Korkuya Değil Hakikate Tutunmak: Nuh ve Hûd’un Çağrısı

3 Nisan 2023

Yaşadığımız sıkıntıların sebebini ararken kendimize hiç dönüyor muyuz? Yoksa bütün yanlışları başkalarında bulduğumuz için kendi payımızı göremiyor muyuz?

Dünya değişiyor. Kimi zaman korkuyor, kimi zaman geleceğimiz hakkında endişeleniyoruz.

Ama korkunun içinden çıkmak için yalnızca yarın ne olacağını bilmek yetmez. Bugün neyi seçtiğimize de bakmalıyız.

Soru: Bizi asıl ayakta tutacak olan, geleceği kontrol etmek mi, Allah’a güvenerek doğru kalmak mı?

Bilmediğimiz Şeyin Peşine Düşerken

Hz. Nuh’un duasında insanın kendisini tanımasına yönelik büyük bir hatırlatma var. Hakkında bilgisi olmayan bir şeyi Allah’tan istemekten O’na sığınıyor.

Ardından bağışlanma ve merhamet diliyor. Çünkü kendisini Allah’ın bilgisinin önünde sınırlı görüyor.

Bu dua bize de dokunmalı. Bazen bir olayın küçücük bölümünü görüyoruz ve bütün sonuca hükmediyoruz.

Bir yakınımızla ilgili beklemediğimiz bir şey oluyor. Hemen onun geleceğini, başına gelecekleri ve nasıl davranması gerektiğini kesin olarak bildiğimizi sanıyoruz.

Oysa bilmediğimiz çok şey var. Bir insanın geçmişinde neler yaşadığını, neye neden ihtiyaç duyduğunu ve yarın hangi seçimi yapacağını tam olarak bilemeyiz.

Bilmediğimiz konuda kesin konuşmak yerine, doğruyu anlamak için yardım istemek daha değerlidir.

Hz. Nuh’un oğluyla ilgili kıssası da kendi isteğimizin her zaman doğru hüküm olmadığını düşündürüyor.

Sevgi duymamız anlaşılır. Fakat sevdiğimiz birinin tercihini ve hakikati birbirinden ayırabilmeliyiz.

Bunun için duaya ihtiyacımız var. Her sabah kendimize, “Rabbim, bilmediğim konuda beni yanlışa sürükleme” diyebilmeliyiz.

Bu, sorumluluktan kaçmak değildir. Aksine, sorumluluğumuzun sınırını fark etmektir.

Hûd’un Kavmine Söylediği Söz

Hz. Hûd’un kavmine çağrısı açıktır: Allah’a kulluk edin, O’ndan bağışlanma dileyin ve tövbeyle yönelin.

Kavmine, bağışlanma ve tövbenin ardından yağmur ve güçle ilgili müjde de hatırlatılır. Fakat kavim çağrıyı kabul etmek istemez.

Burada yalnızca geçmişin bir topluluğunu düşünmeyelim. Biz de zorluk karşısında hangi yöne döndüğümüze bakalım.

Soru: Bir sıkıntı yaşadığımızda önce kimi suçluyoruz?

Başkalarının yaptığı haksızlıkları görmek gerekir. Ama başkasının yanlışı, bizim kendi seçimlerimize hiç bakmayacağımız anlamına gelmez.

Bir işte zarar ettik diyelim. Piyasadan, müşteriden, ortaktan ve zamandan şikâyet edebiliriz.

Peki verdiğimiz sözlere uyduk mu? Dürüst kaldık mı? İşimizi hakkıyla yaptık mı?

Bu soruların cevabını aramak, başkalarının suçunu üzerimize almak değildir. Kendi sorumluluğumuzu öğrenmektir.

Öte yandan yaşanan her felaketi belirli insanların günahına bağlayamayız. Kimin başına neyin, hangi sebeple geleceğini kesin olarak bildiğimizi ileri sürmek doğru olmaz.

Bizim yapabileceğimiz, olayların karşısında vicdanımızı ve davranışımızı gözden geçirmektir.

Bir başkasının acısını hüküm vermek için değil, merhamet ve sorumlulukla yaklaşmak için görmeliyiz.

Hûd’un çağrısı, korkuyla felç olmaktan daha farklı bir yol gösteriyor. Yanlıştan dönmek, bağışlanma istemek ve doğruyu seçmek.

İlah Edindiğimiz Şeyler Yalnızca Taş mı?

Hûd’un kavmi, onun kendilerini ilahlarından uzaklaştırmasına karşı çıkıyor. Hatta ona zarar gelmesini kendi ilahlarıyla ilişkilendiriyorlar.

Hûd ise Allah’tan başka ortak koştuklarından uzak olduğunu söylüyor. Tehdit karşısında da sözünden dönmüyor.

Bugün taştan bir puta yönelmiyor olabiliriz. Ama bir şeye hayatımızı bütünüyle teslim etmek konusunda kendimizi sorgulayabiliriz.

Soru: Para kaybolduğunda, makam sarsıldığında veya bir yakınımız bize karşı çıktığında doğru bildiğimizden vazgeçiyor muyuz?

Para önemlidir; fakat onu kazanmak için her yolu doğru sayamayız. Ailemiz kıymetlidir; fakat sevgimiz bizi haksızlığı savunmaya mecbur bırakmamalıdır.

Bir ortak bize müşteriyi hileyle kazanmayı önerdiğinde, “Herkes yapıyor” demek kolaydır. O anda asıl soru, kimin sözüne uyduğumuzdur.

Bir yakınımız yanlış bir davranışı normal görmemizi istediğinde de benzer bir sınav yaşarız. Sevgiyle doğruluğu birbirine karşı koymak zorunda değiliz.

Hûd’un cesareti yalnızca korkusuz bir söz değildir. Kendi yönünü açıkça belirlemesidir.

Biz de baskı karşısında hangi değeri öne aldığımızı görmeliyiz. İşte teslimiyetin hayatımıza değdiği yer burasıdır.

Doğruluğu yalnızca kolay günlerde koruyorsak, zor günün sorusuna henüz cevap vermemişiz demektir.

Bilmekle Yaşamak Arasında

İnsanın kendisini tanıması zaman alabilir. Geçmişte yaptığımız işleri bugünkü gözümüzle değerlendirdiğimizde, kendimize bile şaşırabiliriz.

Bir dönem her şeyimizi işe ve gelecek hedeflerine bağlamış olabiliriz. O sırada bize destek verenleri unuttuğumuzu sonradan fark ederiz.

Bir arkadaşın yardımı, bir akrabanın desteği ya da bize açılan bir kapı… Bunların kıymetini görmemek vefayı eksiltir.

Bilgimiz arttıkça bu eksikliğimiz kendiliğinden ortadan kalkmayabilir. Bilmek başka, o bilgiye göre yaşamaya çalışmak başkadır.

Soru: Doğruyu çok iyi anlatabiliyorsam, aynı doğruluğu kendi hayatımda da gösteriyor muyum?

Bir insanın hatasını hemen görebiliriz. Fakat kendi öfkemizi, kıskançlığımızı ve kibrimizi fark etmek daha zor olabilir.

Kimi zaman karşımızdakinin bizim gibi düşünmesini bekleriz. Oysa onun yaşadığı bütün şartları ve geçmişini bizim yaşamamız mümkün değildir.

Bu yüzden herkesin bizi tam olarak anlamasını zorlayarak huzur bulamayız. Kendi payımıza düşen davranışı değiştirmeyi düşünmeliyiz.

İnsanların sözleri bizi üzebilir. Yine de cevabımızın nasıl olacağını seçme sorumluluğu bize aittir.

Bir tartışmada karşı tarafın sertliğini bahane edip biz de sertleşebiliriz. Ya da doğru bildiğimiz sınırı korumaya çalışabiliriz.

Kendimizi düzeltmek, başka insanları kontrol etmeye çalışmaktan daha gerçek bir başlangıçtır.

Bir de şu duruma bakalım: Bize biri yardım etmiş, zor bir günde yanımızda durmuş olsun. Yıllar geçtikçe kendi hedeflerimize öyle odaklanabiliriz ki o kişinin emeğini unutabiliriz.

Yeni işimiz, yeni planlarımız ve gelecekte yapmak istediklerimiz bize çok önemli gelir. Geçmişte bize verilen desteği sıradanlaştırırız.

Oysa vefa da insanın kendi payına düşen bir sorumluluktur. Bir insanı her gün aramamız gerekmeyebilir, ama ona yapılan iyiliği yok saymamamız gerekir.

Soru: Geçmişte bana destek olan insanları yalnızca ihtiyaç duyduğumda mı hatırlıyorum?

Bir başka mesele de kendimizi başkasının yerine koyduğumuzda yaşadığımız sınırlılıktır. Onun acısını anlamaya çalışabiliriz; fakat hayatındaki her ayrıntıyı yaşamış gibi davranamayız.

Aynı olay iki insanı farklı etkileyebilir. Birinin çocukluğunda yaşadığı korkuyu veya bir olayın onda bıraktığı izi bütünüyle bilemeyebiliriz.

Bu yüzden bir kişiye “Senin yerinde olsam şöyle yapardım” demek, her zaman doğru değerlendirme olmayabilir. Önce onun ne hissettiğini dinlemek daha yapıcıdır.

İnsanları değiştiremeyebiliriz. Kendi davranışımızı, kendi sözümüzü ve kendi sabrımızı ise yeniden düşünebiliriz.

Bir tartışmada her iki taraf da anlaşılmak isteyebilir. Ama yalnızca karşı tarafın değişmesini beklersek kendi sorumluluğumuz geri planda kalır.

Kendimizi düzeltmek için çaba gösterirken Allah’tan yardım isteyelim. Bilgimizin ve gücümüzün sınırlı oluşu, bize karamsarlık değil tevazu kazandırsın.

Vefa ve tevazu, yalnızca geçmişi anlatan sözler değil; bugün nasıl davrandığımızla ilgilidir.

Sonucu Allah’a Bırakabilmek

Hz. Hûd’un çağrısı karşısında kavminin direnişi bize şunu hatırlatıyor: Gerçeği söyleyen herkes hemen kabul görmeyebilir.

Bir hakikati anlatmakla onu herkese kabul ettirmek aynı şey değildir. Başkalarının kararını zorla değiştiremeyiz.

Yapabileceğimiz, doğruyu öğrenmek ve elimizden geldiğince anlaşılır biçimde paylaşmaktır. Sonra kendi davranışımızla o sözü desteklemektir.

Bir işe karar verdiğimizde sebeplerini araştırır, emek verir ve tedbir alırız. Fakat bilmediğimiz yarını kesin biçimde ilan etmeyiz.

Geçmiş kavimlerin kıssalarından korku üretmek yerine, bugünkü davranışlarımızı değiştirecek dersler çıkaralım.

Soru: Şu anda hayatımda düzeltmem gereken bir tek davranış seçsem, bu ne olurdu?

Belki verdiğimiz bir sözü yerine getirmek. Belki bize yardım eden birini hatırlamak.

Belki de öfkeyle söylemek üzere olduğumuz sözü durdurmak. Küçük görsek bile bunlar kendi seçimlerimizdir.

Hz. Nuh’un duasındaki sınır bilincini ve Hz. Hûd’un çağrısındaki kararlılığı birlikte düşünelim.

Rabbimizden bağışlanma isteyelim. Bildiğimiz yanlıştan dönebilmek ve bilmediğimiz konuda doğruyu bulabilmek için O’na sığınalım.

Geleceği bildiğimizi sanmak yerine, bugün doğru kalmaya çalışalım.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir