Kıbleye Dönmek mi, Allah’a Yönelmek mi? Hayırda Yarışmanın Ölçüsü
13.12.2021
Yönümüz, yaptıklarımızda görünür
Bir insanın hangi yöne döndüğünü görebiliriz; fakat hayatını hangi ölçüyle sürdürdüğünü anlamak için davranışlarına da bakmamız gerekir. Bu derste kıbleyle ilgili ayetler, dışarıdan görülen yönelişle gündelik seçimlerimiz arasındaki bağ üzerinden ele alınıyor. Kıbleye dönmek önemlidir, ama bu yönelişin hayatımızdaki sorumluluğun yerine geçtiğini düşünemeyiz. Allah’ın yaptıklarımızdan habersiz olmadığının hatırlatılması, dikkatimizi yeniden davranışımıza çevirir. İbadette yönümüzü belirlerken, ticarette, ailede ve insanlarla ilişkilerimizde hangi yöne yürüdüğümüzü de düşünmeliyiz. Görünen hâlimizle verdiğimiz kararların birbirini desteklemesi gerekir.
Dersin başında geçmiş ümmetlerden söz eden ayetler hatırlatılıyor. Onların yaptıkları kendilerine, bizim yaptıklarımız bize aittir. Atalarımızın hangi yolu izlediğini anlatmak, kendi sorumluluğumuzu yerine getirdiğimiz anlamına gelmez. Bir geleneğin içinde doğmuş olabiliriz; ama bugün neyi seçtiğimizi yine kendimiz değerlendirmeliyiz. Başkasının iyiliği bizim davranışımızın yerine geçmediği gibi, geçmişteki bir topluluğun yanlışları da bizim bugünkü seçimimizi otomatik olarak belirlemez. Bu hatırlatma, geçmişten öğrenirken kendi hayatımıza dönmemizi ister. Ben ne yapıyorum, neyi biliyorum ve bildiğimle nasıl davranıyorum?
Kıble ve teslimiyet üzerinde düşünmek
Kıblenin değişmesiyle ilgili anlatım, derste insanın bağlılığının sınanması açısından ele alınıyor. Alışılmış bir yönün değişmesi, yalnız dışarıdaki bir hareket değil, kişinin kabul ettiği ölçüyle ilişkisini de görünür kılabilir. Kendi alışkanlığımızı tek ölçü saydığımızda, bize ağır gelen bir sorumluluğu reddetmek isteyebiliriz. Bu yüzden mesele, yalnız başkasının değişime nasıl tepki verdiğini konuşmak değildir. Biz öğrendiğimiz doğru, alışkanlığımızla veya isteğimizle çatıştığında ne yapıyoruz? Teslimiyet, rahatımıza uygun olanı kabul edip zorlandığımız yerde bütün ölçüyü bırakmamakla da ilgilidir.
Derste farklı toplulukların farklı sınavlarla karşılaşması da hatırlatılıyor. Cumartesi günüyle veya dişi deveyle ilgili kıssalar bu çerçevede anılıyor. Amaç, her topluluğa verilen özel emri bugünün her durumuna aynı biçimde taşımak değildir. İnsanların kendilerine bildirilen sorumluluk karşısındaki tutumunu düşünmektir. Bir emrin neden bizi zorladığına bakarken, kendi isteğimizin nasıl devreye girdiğini de görebiliriz. Allah’ın koyduğu ölçüyü yalnız hoşumuza gittiği zaman kabul etmek, onu hayatımızın ölçüsü yapmakla aynı değildir. Ders, bu ayrımı kendi kararlarımız üzerinden anlamaya çağırıyor.
Dış görünüşümüz, insanlara hakkımızda ilk bilgiyi verebilir. Derste takım elbise veya spor kıyafeti üzerinden, bir kişiyi ilk gördüğümüzde bazı yorumlar yaptığımız anlatılıyor. Ancak görünüş tek başına o kişinin güvenilirliğini göstermez. Onunla zaman geçirir, alışveriş yapar ve sözünü nasıl tuttuğuna bakarız. Kıbleye yönelme ile davranış arasındaki bağ da bu örnek üzerinden düşündürülüyor. İnsanlar bir Müslümanı yalnız ibadet ederken değil, gündelik hayatında da görür. Verdiği söz, yaptığı iş ve başkasına gösterdiği tutum, taşıdığı kimliğin nasıl bir karşılığı bulunduğunu ortaya koyar.
Bilmek ile uygulamak arasındaki mesafe
Bir bilgiyi öğrenmiş olmak, onu baskı altında da uygulayacağımızı garanti etmez. İşimizle, eşimizle, çocuğumuzla veya yakınlarımızla ilgili bir tercih önümüze geldiğinde doğru olduğunu bildiğimiz şeyden uzaklaşabiliriz. Derste Hz. Âdem’in kıssasına dönülerek, bilginin varlığıyla doğru seçimin aynı olmadığı hatırlatılıyor. Bu örnek bize yalnız bilgimizi artırmayı değil, kendi zayıflığımızı tanımayı da düşündürür. Hangi istek beni kolayca yönlendiriyor? Hangi kaybın korkusuyla bildiğim ölçüyü unutuyorum? Bu soruları sormak, kendimizi yeterli görüp sınanmayacağımızı sanmaktan daha gerçekçi bir başlangıçtır.
Bu yüzden dua, derste öğrenmenin ve uygulamanın yanında sürekli hatırlatılıyor. Allah’tan yardım isterken yalnız istediğimiz sonuca ulaşmayı dilemeyiz; baskı altında yanlış yapmamayı da isteriz. Kendi nefsimize bırakılmamayı, doğruyu bildiğimiz hâlde ondan uzaklaşmamayı dileriz. Bu istek, sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, ne kadar zorlanabileceğimizi kabul ederek seçimimize daha dikkatli bakmamıza yardım eder. Bir konuda çok şey biliyor olabiliriz; ama insanlarla ilişkimizde o bilginin gerektirdiği dürüstlüğü korumak yine emek ister. Bilgimizle övünmek yerine onu nasıl yaşadığımıza dönmeliyiz.
Bildiğimiz gerçeği neden gizleriz?
Derste gerçeği bilmekle onu açıklamak arasındaki fark üzerinde de duruluyor. Bir insan doğruyu tanıdığı hâlde, çıkarı sarsılmasın diye onu gizleyebilir. İşini, gücünü, konumunu veya bir ilişkiyi kaybetmekten korktuğunda, bildiğini söylemek istemeyebilir. Burada sorun her zaman bilgi eksikliği değildir. Bazen bilgi vardır; fakat o bilgiye göre davranmak istemediğimiz için üstünü örteriz. Bu durum yalnız geçmişte yaşamış insanlara ait bir mesele değildir. Kendi hayatımızda gördüğümüz bir yanlışı, bize yarar sağladığı için görmezden gelip gelmediğimize bakmamız gerekir.
Bir işi almak için müşteriye yalan söylemek, derste bu tutumun gündelik bir örneği olarak anlatılıyor. Kişi dürüst davranması gerektiğini bilir; fakat o işi mutlaka kazanması gerektiğine kendisini inandırmıştır. Böylece kazancı, doğru davranışın önüne geçirir. Dışarıdan bakıldığında başarılı bir sonuç elde etmiş görünebilir. Fakat bu görünüş, kararın ahlaki niteliğini değiştirmez. Bir sonuçtan yararlanmış olmamız, ona giden yolda yaptığımız her şeyi doğru kılmaz. Kendi çıkarımız büyüdüğünde gerçeğe karşı tutumumuz değişiyorsa, bildiğimizle yaşadığımız arasındaki ayrılığı görmemiz gerekir.
Başkasının dışarıdan görünen kazancı da bizi yanıltabilir. Birinin yanlış bir davranışla ilerlediğini düşündüğümüzde, neden ona bir şey olmuyor diye sorabiliriz. Oysa onun hayatının tamamını, ailesindeki durumu veya kendi içindeki hâlini bilmiyoruz. Derste bu bakışın eksikliği hatırlatılıyor. Bizim sorumluluğumuz, yalnız gördüğümüz sonuca bakarak kendi ölçümüzü değiştirmek değildir. Başkasının hesabını bütünüyle bildiğimizi sanmadan kendi seçimimize dönmeliyiz. Dürüstlük, ancak hemen ödüllendirildiğinde değerli sayılacak bir davranış değildir. Zorlandığımız anda da onu koruyup korumadığımız önemlidir.
Hayırda yarışmak, bilgiyi eyleme taşımaktır
Hayır işlerinde yarışma çağrısı, derste yalnız söz söylemekten davranışa geçiş olarak ele alınıyor. Okumak, konuşmak ve açıklamak değerlidir; fakat bildiğimizin başkasına faydası olacak bir davranışta görünmesi de gerekir. Paylaşmak, yardım etmek ve bir ihtiyacı fark edip ilgilenmek bunun gündelik karşılıklarıdır. İnsan yalnız kendi zihnindeki soruların çevresinde dönüp durduğunda, yapabileceği iyiliği erteleyebilir. Ders, düşünmenin yanına eylemi koyuyor. İmanla hayat arasındaki ilişki, sadece ne söylediğimizle değil, vaktimizi, emeğimizi ve imkânımızı neye ayırdığımızla da ortaya çıkar.
Birbirine gidip gelen, hastasını ziyaret eden ve işlerini paylaşarak gören insanlar üzerinden verilen örnekler, hayrın ilişkiler içindeki yerini gösteriyor. İmeceyle yapılan işler, sadece bir işi bitirmek değildir; insanlar arasında bağ ve sorumluluk da oluşturur. Başkasının ihtiyacıyla ilgilendiğimizde, hayatı yalnız kendi isteğimizin çevresinde değerlendirmemiş oluruz. Derste bu paylaşımın azalması üzerinde düşünülüyor. Buradan kendimize çıkarabileceğimiz soru, geçmişi bütünüyle ideal görmek değil, bugün hangi faydalı ilişkiyi canlı tuttuğumuzdur. Kimin hâlini soruyor, hangi yükün hafiflemesine kendi imkânımızla katkıda bulunuyoruz?
Bir iki iyi davranış yaptıktan sonra kendimizi bütünüyle iyi ilan etmek de doğru bir değerlendirme değildir. Derste insanın hayatının toplamına bakması gerektiği vurgulanıyor. Bir alanda faydalı olurken başka bir alanda sürekli zarar veriyorsak, yalnız yaptığımız iyiliği göstererek ötekini örtemeyiz. Bu yüzden hayır, kendimize verdiğimiz kalıcı bir unvan değildir. Her gün yeniden seçim yaparız. Bugünkü sözümüz, alışverişimiz ve insanlarla ilişki kurma biçimimiz de önemlidir. İyiliği hatırlamak, yanlışımızı inkâr etmemize değil, hayatımızın diğer taraflarını da düzeltme çabasına yardımcı olmalıdır.
Hayat devam ederken yöneliş de sürer
İnsanın günlük ihtiyaçları bir kez karşılanıp sonsuza kadar bitmez. Nefes almaya, yemeye ve çalışmaya tekrar tekrar ihtiyaç duyarız. Ders, bu sürekliliği hayatın manevi tarafını düşünmek için de hatırlatıyor. Bir gün doğru davranmış olmak, sonraki günlerdeki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Şükür, tevbe ve dua da yalnız geçmişte tamamlanmış işler gibi görülmemelidir. Hayat değiştikçe yeni kararlar önümüze gelir. Bu kararların içinde yanlışımızı fark etmeye, doğruyu hatırlamaya ve yeniden yönelmeye ihtiyaç duyarız. Süreklilik, mekanik bir tekrar değil, yaşayan bir sorumluluğun devamıdır.
Kıbleye yönelmeyi düşünürken doğunun da batının da Allah’a ait olduğu hatırlatması da gözden kaçırılmıyor. Dersin vurgusu, ibadetin yönünü önemserken Allah’ı bir mekânla sınırlı düşünmemektir. Bir ayeti diğerlerinden tamamen koparıp bütün anlayışımızı yalnız onun üzerine kurduğumuzda, dengeyi kaçırabiliriz. Bu yüzden ayetlerin birbiriyle ilişkisini araştırmak gerekir. Şekli küçümsemekle şekli tek başına yeterli saymak arasında dikkatle düşünülmesi gereken bir alan vardır. İbadetin görünür tarafıyla onun bizi çağırdığı bilinç ve sorumluluğu birlikte değerlendirmek, dersin bu bölümündeki temel hatırlatmadır.
Hikmeti anlamaya çalışmak
Kitabın ve hikmetin öğretilmesi konuşulurken, ders öğrenmeyi yalnız kelime bilmekle sınırlamıyor. Bir durumun nasıl oluştuğunu, davranışlarımızın neye yol açtığını ve bir sorunun hangi süreç içinde büyüdüğünü düşünmek de önemlidir. Bir konuda bilgi sahibi olabiliriz; ama o bilginin yaşadığımız olayla bağını kurmak ayrıca emek ister. Neden bu noktaya geldim sorusu, yalnız kendimizi suçlamak için sorulmaz. Aynı davranışı tekrar etmeden önce onun sonuçlarını anlayabilmek için sorulur. Hikmet üzerine bu düşünme, bilgiyi hayatın içindeki ilişkilerle birlikte değerlendirmeye çağırır.
Bir işin nasıl yapılacağını bilmekle onun sonucunu kesin olarak belirlemek arasındaki fark da burada ortaya çıkar. Bir projeyi hazırlayabilir, gerekli adımları ve süreci planlayabiliriz. Yine de sonucun bütün şartlarını tek başımıza yönetemeyiz. Derste ilim, hikmet ve hüküm arasındaki ilişki bu çerçevede açıklanıyor. Bildiğimizi kullanır, sorumluluğumuzu yerine getirir ve sonucu Allah’a bırakırız. Bu yaklaşım ne çalışmayı gereksiz sayar ne de insanı bütün varlığın yöneticisi yerine koyar. Kendi payımızı ciddiye almakla sınırımızı kabul etmek, birbirini dışlayan iki davranış değildir.
Bir sorunun bütün hayatı kaplamasına dikkat etmek
Derste uzun süren bir borcun veya geçmişteki bir ilişkinin kişinin gündemini bütünüyle kaplaması üzerinden örnekler veriliyor. Bir sorunu çözmek isterken sürekli yalnız onu düşünmeye başlayabiliriz. Böylece bugün önümüzde duran başka sorumluluklar ve ilişkiler görünmez olabilir. Bu örneklerin hayatımıza dönük sorusu, bir meseleye ne kadar yer verdiğimizdir. Onun için emek harcarken bütün yönümüzü ona mı çevirdik? Dua ederken bile yalnız istediğimiz tek sonucu mu arıyoruz? Sorunu ciddiye almakla, hayatımızın tamamını o sonuca bağlamak arasında fark bulunduğunu görmemiz gerekir.
Sabretmek de her durumda hiçbir şeyi değiştirmeden beklemek şeklinde anlatılmıyor. Dersin ilerleyen bölümünde, insanın söylemiyle ve eylemiyle doğruyu yapmaya çalışması, gördüğü zararı değerlendirmesi üzerinde duruluyor. Bir iş, proje veya ilişki hakkında karar verirken hem sabrı hem sorumluluğu düşünmek gerekir. Hemen vazgeçmekle, ne olursa olsun aynı biçimde sürdürmek tek seçenekler değildir. İnsan durumunu anlamaya çalışır, yapabileceği doğru adımı arar ve Allah’tan hayırlısını diler. Sabır, kararlarımızı düşünmeden ertelememiz için değil, onları öfke ve aceleyle vermememiz için de önemlidir.
Dua, tevbe ve örnek olmak
Çalışırken, üretirken ve ilişkilerimizi sürdürürken Allah’tan yardım istemek, dersin sonunda yeniden vurgulanıyor. Yanlış bir söz söylediğimizde veya duygularımıza kapılıp hata yaptığımızda bunu görüp bağışlanma dileyebiliriz. Yalnız kendimiz için değil, zorlanan başka insanlar için de dua ederiz. Öğrenmek, hatasız olduğumuzu ilan etmek yerine hatamızı daha açık görmemize yardımcı olmalıdır. Böylece dua, eylemden ayrı bir bekleyiş olarak kalmaz; çalışmamıza, kararımıza ve düzeltme çabamıza eşlik eder. Her durumda hayırlı olanı bütünüyle bildiğimizi sanmadan, doğru yolda kalabilmek için destek isteriz.
İnsanlara örnek olmak da en sonunda burada görünür. Bir başkasının hayatını zorla değiştiremeyiz; ama kendi davranışımızın nasıl bir örnek oluşturduğunu düşünebiliriz. Dürüstlüğümüz, paylaşmamız, sorumluluk almamız ve yanlışımızdan dönmemiz yakınlarımızın gördüğü şeylerdir. Kıbleye yönelmekle başlayan görünür yöneliş, hayatımızdaki bu tercihlerle tamamlanır. Bugün hangi hayra katkıda bulunabileceğimizi, hangi doğruyu çıkarımız için gizlediğimizi ve hangi alışkanlığımızı değiştirmemiz gerektiğini sorabiliriz. Rabbimizden öğrendiğimizi uygulamayı, kendimizi yeterli görmeden yardım istemeyi ve hayırda buluşmayı nasip etmesini dileriz. En doğrusunu Allah bilir.
