan sonucu zihnimizde kesinleştirmeye çalışıp çalışmadığımıza bakabiliriz. Çalışmakla dua etmek, hazırlık yapmakla Allah’a güvenmek birbirini dışlamak zorunda değildir. Kendi seçimimizi ciddiye alırken bütün varlığın sahibi olmadığımızı da hatırlarız. Sabır, korkunun hiç gelmemesi değil; korku geldiğinde doğru yöne dönme çabasını sürdürmektir. Rabbimizden korkularımızın bizi haksızlığa sürüklememesini, öğrendiğimizi uygulayabilmeyi ve her durumda rızasına uygun davranabilmeyi isteriz. En doğrusunu Allah bilir.

Benzer Gönderiler